ALBERT CAMUS’NÜN PENCERESİNDEN / Hüseyin Özkan
ALBERT CAMUS’NÜN PENCERESİNDEN
“Yaşam Anlamsız Değil, Absürttür.”
1.Bölüm: Sessiz Bir Çocukluktan Absürt Felsefesine
Bazı düşünürler yaşadıkları çağı açıklar, bazıları ise insanı anlatır. Albert Camus insanın en eski ve en temel sorunlarından birine eğildi: Neden yaşıyoruz? Bu soruya kesin bir cevap vermeye çalışmadı. Tam tersine, insanın cevap arayan zihniyle cevap vermeyen evren arasındaki gerilimi anlamaya çalıştı. Onun “absürt” adını verdiği kavram, yaşamın anlamsız olduğunu söyleyen karamsar bir yargı değildir. Absürt, anlam arayan insan ile sessiz kalan dünya arasındaki karşılaşmadır. Camus’nün büyüklüğü de burada yatar. İnsanlığı umutsuzluğa değil, yanılsamalardan arınmış bir cesarete davet eder.
Bu düşünce, yalnızca felsefi okumaların ürünü değildir. Camus’nün yaşamı, daha çocukluğundan itibaren ona dünyanın adalet üzerine kurulmadığını öğretmiştir. 1913 yılında Fransız sömürgesi altındaki Cezayir’de dünyaya geldi. Babasını henüz bir yaşındayken Birinci Dünya Savaşı’nda kaybetti. Babasına ait gerçek bir anısı bile yoktu. Onun çocukluğu, savaşın geride bıraktığı sessizlik içinde başladı.
Annesi, ağır işitme kaybı yaşayan, içine kapanık, az konuşan bir kadındı. Okuma yazması yoktu ve hayatını temizlik işlerinde çalışarak sürdürüyordu. Evlerinde konuşmalardan çok suskunluk vardı. Yoksulluk, Camus’nün çocukluğunda yalnızca ekonomik bir durum değildi; aynı zamanda duygusal bir iklimdi. İnsan bazen kelimelerle değil, eksikliklerle büyür. Camus’nün zihninde filizlenen soruların önemli bir kısmı, bu sessiz evde doğdu. Dünyanın neden adaletsiz olduğu, insanların neden acı çektiği ve ölümün neden bu kadar sıradan olduğu soruları, onun için soyut felsefi problemler değildi. Bunlar çocukluğunun doğal parçalarıydı.
Buna rağmen Camus karamsar bir insan olmadı. Akdeniz’in güneşini, denizi, futbolu, dostluğu ve yaşamın küçük sevinçlerini seven biriydi. Onun eserlerinde sık sık güneşin, denizin ve ışığın yer alması tesadüf değildir. Acıyı görüyordu ama yaşamın güzelliğini de inkâr etmiyordu. Camus’nün felsefesi, karanlık ile aydınlığın aynı hayatın içinde birlikte var olabileceğini anlatır.
1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığında henüz kırk dört yaşındaydı. Nobel Komitesi, onun insan vicdanını cesaretle ele alan eserlerini ödüllendirmişti. Camus konuşmasında sanatçının görevinin insanı yargılamak değil, anlamaya çalışmak olduğunu söyledi. Bu cümle, onun bütün yaşamının özeti gibiydi.
Hayatının sonu ise insanı ister istemez duraksatan bir ironi taşır. 1960 yılının ocak ayında trenle dönmeyi planlıyordu. Hatta cebinde kullanılmamış tren bileti vardı. Son anda kararını değiştirdi ve dostu Michel Gallimard’ın kullandığı otomobile bindi. Yolculuk sırasında araç kontrolden çıkarak bir ağaca çarptı. Camus olay yerinde yaşamını yitirdi. Cebinden çıkan tren bileti, ölümünden sonra uzun yıllar konuşuldu. İnsan zihni böyle olaylarda gizli bir anlam aramaya eğilimlidir. “Ya trene binseydi” sorusu kaçınılmaz biçimde akla gelir. Fakat Camus’nün düşüncesi tam burada bize yol gösterir. Evren, insanların beklentilerine göre işleyen bir mekanizma değildir. Bazı olayların arkasında büyük bir plan bulunmaz. Hayat bazen yalnızca gerçekleşir. İnsan ise gerçekleşen olayları anlamlandırmaya çalışan tek canlıdır.
