BEN SINIRDAKİ AĞAÇ / Ümit Ahmet Duman
BEN SINIRDAKİ AĞAÇ
Ben sınırdaki ağaç; 1821’den bu yana bu eşiğin, bu geçidin sarsılmaz bekçisiyim. Sınırdayım yani ne tam içinde ne de tam dışında. Bu iki dünyanın tam ortasında; köklerimle toprağa sımsıkı tutunmuş, dallarımla göğe uzanmış, yüzyılı geçmiş bir hayata, sayısız insan ve canlı öyküsüne tanıklığım var. Her mevsim, her gün, bu eşiğin fısıltılarını dinlerim.
Bir kulağım dışarıdaki kaldırımdan gelen ayak seslerinin hiç dinmeyen ritminde; her adımda bir telaş, bir sevinç, bir hüzün duyarım. Diğeri ise korunun derinliklerinden yükselen o kendine özgü, dingin yaşam hareketlerinde. Orada her şey daha yavaş, daha sessiz, daha özüne dönük. Göçmen kuşlar her mevsim başında gelirler, uzak diyarlardan, egzotik iklimlerden taze haberler getirirler. Öyle güzel şakıyarak, öylesine canlı anlatırlar ki sanki ben de gitmiş gibi olurum o bilinmez diyarlara. Gözümde canlandırırım ömür boyu göremeyeceğim zebraların özgürce koşuşunu, fillerin vakur yürüyüşünü, aslanların kükremesini, kaplanların pusuya yatışını… İçimde bilmediğim topraklara duyduğum o eski, kadim özlem kıpırdanır.
Mevsim sonu rüzgârlar, buz gibi yağmurlar kışın çetin haberlerini taşımaya yüz tuttuğunda, sağ olsunlar yine gelirler. Minnettar bir veda mırıltısıyla “Allahaısmarladık” derler, hâl hatır sorarlar, “Var mı bir isteğin” diye fısıldarlar. Sağlıkla gidin, sağlıkla gelin dileğinden öte ne diyeceği olur kökünden bir an olsun kıpırdayamayan, zamanın ve kaderin elinde bu çaresiz kulunuzun… Göç, buluşmadaki o çocuksu heyecanın yerini derin hüzünlere bırakır. Koca koruya bir dinginlik, bir suskunluk, bana da tarifsiz bir yalnızlık düşer. Şu kıpır kıpır, neşeli serçeler de olmasa nasıl geçerdi şu buz kesen, uzun kara kışlar bilmem. Koru içinde serçeler, çeşit çeşit kuş ötüşleri, ağaçların gövdelerine tutunmuş likenler, topraktan fışkıran süsenler ve mutlak bir sessizlik hâkimdir artık. Burası, zamanın durduğu yer gibidir.
Ama bir de dışarısı var. Kaldırımdan öte ise görüş alanımın tümünü kaplayan araç trafiğinin hiç durmayan, sürekli telaşlı akışları, kafa şişiren ne idüğü ve ne dediği belirsiz sinirli korna sesleri, rüzgârın emriyle sağa sola savrulan şeffaf plastik poşetler… Her şey bir koşuşturmaca, bir bitmek bilmez hızda. Burası, zamanın koştuğu yer gibidir.
Validebağı’nı bilenler bilir; o eski köşk, Güvercinler Köşkü’ne çok uzak değilim. Gençliğimde onu hep “bir ok atımı mesafe” diye tanımlarlardı yaşlılar; bu tabirde bir uzaklık vardı ama aynı zamanda bir yakınlık, bir aşinalık da. Şimdi ise bunun yerine gençler “bi koşu” diye soğuk, ifadesiz, ruhsuz bir tabir bulmuşlar; yüzüne bakılmaz bir tanım bu. Oysa benim için mesafe değil, tanıklık önemlidir. Bense yılların bilgeliğiyle ve birikimiyle “görüş alanım içinde” lafını kullanırım hâlâ; göğsümü gere gere, onca yıla meydan okurcasına.
Ne güzeldir hâlâ onca yıldır dimdik, sarsılmaz duruşuyla yıllara meydan okuyan o köşk. Pırıl pırıl parlayan çatı kiremitleriyle, aramızda olsun olmasın birkaç cılız ağaç ya var ya yok uzaktan birbirimize uzunca bir süredir sadece bir “günaydın” demeyi bırakmayız. Ara sıra aramızda esen rüzgârın marifetiyle birbirimize dokunmatik mesajlar iletiriz. En eski, en köklü tarihi bilgilerimizi fısıldayarak, sessizce paylaşırız; tıpkı eski dostların derin sohbetleri gibi.
