Ferayim Madak

KIRIK SAATİN İÇİNDE

Saat yine durmuş.

Duvarın ortasında, çivinin ucunda asılı. Akrep, üçü yirmi geçeyi gösteriyor. Saniye kolu yok, yıllar önce düşmüştü. Halının üzerinde bulmuş, çekmeceye koymuştum. Sonra çekmece değişti, ev değişti, ben değiştim; saat değişmedi.

Üçü yirmi geçe.

İnsan bir zamanı seçip içinde yaşayabilir mi? Yaşar. Ben yıllardır o dakikanın içindeyim. Pazara gidiyorum, çay demliyorum, faturaları ödüyorum, komşuya kapı açıyorum. İçimdeki saat hep aynı yerde duruyor.

O gün de böyleydi. Okuldan eve erken dönmüştüm. Karnım ağrıyor demiştim öğretmene. Yalan değildi, karnım gerçekten ağrıyordu. Kapının önüne geldiğimde içeriden annemin sesi geliyordu. Annem yüksek sesle konuşmazdı. O gün sesi kapının altından dışarı taşıyordu.

“Ben artık yapamayacağım.”

Kime dedi? Babama, kendine, Allah’a mı? Allah mutfakta ağlayan kadınları duyar mı? Duysa bu kadar kadın aynı cümleyi tekrar eder miydi? Sonra babamın sesi geldi.

“Çocukları düşün.”

Çocukları düşün! Ne kolay cümle. Bir kadının kalmasına, susmasına, içten içe çürümesine yeten kısa bir emir. Ben çocuktum. O an beni düşünmesinler istedim. Annem kurtulsun yeterdi. Çocuk aklı bunu bilmez, sadece kapının önünde durur, içeride kırılacak şeyin sesini bekler.

Sonra tabak kırıldı. İşte saat orada durdu.

Babam kapıyı açınca beni gördü. Kızmadı. Keşke kızsaydı. Bağıran babalar anlaşılır; insan korkar, saklanır, geçmesini bekler. O sadece baktı. İlk defa babamı büyük görmedim. Yüzünde yakalanmış, yorgun, çaresiz bir adam vardı. Annem arkadaydı. Elinde kurulama bezi. Saçının bir tutamı alnına yapışmış. Bana gülümsedi. “Erken geldin” dedi. Erken. Evet, bazı gerçeklere erken gelmiştim. Bazı suskunluklara, bazı kırıklara, bazı vedalara çok erken. O günden sonra hiçbir yere tam vaktinde varamadım.

Şimdi mutfaktayım. Çaydanlığın altı kısık yanıyor. Cam buğulanmış. Dışarıda ince yağmur var. Telefon az önce çaldı, açmadım. Arayan abim Yusuf’tu. Yusuf babama benzer. Yürüyüşü, çenesini sıkışı, susarken bile karşısındakini suçlu çıkarışı. Annem öldükten sonra bana “Sen annemi hiç anlamadın” demişti. Sanki annem yalnız onun annesiydi. Onun annesi fedakârdı. Benim annem yorgundu. Onun annesi aileyi ayakta tutmuştu. Benim annem o ailenin altında kalmıştı.

Telefon yine çalıyor. Açma. Açarsam yarın mezarlığa gidelim diyecek. Annemin ölüm yıl dönümü yaklaşıyor. Mezarın otu temizlenecek, taş silinecek, dua okunacak. Sonra Yusuf babamdan söz edecek.

“O da zor adamdı ama kötü değildi.”

Kötü değildi. Bu cümle çatlak tabak gibi. Kötü değildi ama annem neden geceleri mutfakta duvara bakardı? Kötü değildi ama biz neden kapı sesinden irkilirdik? Kötü değildi ama evde neden herkes nefesini ölçerek alırdı?

Çaydanlık kaynıyor. Salona dönüp saate bakıyorum. Üçü yirmi geçiyor. Bu saati annemin ölümünden sonra ben aldım. Yusuf “Niye istiyorsun, çalışmıyor ki” demişti. Çalışmıyor diye istedim zaten. Çalışsaydı yalan söyleyecekti. Gün geçiyor, dünya dönüyor, her şey normalmiş gibi yapacaktı. Kapıya yöneliyorum. Antredeki aynaya bakıyorum. Saçlarım seyrelmiş. Gözlerimin altında annemin gölgeleri var. Ağzımın kenarında babamın çizgisi.

Paltomu alıyorum.

Nereye gidiyorsun?

Eski eve.

Duruyor mu bilmiyorum. Belki yıkılmıştır. Belki yerine apartman yapılmıştır. Belki mutfak yoktur artık. Gitmeliyim. Kapının önünde bağı çözülmüş ayakkabısıyla bekleyen o çocuğu oradan almak istiyorum. İçeri girmeye korkuyor. Dışarı çıkmayı bilmiyor.

Tam çıkarken telefon yine çalıyor. Yusuf. Bu kez açıyorum.

“Efendim.”

Bir süre konuşmuyor. Sadece nefesi var hattın ucunda. Babama benzeyen, ama bu kez kırık gelen bir nefes.

“Bugün annemi rüyamda gördüm” diyor.

Susuyorum.

“Mutfaktaydı” diyor. “Bana kızdı. Kardeşini ara dedi.”

Kardeşini ara.

Annem öldükten sonra bile bizi aynı evin içine çağırıyor.

“Ben de tam çıkıyordum” diyorum.

“Nereye?”

“Eve.”

Hangi ev olduğunu sormuyor. Biliyor. Belki aynı çocukluğu yaşamadık ama aynı kapının önünden geçtik. Belki onun saati de başka bir dakikada durdu. Belki ben bunu hiç merak etmedim.

“Ben de geleyim mi?” diyor.

Saate bakıyorum. Üçü yirmi geçiyor. Yıllardır ilk kez o duran saat bana emir vermiyor. Sadece duruyor. Eski, yorgun, görevini tamamlamış.

“Gel” diyorum. Kapıyı açıyorum. Apartman boşluğuna soğuk hava doluyor. Merdivenlerden inerken ayakkabımın bağı çözülüyor. Bu kez durup bağlıyorum. Sağlamca.

Dışarıda yağmur var.

Erken gitmiyorum.

Geç de kalmıyorum.

Sadece gidiyorum.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir