ÖLÜME HOŞ GELDİN DİYEBİLMEK…
 

Seçme şansınız olsaydı; uzun, sıradan bir yaşamı mı, kısa ama güzel geçen bir yaşamı mı tercih ederdiniz? Sevgi Soysal ikincisini seçerdi kuşkusuz. Seçimi, kaderinin onun adına yaptığını bilmeden…

“Sanıyorlar ki hayat yaşanılan yılların çok ve uzun olmasıyla güzeldir, görece bir şey. Ben yaşanılan zamanın yoğun yaşanılmış olmasını önemserim. Elimde kalan zaman parçasını en iyi nasıl değerlendirebileceğimi…”

Bu sözleri söylediğinde yaşamının çok kısa süreceğini biliyor gibidir. Onun için de dolu dizgin yaşar, arada hiç boşluk bırakmadan. Yaşamına kısaca göz atacak olursak; Ankara Kız lisesini bitirdikten sonra Dil Tarih Coğrafya fakültesinin Klasik Filoloji bölümüne devam eder. 1956 da Özdemir Nutku ile evlenerek Almanya’ya gider, arkeoloji ve tiyatro dersleri alır. Türkiye’ye döndükten sonra Ankara Alman Kültür Derneğinde ve TRT’de görev yapar. Alman Kültür Derneğinde çalışırken yazmaya başlar. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem 1962 de yayımlanır. Kitap, yazarın duygularını anlattığı varoluşçu felsefenin izlerini taşıyan küçük anlatılar olarak da kabul edilebilir.

Aynı yıllarda tiyatro ile de ilgilenir. Ankara Meydan Sahnesinde oyun sırasında tanıştığı Başar  Sabuncu ile 2. Evliliğini yapar. TRT de program uzmanı olarak çalışırken hazırladığı  Venüs Kadınları  adlı programda kadın sorunlarına eğilir. 12 Mart 1971darbesinden sonra TRT deki işine son verilen Sevgi Soysal bu süreç içinde iki kez tutuklanır, sürgüne gönderilir. Ama şartlar ne olursa olsun yazmaktan vazgeçmez. Öyle ki öleceğini öğrendiği gün  yeni bir romana başlar. Adı oldukça ironiktir: “Hoş Geldin Ölüm” Kendi deyimiyle bir Prusyalı inadıyla ölüme karşı koyar, yaşama sevincini hiç kaybetmez.

Siz, ölüme “Hoş geldin!” diyebilen bir başka yazar tanıyor musunuz?

Kırk yıllık yaşamı boyunca dört farklı soyadı kullanmasına rağmen adını öne çıkarabilen karizmatik, doğrularının ardında giden, mücadeleci, farklı, çok yönlü, yaşadığı dönem için sıra dışı bir yazardır Sevgi Soysal. 12 Mart dönemi göz önüne alındığında sesini yükseltme cesareti gösteren yazar oluşuyla da dikkatleri üstüne çeker. Yine o dönemde Mümtaz Soysal’la Mamak Cezaevinde evlenir. Her an tutuklanabilecek birinin, bir tutukluyla cezaevinde evlenmesi, içinde yaşadığı şartlara bir başkaldırı niteliğini taşır.

Tutukluluk ve sürgünle geçen yıllardan sonra özgürlüğün ve sevdiği erkekle bir inancı paylaşmanın verdiği mutluluk ne yazık ki çok sürmez. Kısacık yaşamına sığdırdığı sekiz kitabı, üç evliliği, üç çocuğu, yarım kalan romanıyla birlikte nice yazılmamış yazılarını geride bırakarak, tutkuları perçemlerinin kıvrımlarında sessizce yaşama veda eder.

Sevgi Soysal’ın gazetelere yazdığı yazılarını  topladığı Bakmak, bir deneme kitabı olmasının dışında dönemin panoramasını da yansıtır. Siyasi içerikli yazılarında 12 Mart dönemindeki  olaylar güçlü bir gözlem ve yorumla anlatılır. Açık, sade, yalın bir dille resim çizer gibidir:  “Sokaklar sanki Çanakkale. Yalnız bu kez topu kurşunu yağdıran yabancı zırhlılar değil de bizim panzerler.(…) İç Cebeci, Kurtuluş ve İncesu’nun arka sokakları Türkistan olmuş durumda. ‘Hedefimiz Turan, Liderimiz Alpaslan’ ‘Tek meclis, tek lider’ ‘Yaşasın Dünya Türklüğü’ gibisine sloganlar, uluyan kurt resimleri ve tarih öncesi Orta Asya göçebeleri olarak resmedilen Türkler…”

Siyasi bir dönem naif bir duyarlılıkla başka nasıl anlatılabilir: “Taşlık yerde biten, bitecek çiçekler ne kadar çiçeğe benzerse, Ankara’da üretilen, üretilebilen düşünceler de öyle. Taşlaşan beynimiz, duygularımız arasında binde bir açan bu çiçekler ise öylesine cılız ve çelimsiz ki!”

