Derya Erkenci

DOLMUŞLAR

Cumartesi pazarından dönerken dolmuşta unuttular beni. Titrek kelebek camından hayatı buğularken dalgındım. Kesilip biçilmiş, kaderleri yeniden yazılmış Amerikan arabalarında haddinden çok sefer yaptım. Dünyada henüz birkaç yıl var olmuş biri için fazlaca efkârlıydı aklım. Kayboluş hürriyetinin eşsiz korkusunu örtünüp derin uykulara daldım.

Meşinden bozuk para kesesinin düzensiz şıngırtısı modern bir ninni gibiydi. Şu nemli, ılık, nefes kokan buhar, dolmuşun iklimiydi. Nikelajı aşınmış dikiz aynalarında uzun uzun kendime baktım. O zamanlarda ben gerçekten vardım. Sanırım bu yüzden biraz eksik kaldım. Hep özlemekle geçti ömrüm, benzin ve tütün kokan şoför mahallini. Yitirsem de unutamadım o eski Türkiye’nin hayalini.

Ülkenin içinde başka bir memleketti İstanbul. Dolmuş, memleket içinde cümbür cemaat bir mahalle. Şoförler mahallenin harbici abisi. Eşarpları şal desenli teyzeler unutulan çocukların şefkatli hamisi. Elleri Havilland krem kokan şık kadınlar hülyaların efendisi. Briyantinli saçlardan yunus sürüleri akardı. Göstergelerin üzerinden boncuktan kuşlar sarkardı. Plastik köpek bibloları torpido gözünden başını sallardı. Ön koltukta oturan düşünceli yolcu bir sigara yakardı. İnsan siluetleri vites kolunun parlak topuzundan yansırdı.  Çukurlara düşünce atlayan pikapta kederli arabesk şarkılar çalardı. O zaman arabesk de arabeskti hani. Yaylıların bastığı notalar, şehrin hüzünlü ruhunda hiç de sakil durmazdı.

Bütün o arabaları, Dodge’ları, Desoto’ları, Plymouth’ları, kaputlarının ucuna miğferli askerler, koçbaşları, rüzgârı yaran tanrıçalar oturtulmuş ağır dolmuşları; bir büyüme imgesinden çok, hepimizin başrolünde olduğu, müşfik melodramlara yaslanan kara bir film gibi hafızamda sakladım. Baba yadigârına sahip çıkan bıçkın şoförlerin zarafet müsabakasında hakemlik yaparken, boyları ameliyatla uzatılmış, utangaç simalı otomobillerin metal yorgunluğuna içlenirken farkına vardım. Bendeki bitmişe özlem değil, gerçeğe özlem. Geçmişin vicdanına saplanıp kalmış bütün hikâyem. Neticede herkes tüm hislerin ipinin kendi ellerinde olduğu bir hayat ister. Arkadan öne doğru bozukluklar uzatılıp para üstleri yolculara geri giderken bir ömür geçer.

Bir başka memleketti İstanbul. Dolmuşlar, hayaletinde gezinen zaman kapsülleri. Beşiktaş pazarından dönerken Pala İbrahim’in dolmuşunda unuttular beni. Halbuki öyle pek de ihmal edilecek bir çocuk değildim. Evlatlar, cılız ama sağlam dallardır. Fakat taşıyamayacağı kadar yük bindirilen her dal bir yerde kırılır. Miniciktim; mekaniği bozuk paslı taksimetrelerin sabit rakamlarından derin bir mana bekledim. Şehrin damarlarında akan dolmuşlarda, öksüz bir yetim olmayı istedim. Cansız şeylerin ruhlarının olduğu masalsı bir âlem düşledim. Belki ben de içten içe sırra kadem basmak istedim. Hayatın uygun yeri halime hiçbir zaman denk düşmedi. Dilimin ucuna kadar gelse de, bir türlü “Müsait bir yerde inecek var” diyemedim.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir