BAĞIŞLANACAK RUHLAR MÜSABAKASI / Sevim Alkan
BAĞIŞLANACAK RUHLAR MÜSABAKASI
Sen hiç anlayamamışsın ki ama anlatmak istediğim meseleyi. Hiç öte yandan bakıp da bambaşka bir anlamla yorumlamak istememişsin beni. Yüzünden okunan o ıvır zıvırın yarattığı keder dalgasını öyle çok büyütmüşsün ki kendi içinde, az kalsın senin gözünde her daim görünür kılındığını sandığım bedenimi tek bir bakışınla herkesleştirecek, benliğimi görünür ellerinle görünmez kılacaktın. Beni sokak ortasında dolu gözlerle, varlığınla yalın bir biçimde yanımda duruyorken bir başıma bıraktın ya, sana da aşk olsun.
“Ne o? Sana verdiğim teselli başkalarının sözleri kadar süslü değil miydi? Niye bir türlü boyayamıyorum gözünü, bu kadar zor mu kelimelerimin büyüsüne kapılman?”
Ah benim puslu zihnimin en canlı hatırası, kapısı yamalı kalbimin en sağlam oyası, senin söylediğin herhangi bir kelimenin beni ilhama düşürmemesi imkânlar dâhilinde mi sanıyorsun? Üstüne başına birkaç damla çamur sıçradı diye yollara küsüp bekleyecektin kuytu köşede, temiz bir bezle silebilmek için tenini. Nasıl da görmüyorsun olan biteni, hâlbuki gözlüklerin de takılı bugün şaşırtıcı bir biçimde. Bin kat çamura dahi bulansan, senden temizi yoktur benim gözümde. Anlamıyorsun.
“Sen böyle konuşmaya devam et, kanmayacağım sana. Hiç öyle kaşlarını çatma. Sen nasıl ki benim söylediklerime inanmıyorsun, ben de senin söylediklerini hiç sayacağım. Al işte, kanmamak gerekiyormuş sözlerine hakikaten. Kolumdan silmiştim hani çamur lekesini? Bak, duruyor orada hala. Ne kadar denesem de sıyrılamamışım ondan. Bir de ıslak mendil markasını övdün de durdun. O pahalı marka bile es geçmiş bazı izleri. Silememişim.”
Kaldırımın ortasında dikilip durmamız sana saçma gelmiş olacak ki, kolumdan tuttuğun gibi çekiyorsun beni gözüne kestirdiğin parka. Karşıda duran mavi salıncağa binesim geliyor tam o an. Anlamış gibi bakıyorsun bana. Elindeki ıslak mendili yandaki çöp kutusuna atıp başınla işaret ediyorsun salıncağı. Gülümseyip oturuyorum salıncağa. Bilerek kırmızı olanı seçiyorum, maviyi sevdiğini bildiğimden. Anlar gibi bakıyor ya gözlerin bazen, içimdeki sardunyaların çiçek açmaya başlamasına sebebiyet veriyor elaların. Bunun ne anlama geldiğini bilseydin, tutulmayan ellerimi tutmanın ağırlığını kaldıramaz, yitip giderdin belki de.
“Neden kendi hayatında üçüncü tekil şahıs gibi yaşamaya çalışıyorsun? O kadar mı derin sanıyorsun da durmadan kollarını çırpıp duruyorsun bu sığ gölde? Soluklanmayı denediğin yeter, biraz da ayağa kalkmayı becer. Belki o zaman görürsün, yürüyerek de aşılabiliyor mavi yollar. ”
Ama mavi yollarda yürümek değildi ki benim en başından beri amacım. Bir kez olsun kendimi bırakmak istemiştim. Sırtüstü uzanıp gökte uçan kuşları seyretmek istemiştim, bütün bedenim boydan boya suyla kaplıyken. O zaman rahatlarım, işte belki o zaman düze çıkarım diye düşünmüştüm. Yoluna koymam gereken meselelerin gerçek bir mesele sıfatını bile alamamış olması beni öyle derinden yaralıyor ki, ayağa kalkmam olanaksız oluyor; işte anlayamadığın ihtimal de bu. Yürümek güç geliyor, Han. Yürüyebilmek yanında bambaşka olanaksızlıkları da beraberinde getiriyor, bilmiyorsun. Birinci tekil şahıs olarak yaşamam gereken bu öyküde, üçüncü tekil şahıs olarak bile can bulamıyorum. Senin yanındayken ikinci tekil şahıs olmam gerekir, oysa ben varlığımı bile kanıtlayamıyorum. Bakma öyle hemen, kafamda kurup kurup oynadığım evcilik oyunlarına benzemiyor bu. Gerçek olanın, doğruya ulaşanın bu olduğunu varsayıyorum yalnızca. Çocukken her şey ne iyiydi. Sen mavi montunu giyerdin, benimkinin sarı olmasını hiç sevmezdin. Yanında attığım adımların yavaşlığından yakınırdın. Yanına yaraşmak için attığım uzun boylu adımlarla yeri boyladığımda da yine kendim yapıştırırdım yaldızlı yara bantlarını dizlerime. Sense gün sonunda gelip üflerdin üstten üstten. Geçmezdi.
Hayır, kendimi böyle temize çıkaramam Han. Doğruyu söylüyorsun. Haklı bir insandın sen. Neyin var neyin yoksa yüzüme söylerdin. Beğenmediğin kelimelerinle oluşturduğun o cümlelerle öğrenirdim yaşamanın ne manaya geldiğini. Sonra gider, bir başkası senin ardından seni sen yapan bir özelliğine gülerken katılırdım onun kahkahalarına. Masumiyetim kırmızı bir kalemle çizilirdi. Üst üste atılan çiziklerden oluk oluk kan akar, mürekkebin boyadığı kâğıdı tenim sanırdım. Hep de başrolü çalmak olur mu canım, spot ışıklarının altına görünür kılınmak yakışır mı benim gibilere? Bilmiyordum o dönemler. Ortaya atılan her sıfatı iştahla yakalayıp tabağımı silip süpürmeden çemberden çıkmak istemiyordum. Senin gözünde var olabilmeyi dilerken, başkalarının gözünde görünür kılınıyordu benliğim ve inan ki bu durum bir yandan egomu tatmin ederken aynı zamanda beni ne denli yerle bir ediyordu bilemezsin. Kendi hatalarımı görmeye öyle çok odaklanmıştım ki, beni inciten herkese karşı kucak açıyordum. Hepsine en içten gülümsememi gönderirken buluyordum bir anda kendimi. Haklısın Han, bunu söyleyerek de aklanmaz benim suçlarım. Senin gözünde hep günahkâr olarak kalacağım, işte beni sığ sularda boğan bir başka mesele. Yüzmeyi bana sen öğretmiştin oysa, hatırladın mı?
“Süveyda, sen anlattıklarımı dinliyor musun acaba? Yine nereye daldın gittin öyle” diye söylenip duruyorsun karşımda. Derin bir nefes veriyorum düşüncelerimi okuyamamanın getirdiği rahatlıkla.
“Seni tanımasam boş boş düşüncelere daldığına inanacağım. İşlediğin günahların ağrısından buruşan yüzünle mi kandıracaksın beni?”
Hatırlıyorsun Han. Unutmanın mümkün olduğunu düşünmüştüm bir ara hakikaten. Ne aptalmışım. Seni bu denli inciten bir meseleyi nasıl unutabilirdin ki?
Aylardan temmuz. Alabildiğine güneş var dışarda. Tenimiz öyle çok güneşin altında kalmış ki bir ton daha koyulaşmışız. Sen elalarınla bakıyorsun etrafına, beni bulmak için. Kafamı kaldırdığım an görüyorum ben de seni. Yeni çıkmaya başlamış sakallarına gidiyor elin gergince. El salladığım an buluyor beni gözlerin. Ve ben yeniden ölüyorum. Öyle bir bakıyorsun ki bana, anında okuyorum seni gözlerinden. Hâlbuki sırf sen sevesin diye mavi bir elbise giyivermiştim üstüme. Elalarınla bu şekilde karşılaşmak, giydiğim elbisenin tüm neşesini soldurdu. Karşında işlediğim suçun utancıyla kalakaldım. Yanıma geldin. Hiçbir şey demedin. Öylece durdun, benim kelimelerimi bekledin. Suskunluğunun beni öldürdüğünü bilerek akıttın zehri dudaklarıma. Hiç ses etmedim.
“Neden” dedin yalnızca. “Neden bana söylemek yerine, bir başkasından duydum benim hakkımdaki düşüncelerini? Ne olurdu sanki gelip bana söyleseydin? Sana alınacağımı mı düşündün, basit bir eleştiri için hem de. Ne çok uzakmışız birbirimizden. Nasıl da tanımıyormuşuz ama birbirimizi. Her meseleyi bileni oynayıp bir halttan haberdar olmayanı yaşıyormuşsun meğerse. Çok yazık.”
Söylediğin her bir kelime, kamburuma bir kat daha ekliyor, güneş inadına inadına daha çok açıyor ve ellerimin terlemesine neden oluyordu. Özür diledim senden bir aptal gibi. Bana ikili oyunları bir türlü beceremediğimi söyleyip güldün. Giderken hep yaptığın gibi saçımı karıştırdın. Fakat bakışında olan o değişik ifade vardı ya, işte oydu beni yataklara düşüren. Anlamadın.
“Abla, salıncakta kim daha hızlı sallanıyor yarışı yapalım mı? Yarım saattir bir başına oturuyorsun, sallandığın da yok. Bari oyunuma katıl, ne olursun.”
Sağıma döndüğümde mavi salıncakta bulamadım seni. Seni yahu, en büyük günahımın başrol oyuncusunu. Beceremediğim ikili oyunların biricik partneri. Kalbimin en güzel yaması, en çok acıtanı.
Hiç gelmedin ki. Belki gelsen, bağışlardım kendimi. Gel. Me.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