Bazen de umulmadık bir sertlikle kalemini ustalıkla yüreğimize sapladığı olur: “Ankara Taşı’ndan yapılma Büyük Millet Meclisi mimarını utandırmadı. Taş gibi kararlar aldı bir gecede. Bir gecede üç gencin idamı çarçabuk geçiverdi…”

Sevgi Soysal’ın, cezaevi şartlarında yaşanılan olayları çekincesiz ve yer yer alaycı bir dille anlattığı Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, bir tür 12 Mart güncesi gibidir. Koğuşun Soysal’ın dışında iki onur konuğu (!) daha vardır: Behice Boran ve Oya Baydar.  Tutukluluk anılarını anlattığı bu kitapta dostlukları, direnişleri, işkenceleri, bastırılan duyguları, öfkeleri, acıları, idamlarıyla unutulmaz insan manzaraları sergiler. Kahramanları, çoğu sudan sebeplerle tutuklanmış gencecik insanlardır. Hatta suçu bile olmayanlar vardır aralarında. Örneğin Naciye Öğretmen. “Memleket içinde teşekkül etmiş iktisadi ve sosyal nizamı değiştirmeye yönelik örgüt kurmak”tan (!) tutuklanmış. Oysa tüm suçu sıkıyönetimin alıp götürdüğü öğrencileri hakkında Merkez Komutanlığından bilgi istemesidir…

İkinci öykü kitabı Tante Rosa için “Büyükannemden başlayıp bende biten bir çizgidir” der. Bir otobiyografik anlatı dizisi olarak yazdığı öyküleri mizahi öğelerle zenginleştirerek modern masal havasında sunar okuruna. Behçet Necatigil, Tante Rosa için “Eser romantik ironisi, şiirli, nükteli yer yer grotesk anlatımıyla hikayeciliğimizin özel başarılarından biridir” diye söz eder sözlüğünde. Soysal içinse Tante Rosa, bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır.

Barış Adlı Çocuk,  yazarın 1968 den sonra yazdığı on üç öyküsünü topladığı kitaptır. “Gözlemlerinin doğruluğu, anlattığı kişiyi en iyi biçimde yansıtan ayrıntıları yakalayışı, günceli öykü gerçeğine dönüştürmesi Soysal’ın ustalığının kanıtı” diyor Atilla Özkırımlı onu anlatırken.

İlk romanı Yürümek, cinselliğin tabulaştırıldığı bir sosyal çevrede büyüyen Ela ile Mehmet’in öyküsüdür ve Türk Edebiyatında en çok tartışılan kitaplardan biri olmuştur. Sevgi Soysal, romanıyla birlikte ahlaki durumunun da sorgulanacağını sanırım asla tahmin edemezdi. Müstehcen bulunarak toplatılmasına karar verilen kitap, dava sonunda aklanır. Aynı kitabın 1970 yılında TRT Başarı Ödülü alması ise hakkında koparılan gürültü düşünüldüğünde hayli manidardır.

Sevgi Soysal, İstanbul doğumlu Ankaralı bir yazardır. Bize bunu tüm eserlerinde hissettirir. Ama en çok da Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde. Kitabın roman bütünlüğü taşımamasına, süreklilik, zaman gibi kavramların olmayışına rağmen, karakterleri büyük bir ustalıkla işlemesi ve toplumsal konuların üzerine kendisine has yorumuyla gidişi O’na 1974 Orhan Kemal Roman ödülünü kazandırır.

Sevgi Soysal, Şafak’ta sağlam bir roman yapısıyla karşımıza çıkar. Şafak, 12 Mart dönemi ile ilgili olarak yazılan en iyi romanlardan biridir kuşkusuz. Soysal, 12 Mart’ı birebir yaşamış, sanık olarak yargılanmış bir tanık olarak, cezaevlerindeki sorgu ve işkencelere gösterdiği tepkileri bir sonraki kuşaklara aktarmak ve unutulmamasını sağlamak için dönemsel romanlar arasında gösterilen bir esere imza atmıştır. 

Yaşasaydı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı ve bugünleri kim bilir ne güzel anlatırdı bize öykülerinde, romanlarında, geçmişteki acıları unutmamak adına…

 

 

Kaynakça:

1-       Ömer Türkeş/ Sevgi Soysal Edebiyatta Arayışın Adı / Radikal Kitap 22.11. 2002

2-       Buket Uzuner / Kadının Adı: Sevgi, Mesleği: Yazar / Radikal Kitap  14 Mart 2003

3-       Tahir Abacı / Sevgi Ablaya özlem Varlık Nisan2001

4-       Mahir ünlü- Ömer Özcan / 20.yy Türk Edebiyatı İnkilap yay. 2003

5-       Fethi Naci / Yüzyılın Romanı / Adam yay. 2002

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.