Camus’nün absürt kavramı tam da bu noktada doğar. İnsan, yaşadığı her olayın bir nedeni olduğuna inanmak ister. Adalet bekler, ödül bekler, karşılık bekler. İyi insanların iyi, kötü insanların kötü bir sonla karşılaşacağını düşünür. Oysa hayat bu beklentilere göre işlemez. Çalışkan insanlar başarısız olabilir, vicdanlı insanlar erken ölebilir, kötüler uzun ve rahat bir hayat sürebilir. Dünya bunların hiçbirini açıklama ihtiyacı duymaz. Camus, insanın tam da bu sessizlikle yüzleşmesi gerektiğini söyler.
Bu düşünce ilk bakışta karamsar gibi görünür. Oysa Camus’nün amacı umudu yok etmek değildir. Tam tersine, insanı gerçekle buluşturmaktır. Çünkü gerçek kabul edilmeden kurulan umutlar, ilk sarsıntıda yıkılır. Hakikatin üzerine kurulan umut ise daha sağlamdır. Camus insanın yaşama tutunmasını yanılsamalar üzerine değil, bilinci üzerine inşa etmesini ister.
Bu nedenle Camus hiçbir zaman nihilist olmadı. Nihilist için hiçbir şeyin değeri yoktur. Camus ise insanın değer üretebileceğine inanır. Evren hazır bir anlam sunmasa bile insan kendi anlamını oluşturabilir. Bir dostluk, bir kitap, bir çocuk kahkahası, denize karşı içilen bir kahve ya da dürüstçe yapılan bir iş, yaşamın anlamını oluşturan küçük ama gerçek parçalardır. Camus’nün insanı, anlamı gökten beklemez; onu yaşadığı hayatın içinde üretir.
Fransız düşünür Blaise Pascal “İnsan doğanın en zayıf kamışıdır; fakat düşünen bir kamıştır” der. İnsan doğanın en güçlü varlığı değildir; fakat kendi varlığının farkında olan tek canlıdır. Camus bu düşünceyi farklı bir noktaya taşır. İnsanın trajedisi zayıf olması değildir. Trajedisi, ölümün kaçınılmaz olduğunu bilerek yaşamaya devam etmesidir. İşte absürt, tam da bu bilinçten doğar. İnsan öleceğini bilir ama yine de sever. Kaybedeceğini bilir ama yine de emek verir. Hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilir ama yine de çocuk yetiştirir, şiir yazar, dostluk kurar ve geleceğe dair hayaller kurar.
Camus’nün penceresinden bakıldığında insanın büyüklüğü de burada başlar. Yaşamın bütün belirsizliklerine rağmen yaşamaktan vazgeçmemek, kesin cevaplar olmadan yürümeye devam etmek ve dünyanın sessizliğine rağmen kendi sesini koruyabilmek… İşte absürt, insanı küçülten değil, onu en yalın hâliyle ortaya çıkaran aynadır.
-
Bölüm: Meursault, Sisifos ve Doğanın Kayıtsızlığı
Albert Camus’nün absürt düşüncesini anlamanın en iyi yolu, onun iki temel eserine birlikte bakmaktır. Yabancı absürdü yaşayan insanı anlatır; Sisifos Söyleni ise absürt karşısında nasıl yaşanacağını… Biri bir roman, diğeri bir felsefe denemesidir. Fakat ikisi de aynı sorunun peşindedir: Dünya bize bir anlam sunmuyorsa insan nasıl yaşayacaktır?
Yabancı romanının kahramanı Meursault, edebiyat tarihinin en sıra dışı karakterlerinden biridir. Roman, annesinin ölüm haberiyle başlar. Meursault cenazeye gider, fakat çevresindekilerin beklediği davranışları göstermez. Ağlamaz, yasını gösterişli biçimde yaşamaz, ertesi gün denize gider, yüzerek serinler, sevdiği kadınla vakit geçirir. Okur başlangıçta onun duygusuz biri olduğunu düşünebilir. Oysa Camus’nün anlatmak istediği şey bundan çok farklıdır. Meursault duygusuz değildir; yalnızca hissetmediği duyguları sergilemeyi reddeder. Toplumun istediği maskeyi takmaz. Gerçeği olduğu gibi yaşar.
