ÇEKMECEDEKİ ÇOCUKLUĞUM / Kerime Ural Cengiz
ÇEKMECEDEKİ ÇOCUKLUĞUM
Soğuk ve karanlık odaya girdiğinde ürperdi, yanındaki adamın yüzüne baktı duygularını belli etmemeye çalıştı, korkmuş ve üşümüştü. Yanındaki adam kayıtsız gri boyalı oda gibi soğuk ve durgundu. Elindeki anahtarları tespih gibi sallıyor, döndürüyor, bir taraftan da çekmecelerin üzerindeki etiketlere bakıyordu.
Üst üste metalden derin ve uzun altı tane çekmece vardı. Çekmecelerden birinin önüne geldiğinde durdu. Bir kez daha genç adamın yüzüne soran gözlerle baktı. Kocaman metal çekmece ağırlığıyla birlikte öne doğru geldi.
Gözünü kapattı genç adam, çekmecede sadece çarşaf olmasını diledi. Çarşafı görünce bir adım geriledi. Bakmalı mıydı? İçindeki adsız duygularla boğuşuyordu, kimliğinin belirlenmesi neyi değiştirecekti? Zaten var olmayan biri kimlik mi kazanmış olacaktı? Ne olarak? Kadın, eş, anne, hangisi? Yaşarken hangisi olabilmişti ki? Aslında hiçbirini olamamıştı. Sadece içgüdüleriyle yaşayan, varlığının bile farkında olmayan bir canlı.
Üstünde çamaşır suyu lekeleri olan gri formalı bakıcı, önlüğünün katlanan yakasını çekiştirirken sorgulayan gözlerini dikmişti üzerine. Bıkmış yüz ifadesi ile kaşları çatılmış, dudaklarının üstündeki fırça bıyığı oynamaya başlamıştı.
“Baksana evladım neden uzakta duruyorsun?”
Çarşafa sarılmış bir vücut, gazlı bezle bağlanmış çene, ödemden yusyuvarlak olmuş yanaklar. Burnun yerinde sadece boşluk ve soğuk uzak camdan gözler. İçinden kabarıp gelen şeyi bastırmak istedi. Birkaç kez yutkundu, içinden yükselen lavı engellemeye çalışsa da başaramadı. Öğürerek kendini dışarı attı, bulduğu ilk çöpe kustu. Annesizliği, kimsesizliği, sevgisizliği kustukça etrafa dağılıyordu. Olduğu yere çöktü elini yüzüne kapatmıştı. Hayalindeki o yüzü hatırlamaya çalıştı. Yarım yamalak anılar üşüştü başına. Aynı görevli gelip yanına dikildi.
“Evladım tanıdın mı? Kaç gün suda kalmış şişmiş tabii tanıdınsa gerekli işlemleri yapalım al götür. Yoksa kimsesizler mezarlığına defnedeceğiz.”
Yerden tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Tanımıştı elbette, her zaman bomboş gözleri buz gibi bakardı. Şimdi alıp nereye götürecekti? Nereye defnedecekti, zaten onu kim ziyaret edecekti? Başını karıştırdı. Alnını sıvazladı. Bir türlü karar veremiyordu.
“Amca bilemiyorum çok tanıdık gelmedi bana. Zaten yüzü de tanınmaz halde, bence o değil yine de bilemiyorum. Emin olamıyorum.”
“İnsan annesini tanımaz mı oğlum, bir kere daha bak istersen, iyice bakamadın herhalde?”
Bir daha mı? Hayır, hayır bakamazdı. Hayalinde böyle kalmasını istemiyordu. Aynı duyguları bir daha yaşamak korkunçtu. İçinden taşıp gelen dalgaya bırakamazdı kendini. Anneymiş hangi anne? Yataktan çıkmayan, çıktığı zaman tahta sandalyeye bağdaş kurup oturan, sürekli sallanan, etrafa şimdiki gibi boş bakan yüreği ve elleri soğuk çocukluğundaki kadın, bu çekmecedeki kadından farklı değildi ki. Varlığı yokluğundan farksız. Doğurduğu yavrusunu görmeyen başka bir âlemde yaşayan, evden kaçıp kaybolan sonra sokak sokak aranan bu kadın kim? Anne neye, kime, nasıl bir surete benzer? Yatılı kaldığı esirgeme yurdunda anne, diye ağlayan çocuğa şaşkınlıkla bakmıştı. “Annemi özledim,” demişti çocuk. “Ev özlenir, baba özlenir ama boşluk özlenir mi?” diye düşünmüştü.
“Amca baktım baktım da ne bileyim yüzü pek tanınacak gibi değildi.” İçindeki öfkeyi bastırmaya çalıştı. Bir kez daha oraya gidip o yüzü görmek istemiyordu.