Tarihi koruya bakan bir gözüm yeşilin her tonuna doyarken, oradaki küçük sırdaşlarımı; kirpileri, kuşları ve sabah çiyinde üzerlerinde mücevher gibi pırıldayan damlacıkları ile çimenleri sessizce izlerim. Onlar benim için huzurun, doğanın saf dilidir. Dışarıya bakan diğer gözlerimse kaldırımda sağlı sollu, birbirine çarparcasına akan kalabalığı ve durakta otobüs beklerken ellerindeki telefonlarına eğilmiş, kendi küçük dünyalarına çekilmiş insanları görürüm. Onlar benim için modern zamanın yüzüdür.
Ama son zamanlarda çok ama çok nadir de olsa, daha çok orta yaş üzeri vatandaşlardan biri gelir, tam karşımda durur. Ve uzun uzun, yukarıdan aşağı aşağıdan yukarı, evlenecek oğluna kız bakarmış gibi samimi, içten duygularla, sanki ruhuma dokunurcasına önce bana sonra da korunun tablo gibi yemyeşil derinliğine bakar. İşte o anda, o kısacık zaman diliminde, o insanın gözlerinde, benim de hissettiğim gibi iki dünya birleşir. Dışarıdaki koşuşturmaca ile içerideki dinginlik anlık bir armoni yakalar. Tüm sesler susar, duygular donar. Sanki zaman durur, sadece o anın saf gerçeği kalır geriye.
Sınırdaki ağaç olmak, sadece fiziksel bir konumdan ibaret değildir. Bu, aynı zamanda bir varoluş halidir. Hem geçmişin bilgeliğini hem de geleceğin belirsizliğini omuzlarında taşımaktır. Ben, bu iki zıt dünyanın kesişim noktasında, bir köprü vazifesi görüyorum. Bir yanda korunun ebedi döngüsü, diğer yanda şehrin durmak bilmeyen telaşı… Ve bu iki dünya, nadir anlarda birleşir.
Koru, bana zamanın yavaşlığını, doğanın sonsuz sabrını öğretir. Burada, her mevsimin kendine özgü bir hikâyesi vardır. Kışın çıplak dallarımın üzerinde biriken kar taneleri, baharın ilk yeşil filizleri, yazın yapraklarımın arasında süzülen güneş ışığı ve sonbaharın altın sarısı tonları… Hepsi bir döngünün parçasıdır. Her yaprak düşüşü, bir vedadır; her yeni tomurcuk ise bir umudun habercisidir. Ben bu döngünün bir parçasıyım ve bu bana bir huzur verir.
Ancak dışarısı, bana modern dünyanın ruhunu fısıldar. Sürekli hareket halinde olan otomobiller, aceleci adımlarla geçen insanlar, ellerinde telefonlarıyla sanal dünyalarda kaybolan yüzler… Bu telaşın içinde bir anlam arayışı, bir telaşlı mutluluk peşinde koşma hali vardır. Gözlerimle gördüğüm her insan, kendi hikâyesini taşır. Sınırdaki bir ağaç olarak, ben bu hikâyelerin de sessiz bir tanığıyım.
Ve o nadir anlar. O insanın gelip hem bana hem de koruya baktığı anlar. O anlarda, o kişinin gözlerinde bir arayış, bir özlem görürüm. Belki de modern dünyanın gürültüsünden, karmaşasından bıkmış, ruhunun derinliklerinde unuttuğu bir dinginliği arıyordur. Gözleri, dışarıdaki hızın ötesinde, içerideki huzura dokunmaya çalışıyordur. O an, zaman durur, çünkü insan ruhu, kendi doğasıyla, kendi kökleriyle buluşur. Bu an, benim için en anlamlı andır. Çünkü ben, bir ağaç olarak, insan ruhunun kendi doğasına dönme arzusuna tanıklık ederim. Bu tanıklık, benim varoluşumun en büyük sebebi, en derin anlamıdır.
Ve bu karşılaşma, sadece bir insanın ve bir ağacın karşılaşması değildir. Bu, hızla dinginliğin, geçmişle geleceğin, doğayla teknolojinin karşılaşmasıdır. O insanın gözlerinde, tüm bu zıtlıkların bir anlığına da olsa nasıl birleşebileceğini görürüm. Ve bu, bana umut verir. Çünkü biliyorum ki ne kadar hızlı koşarsak koşalım ne kadar uzağa gidersek gidelim, insan ruhu her zaman kendi doğasına, kendi köklerine dönme arayışında olacaktır. Ve ben, bu sınırdaki ağaç, bu arayışın her zaman en sadık bekçisi olacağım.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