Roman ilerledikçe dikkat çekici bir durum ortaya çıkar. Meursault işlediği cinayetten çok, annesinin cenazesinde ağlamadığı için yargılanır. Savcı, onun karakterini anlatırken cinayetten önce cenazedeki tavırlarını delil olarak sunar. Mahkeme yalnızca bir suçu değil, toplumun değerlerine uymayan bir insanı cezalandırmaktadır. Camus burada insanlık tarihinin değişmeyen bir gerçeğine dikkat çeker. Toplum, çoğu zaman insanların ne yaptığından önce nasıl görünmesi gerektiğiyle ilgilenir. İnsanlardan üzülmeleri gerektiğinde üzülmelerini, sevinmeleri gerektiğinde sevinmelerini bekler. Duygular bile zamanla toplumsal kurallara dönüşür.
Meursault bu oyunu kabul etmez. Ölüm cezasına çarptırıldığında bile sahte bir pişmanlık göstermez. Sonunda ölümün herkes için kaçınılmaz olduğunu kabul eder. İdam edileceği günü beklerken yaşamı ilk kez bütün açıklığıyla görür. Gökyüzü aynı gökyüzüdür, yıldızlar aynı yıldızlardır. Evren onun ölümüyle ilgilenmez. Bu fark ediş, onu umutsuzluğa değil, tuhaf bir huzura ulaştırır. Çünkü artık dünyanın kendisine borçlu olmadığı gerçeğini kabul etmiştir.
Camus’nün en çarpıcı cümlelerinden biri burada anlam kazanır: Dünyanın sevecen kayıtsızlığı. Evren insana düşman değildir; insanın mutluluğunu sağlamak gibi bir görevi de yoktur. Doğa ne ödüllendirir ne cezalandırır. Yalnızca kendi düzeni içinde varlığını sürdürür.
Bu düşünce bizi Sisifos Söyleni’ne götürür. Yunan mitolojisinde Sisifos, tanrılar tarafından sonsuza kadar aynı kayayı dağın zirvesine taşımaya mahkûm edilir. Kaya her seferinde yeniden aşağı yuvarlanır. İlk bakışta bundan daha anlamsız bir ceza düşünülemez. Fakat Camus insanın tam da burada özgürleştiğini söyler. Çünkü Sisifos kaderini değiştiremez ama kaderine vereceği cevabı seçebilir.
Camus’nün ünlü cümlesi, bütün felsefesinin özeti gibidir: “Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerekir.”
Mutluluk burada sonuca ulaşmak anlamına gelmez. Kaya yeniden düşecektir. Sisifos bunu bilir. Buna rağmen onu yeniden omuzlar. Çünkü insanı ayakta tutan şey yalnızca başarı değildir. Çaba da başlı başına bir değerdir. Zirveye ulaşmanın sevinci birkaç saniye sürse bile o zirveye yürürken verilen emek gerçektir. İnsan da hayatı boyunca buna benzer sayısız kaya taşır. Bir çocuk büyütür, sonra çocuk kendi yoluna gider. Bir öğretmen yüzlerce öğrenci yetiştirir, yıllar sonra isimleri bile unutulabilir. Bir doktor binlerce insanı iyileştirir, sonunda kendisi de yaşlanır. Bir yazar kitap yazar, zaman geçtikçe yeni kuşaklar başka kitaplara yönelir. Hayatın büyük bölümü, tamamlandıktan sonra yeniden başlamayı gerektiren döngülerden oluşur.
İnsan çoğu zaman mutluluğu sonuca bağladığı için hayal kırıklığı yaşar. Şu okulu bitireyim mutlu olacağım, şu evi alayım mutlu olacağım, emekli olayım mutlu olacağım diye düşünür. Her ulaşılan hedefin ardından yeni bir hedef belirir. Kaya yeniden aşağı iner. Camus’nün farkı, mutluluğu zirvede değil, tırmanışta aramasıdır.
Bu noktada doğaya yeniden bakmak gerekir. Çünkü insanın beklentileri ile doğanın işleyişi arasındaki fark, absürdün en önemli kaynaklarından biridir. Doğa insanın mutluluğuyla ilgilenmez. Bu cümle ilk duyulduğunda sert gelebilir, ancak biyoloji bize tam da bunu gösterir. Doğal seçilim, bireyin huzurunu değil, yaşamın devamını önemser. Açlık, korku, ağrı ve üreme dürtüsü milyonlarca yıllık evrimin ürünüdür. Bu mekanizmalar bizi mutlu etmek için değil, hayatta tutmak için vardır.