Sessizce, “O değil amca, benim annem zayıf küçücük bir kadın, hem gözleri de öyle değil, gördüğüm göz sanki balıkgözü gibiydi. Benim annemin kara kapkara gözleri vardı. Ben bilmem mi elbette bilirim, bilirim de birden kötü olunca insan her zaman ceset görmüyor ki.”
Bakıcı birden yumuşamıştı, bıyıkları seğirmiyor, gözleri de deli deli bakmıyordu. “Eee kolay değil elbette, ben de burada çalışmaya başladığımda bakamazdım, boğazımda hep bir düğümle dolaşırdım. Bakmaya gelen herkesle ağlardım. Günlerce yemek yiyemedim. Her yerde ölü kokusu vardı. Sonra alışıyor insan, on yıl oldu buraya başlayalı. Sonra sıradanlaştı her şey. Öyle olmasa çekilir mi bu iş?”
Genç adamın omuzuna babacan bir tavırla dokundu.
“Peki, oğlum biraz daha düşün bir kez daha görmek istediğinde bakalım, yazık kimi kimsesi yok bu cenazenin, ortalıkta kalmasın.”
“Ortalıkta kalmasın,” diye tekrarladı genç adam. Kahkaha atmak geldi içinden ama burası hiç yeri değildi.” Ortalıkta kalmasın ha! Ben kaldım ya! Ortalıktan kaybolduğunda, onu arayan babam da işsiz güçsüz hasta olduğunda, bir lokmaya muhtaç ben, ortalıkta kaldım. Kimse sahip çıkmadı, acıdı komşular halime sonra çocuk esirgemeye gönderdiler. Kalabalık içinde yalnız, kimsesiz kaldım.”
“Sevgi neydi? Sevgi bana zaman ayıramayan, annemi ararken kendi kaybolan babamın bir gülüşünde saklıydı. Gülen gözleri hüzne dönerken, üzüntüden çöken omuzlardaydı.” Delikanlının düşünceleri peş peşe onu sarıyor. İçindeki çocuk sürekli konuşuyordu.
Babasını düşündü. Sevgisini, gülen gözlerini yanına alıp gittiğinde henüz beş yaşındaydı. O da gidince geride sadece soğuk bir kalp ve beden kalmıştı. Kendi kendine mırıl mırıl konuşuyordu delikanlı, onu duyan var mı diye etrafa baktı. Burası sessiz ve boş bir koridordu. Girişte bir memur masasında oturuyor. Kâğıtlar arasında kayboluyordu. İç sesi hiç susmuyordu. “Benim de kalbim soğudu, kurudu, soğudu mu kızgınlığımdan mı böyle söylüyorum bilemiyorum. Duygularım öyle karışık ki. Yine de içimde acıyan bir yer yok mu? Var elbet, yaşayamadığım çocukluğumun tanıklığı ve onun yok oluşu. Ne kaldı geriye sevmeyi öğrenememiş yürekten gayri. Babamla evlendiğinde annem hastaymış, babam onu babasından dayak yerken kurtarmış, sonra da evlenmiş. Ama iyileşmemiş annem daha kötü olmuş. Beni doğurmak istememiş, içinden çıkmama izin vermemiş. Önce rahminde boğmak istemiş, sonra da yaşarken öldürmek. Doğururken başaramamış ama yaşarken ölü bir çocuk büyütmüş. Bakmamış, emzirmemiş. Komşularım ağlama sesime gelirmiş. Evde kimse yok, sadece açlıktan ağlayan bir bebek. Acıyıp alırlarmış karnımı doyurur, bezimi değiştirir annemin gelip almasını beklerlermiş ama gelmezmiş. Zavallı babam gece yarısı işten gelir beni alırmış sonra da karısını aramaya çıkarmış. Böyle günlerden birinde gitmiş ve hiç gelmemiş. Kahrından öldü babam.” Duruyor derin bir nefes alıyor akan gözyaşlarını siliyor. Babasını o an ne çok özlüyor. Sanki yanında duruyor babası, elini omuzuna koyup oğlunu avutmaya çalışıyor. “Hastaydı kadın neden kızıyorsun?” diyor bir ses, susturuyor o sesi. Boşluğa döndürüyor başını karşısındaki babasının hayaline. “Benim suçum ne peki? O zaman doğurmayacaktı, evlenmeyecektiniz, beni kimsesizliğe mahkûm etmeyecektiniz.”
“Oğlum iyi misin bakalım mı bir daha?” diyor görevli.
Delikanlı yavaşça yerinden kalkıyor. İçindeki savaş dinmiş, omuzları daha dik, başı yukarda. “Beni kimsesiz bırakmış olsa da ben onu bırakmayacağım, en az benim kadar acı çekmiş bu kadına son bir iyilik yapıp başına mezar taşı koyacağım. Yaşarken olmayan kimliğine ölünce kavuşsun, bir daha kaybolmasın. Seni tüm kalbimle affediyorum Anne!”
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
