BİR TİYATRO OYUNU YAZACAK OLSAYDIM
Eğer bir tiyatro oyunu yazacak olsaydım bu oyun, üzerine üç adet sandalye dışında hiçbir şey yerleştirilmeyen bir sahnede geçerdi. Sonra sizleri de birer kemerle oturduğunuz yerlere sabitlemek isterdim. Bunu çağdaş sanata özgü bir enstalasyon olarak yorumlama ihtimalinizin arkasına saklanır, oyun bitene kadar yerlerinizden kımıldama imkânınızı elinizden almayı hedeflerdim. Siz de bu şekilde, bir yandan kucağınızda duran kemerin ağırlığına alışmaya çalışır, diğer yandan da sahnede oyuncuların belireceği anı beklemeye koyulurdunuz.
Sahiden de çok geçmeden sahneye bir oyuncu girerdi. Bu oyuncu, orta yaşlarını epey geçmiş ve üzerine birkaç parça beyaz kıyafet geçirmiş bir kadın olurdu. Kadın sahnenin ortasına doğru yürür, sınırına kadar gelir ve orada durup gözlerini üzerinizde gezdirirdi. Size, hepinizi tedirgin edecek kadar uzun bir süre boyunca sabit bir gülümsemeyle bakardı. Hatta bu an, o kadar uzun sürerdi ki aranızdan birkaçı yanındaki arkadaşına neler olup bittiğini anlamak ister gibi kaçamak bakışlar atma ihtiyacı dahi duyardı. Sonra da beyazlar içindeki bu kadın, çıplak ve güçlü sesiyle aniden Gülten Akın’ın en güzel şiirinin bestelenmiş halini söylemeye başlardı. Söylerken kendisini şarkısının içinde kaybederdi.
Tekrarladığı “Beni ya sevmeli ya öldürmeli” cümlesi, salonun verimli akustiği sayesinde duvarlarda yankılanıp dururdu.
İşte bir oyun yazmak isteseydim, o oyunu böyle başlatırdım. Ve sahneye üç kişi daha çıkararak da devam ettirirdim. Anlatmak istediğim meselenin özüne inebilmek için üç yetenekli oyuncuya daha ihtiyaç duyardım. Beyazlı kadını sizlerin arasına -belki merdivenlerden birine- oturtur, biri kadın diğer ikisi erkek olan bu üç yeni oyuncuyu da yeniden aydınlanmış olan sahneye çıkartırdım. Her biri kendileri için ayrılmış sandalyelerine oturunca beyazlı kadın da sahnenin önüne kadar gelir, dirseklerini zemine dayar ve oyunu başlatırdı. Sahnedekilere “Başlatalım artık, akşam yemeği bölümüyle başlayalım. Buyurun” derdi.
Böylece sizler nihayet bir anne, bir baba ve yirmili yaşlarının başında olan bir çocuktan oluşan çekirdek ve sıradana yakın bir ailenin, yine sıradan bir akşam yemeğini anlatan bir tiyatro oyunu izlemeye koyulurdunuz. Oyunculukların keskin ama sakin bir tempoda olduğunu görürdünüz. Oyunun akışınaysa beyazlı kadın karar verirdi. Onu da ara ara sahneye müdahil olurken, oyunculardan o anda oynanmakta olan şeyi değiştirmelerini ve başka zamanda geçmiş başka bir olayı oynamalarını isterken görürdünüz. Kadının bu ani müdahaleleri size kontrolün her daim kendisinde olduğunu hissettirirdi. Onun bu kontrolünün, üzerinizde bir baskı oluşturulduğunu dahi hissedebilirdiniz. Fakat yine de sahnede tek bir ailenin farklı zamanlardaki hikayesinden bahsedildiğini anlayabilmenizin önünde bir engel olmazdı. Kadının komutları “Tamam yeter, şimdi de cenaze gününden devam edelim” ya da “Şu ameliyat meselesini görelim bir de” gibi cümlelerden daha öteye gitmezdi.
Fakat bir noktadan sonra beyazlı kadının sahneye müdahil olduğu anlardaki tavırlarını agresifleştirmeyi de denerdim. Artık oyunu elini şaklatarak durdurmak yerine, reji odasından çaldığı mikrofona bağırarak değiştirebilir ya da doğrudan sahneye girip oyunculara nasıl oynamaları gerektiğini tarif de edebilirdi. Gerilim adım adım ve iyiden iyiye tırmanmaya başlardı. Amacım üzerinizde hissettiğiniz o tuhaf baskıya dönük bir öfke de geliştirmenizi sağlamak olurdu. Bunu sonuna kadar denerdim. Sonra da -istediğim tedirginliğin salonda yeteri kadar yayıldığına ikna olduktan sonra yani- oyunun temposu aniden keserdim. Artık sıra sahneye ana hedefimi, yani oyunu yazmak istememe neden olan şeyi koymaya gelirdi.