Charles Darwin’in evrim kuramı, doğanın ahlaki amaçlarla işlemediğini gösterir. Ormanda güçlü olan her zaman iyi değildir; zayıf olan da kötü değildir. Doğa yalnızca uyum sağlayabilenleri seçer. Spinoza’nın “Doğa ne ödüllendirir ne cezalandırır; yalnızca vardır” düşüncesi de aynı gerçeğe işaret eder. İnsan ise bu tarafsız düzenin içine adalet, vicdan ve mutluluk beklentisi taşır. İşte Camus’nün absürdü tam burada doğar. İnsan, doğanın kanunlarıyla yaşayan biyolojik bir varlıktır fakat aynı zamanda bu kanunlara itiraz edebilen bilinçli tek canlıdır.
İnsanın en büyük trajedisi ölüm değildir. Ölüm bütün canlıların ortak kaderidir. Trajedi, öleceğini bilerek yaşamaktır. Hiçbir ceylan bir gün öleceğini düşünerek kaygılanmaz. Hiçbir ağaç yaşlanmaktan korkmaz. İnsan ise geleceğini hayal edebilir, kayıplarını önceden yaşayabilir ve henüz gerçekleşmemiş acılar için bile üzülebilir. Bilinç, insanın en büyük gücü olduğu kadar en ağır yüküdür.
Camus bu yükten kaçmayı önermez. Tam tersine, onu omuzlamayı önerir. Çünkü insan ancak gerçeği kabul ettiğinde özgürleşebilir. Dünyanın sessizliğini kabul eden insan, kendi sesini daha net duymaya başlar. İşte Sisifos’un mutluluğu da buradan doğar. Kaya ağırdır, yol uzundur ve son bellidir. Buna rağmen yürümek, insanın kendi varlığını onaylamasının en güçlü biçimidir.
III. Bölüm: Camus Bugün Yaşasaydı
Albert Camus’nün ölümünün üzerinden onlarca yıl geçti. Dünya değişti, teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerledi, insan aya gitti, internet ortaya çıktı, yapay zekâ günlük yaşamın bir parçası hâline geldi. Fakat insanın temel soruları değişmedi. Hâlâ neden yaşadığını, neden acı çektiğini, neden sevdiği insanları kaybettiğini ve bütün bunların bir anlamı olup olmadığını soruyor. Demek ki değişen çağlar değil, yalnızca bu soruları sorduğumuz araçlar olmuş.
Camus bugün yaşasaydı, büyük olasılıkla insanın teknolojiyle kurduğu ilişkiye de absürt açısından bakardı. Çünkü modern insan, doğanın değiştirmediği gerçekleri teknolojiyle değiştirebileceğini düşünmeye başladı. Daha uzun yaşamak, daha genç görünmek, daha mutlu olmak, daha başarılı olmak artık bir hedef olmaktan çıktı; bir zorunluluk hâline geldi. Başarısızlık ayıp sayılıyor, yaşlanmak kusur gibi görülüyor, mutsuzluk ise tedavi edilmesi gereken bir arıza olarak sunuluyor. Oysa yaşamın doğasında başarısızlık da vardır, kayıp da vardır, yas da vardır. Bunları hayatın dışına çıkarmaya çalışmak, insanı gerçeğe değil, yanılsamaya yaklaştırır.
Bugün sosyal medya, insanların yalnızca mutlu anlarını sergilediği büyük bir vitrin hâline geldi. Herkes gülümsüyor, geziyor, başarılarını paylaşıyor, kusursuz ilişkiler yaşıyormuş gibi görünüyor. İnsan, sürekli başkalarının en parlak anlarını kendi hayatının sıradan günleriyle karşılaştırıyor. Sonunda farkında olmadan şu soruyu sormaya başlıyor: “Herkes mutlu görünürken neden ben değilim?” Oysa sorun insanın eksik olması değildir; sorun, hayatın gerçeği yerine düzenlenmiş bir görüntüyü gerçek sanmasıdır.
Camus insanı tam da bu yanılsamadan kurtarmaya çalışıyordu. Ona göre insanın özgürlüğü, hayatı olduğu gibi görebilmesinde saklıdır. Dünyanın kusursuz olmadığını kabul eden insan, kusursuz olmak zorunda olmadığını da anlar. Yaşamın her gün büyük anlamlar üretmesini beklemek yerine, küçük ama gerçek sevinçleri fark etmeye başlar. Bir dostla yapılan uzun bir sohbet, yağmurdan sonra toprağın kokusu, bir kitabın son sayfası, bir çocuğun gülümsemesi ya da sessizce içilen bir fincan kahve… Bunlar evrenin insana sunduğu ödüller değildir. Bunlar insanın yaşamın içinden topladığı anlam parçalarıdır.
Bu noktada Camus ile Viktor Frankl arasında dikkat çekici bir yakınlık vardır. Frankl, insanın yaşamdan ne beklediğinin değil, yaşamın insandan ne beklediğinin önemli olduğunu söyler. Camus ise yaşamın bizden hiçbir şey beklemediğini, fakat bizim yine de yaşamaya karar verebileceğimizi anlatır. Birinin merkezinde anlam vardır, diğerinin merkezinde absürt. Buna rağmen ikisi de insanın edilgen değil, etkin bir varlık olduğunda birleşir. İnsan, koşulların tamamen belirlediği bir varlık değildir; koşullara verdiği cevapla kendi karakterini inşa eder.
Nietzsche’nin “amor fati”, yani “yazgını sev” düşüncesi de Camus’nün Sisifos‘una yaklaşır. Buradaki sevgi, acıyı istemek anlamına gelmez. Yaşamın yalnızca hoş taraflarını değil, kaçınılmaz gerçeklerini de kabul edebilmektir. Çünkü reddedilen gerçekler kaybolmaz; yalnızca insanın omuzlarındaki yükü ağırlaştırır.
İnsan, doğadan uzaklaştıkça doğanın yasalarını unutmaya başladı. Oysa bedenimiz hâlâ milyonlarca yıllık evrimin taşıdığı özelliklerle yaşıyor. Yoruluyoruz, hastalanıyoruz, yaşlanıyoruz ve sonunda ölüyoruz. Teknoloji bunların zamanını değiştirebilir, biçimini değiştirebilir fakat varlığını ortadan kaldıramaz. İnsan, biyolojik olarak doğanın bir parçasıdır. Zihni ise sürekli doğanın dışına çıkmak ister. İşte modern çağın absürdü de burada başlar. Sınırlı bir bedenin içinde sınırsız beklentiler taşıyoruz.
Camus’nün düşüncesi bu nedenle bugün daha da değerlidir. Çünkü o, insanı gerçekle barıştırmaya çalışır. Gerçekle barışmak, hayallerden vazgeçmek değildir. Tam tersine, gerçekleşmesi mümkün olan umutları büyütmektir. İnsan ölümlü olduğunu bildiği için sevdiklerine daha çok sarılır. Zamanın sınırlı olduğunu bildiği için bir günü daha dikkatli yaşar. Hayatın garanti vermediğini bildiği için küçük mutlulukların kıymetini daha iyi anlar.
Camus’nün eserleri okunduğunda geriye tek bir duygu kalmaz. Hüzün de vardır, umut da vardır. Sessizlik de vardır, güneş de… Çünkü yaşam bunların hepsini birlikte taşır. Onun bize öğrettiği en önemli şey, hayatın anlamını gökyüzünde ya da gelecekte aramamaktır. Anlam, insanın bugün nasıl yaşadığıyla ilgilidir. İnsan, dürüst yaşayabiliyorsa, sevebiliyorsa, üretebiliyorsa ve dünyanın bütün kayıtsızlığına rağmen vicdanını koruyabiliyorsa, absürt onu yenemez.
Albert Camus’nün yaşamı, düşünceleri ve ölümü aynı gerçeğin farklı yüzleridir. Çocukluğunda sessizlikle büyüyen, gençliğinde yoksullukla mücadele eden, yetişkinliğinde insanın varoluşunu sorgulayan ve beklenmedik bir trafik kazasında yaşamını yitiren bu düşünür, ardında kesin cevaplar bırakmadı. Bunun yerine daha değerli bir miras bıraktı: Doğru soruları sorma cesareti.
Camus’nün penceresinden bakıldığında yaşam anlamsız değildir; insanın beklentileriyle dünyanın sessizliği arasında salınan büyük bir absürttür. Bu absürtlük, insanı umutsuzluğa mahkûm etmez. Tam tersine, ona en değerli özgürlüğünü hatırlatır. Dünya bizim istediğimiz gibi olmayabilir fakat ona nasıl karşılık vereceğimize yalnızca biz karar veririz. Sisifos’un her defasında kayayı yeniden omuzlaması bu yüzden bir yenilgi değil, insan olmanın en güçlü ifadesidir. İnsan, sonucu garanti olmadığı hâlde emek vermeye devam ettiği sürece, yaşam bütün sessizliğine rağmen anlam üretmeye devam edecektir.
Daha fazla Panzehir yazar analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