İhtiyacım olan kırılma anı; oyunculardan birinin, muhtemelen yaşlı olan adamın beyazlı kadına dönüp onu durdurmayı denemesiyle yaşanırdı. Adam beyazlı kadına daha fazla üstlerine gelmemesi gerektiğini söylemeye çalışır fakat en arka sıralardan yıldırım gibi sahneye inen kadının, onun boğazına yapışmasıyla birlikte bu çabası kursağında kalırdı. Beyazlı kadın bir yandan adamın boğazını delicesine sıkarken diğer taraftan avazı çıktığı kadar bağırır ve ona “Sen misin lan bunların neferi? Haa köpek! Sen misin bugünün kahramanı” diye ulurdu. Hiçbiriniz onun neden bu denli sinirlendiğini anlayamazdınız. Kadının ağzından tükürükler saçıldığına şahit olurdunuz. Birkaç tane de okkalı küfür savururdu. Sonra yüzünü sahnedeki diğer oyunculara dönerdi ve onlara şu soruyu sorardı:
“Neden bir türlü cinayet sahnesine gelemediniz lan bu gece?”
Kadın bu soruyu arka arkaya birkaç kez daha sorar fakat bir yanıt alamazdı. Diğer oyuncular korkudan oldukları yerde çivilenmiş gibi görünürlerdi. Kadın bu defa iyiden iyiye delirir, “Size sordum ulan! Ne var, bugün de mi bunun bir cinayet olmadığını söyleyeceksiniz? Oynayın lan o zaman, oynayın da görsünler, onlar karar versin cinayet miymiş değil miymiş? Oynayın!” diye gürlerdi.
Kadının susmasıyla birlikte ışıklar da aniden söner ve birkaç saniye sonra yeniden yanardı. Bu defaysa sahnedeki üç oyuncuyu, kıyafetlerine ve ellerine kan lekeleri bulaşmış halde görürdünüz. Fakat oyuncular görüntülerine aldırmadan ezbere bildikleri her hallerinden belli olan bir bölüm oynamaya koyulurdu. Bu yeni bölüme bakarak da bu ailenin yıllar önce bir bebeklerinin daha doğduğunu ve onlu yaşlarının ortasına kadar onlarla birlikte yaşadığını öğrendiğiniz.
Takip eden diyaloglar, bu en yeni aile ferdinin lise çağına geldiğinde onları terk ettiğini ve o günden sonra bir daha kendisinden haber alınamadığını anlamanıza sebep olurdu. Çocuğun bir sebepten gittiğini, geri dönmediğini, izini kaybettirdiğini ve şimdiye kadar izlediğiniz sahnelerdeki ailenin esas trajedisinin bu olduğunu anlardınız. Ortada bir ölüm göremezdiniz ama kendinizi; oyunun başından beri izlediğiniz sahnelerin anlamına da içkin olacak şekilde, doğduğu için hiç mutlu olunmayan birinden bahsedildiğini kanıksamışken bulurdunuz.
İşte sahnedeki diyaloglar bu yönde, aile fertleri bir yandan ellerindeki kırmızı lekeleri silmeye çalışmaları diğer yandansa döne döne onları terk edip gittiği için o genç adamı asla affetmemeleri gerektiğini söylerken; beyazlı kadın, oyunun başında söylediği şarkıyı yeniden mırıldanmaya başlardı. Saniyeler içinde de ışıklar hafifçe kararır, sahnedekilerin sesi gittikçe azalır, kadının şarkı söyleyen sesi ise yeniden salonu doldurmaya başlardı.
Bu kafa karıştırıcı finale doğru ilerlemek size muhtemelen içinizde bir şeylerin çözülürken, başka şeylerin de birbiriyle düğümlendiğini düşündürürdü. Hatta çoğunuz içiniz burulsa dahi bunun bir cinayet olarak tanımlanamayacağına ikna olurdunuz. Fakat yine aranızdan başka bazıları; belki sayıca az olsalar dahi, evi terk eden bu çocuğun, kendi yokluğunu ailesinin kucağına bir ölüm gibi bırakmak isterken duyumsamış olabileceği hazzı, kendinize yakın bulurdunuz. Epey yakın. Belki de dişlerinizi sessizce gıcırdatır, nedense aniden susadığınızı da hissederdiniz. Sonra da sahne tamamen kararır ve içeriyi alkış sesleri doldururdu.
İşte ben eğer bir gün bir tiyatro oyunu yazacak olsaydım, böyle yazardım. Eve dönerken hepinizin içinizden beni ya sevmeli ya öldürmeli diye mırıldanmanızı sağlamayı hedeflerdim. Alkışlarken kemerlerini açmak için çabalayanların ve trafiğe kalmadan arabasına yetişmek isteyenleriniz dâhil. Çünkü amacım bu olmasaydı, bir tiyatro oyunu yazmamın da bir anlamı olmazdı.
Daha fazla deneme yazıları okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
