2-9-2014 1-24-55_054Nk
Sanem Türkkan

HİÇ KONUŞMADAN

Gün doğumunun hemen öncesiydi. İsli kış günlerindeydiler. Kadın rüyasından kayıp gözlerini gecenin zifiri karanlığına açtığında, sokak lambasının aydınlattığı hurma ağacıyla göz göze geldi. Dışarıda şiddetli bir rüzgâr esiyordu. Rüzgâr, aklına gelen belirsiz bir şeyin peşinden gider gibi arada yavaşlıyor, arada ağacın dallarını olanca şiddetiyle sarsıyordu. Kadın hiç hurması kalmamış ağaca baktı bir müddet. Yağmur başlamıştı. İri damlalar ağacın yapraklarını ıslatıyordu.

Sabah ezanı da diğer seslere karışınca yanındaki adamı uyandırmamaya çalışarak yataktan kalktı. O sene kış uzun sürmüştü. Neredeyse üç karanlık kış geçmiş gibiydi. Terliklerini ayağına, sabahlığını üzerine geçirip ceplerini yokladı. Kâğıt orada duruyordu. Evdekiler kalkmadan kahvaltıyı hazırlamak için mutfağın yolunu tuttu.
Odadan çıkıp koridorda yürürken havaya yayılan buram buram parfüm ve sigara kokusu burnuna çarptı. Kocasının portmantoya astığı ceketiyle göz göze geldi. Bu belki o sabah belki de üç ay önce olmuştu. Yolunun üzerindeki ceketi askıdan aldı, havalansın diye balkona çıkardı. Bu sefer ceplerine bakma ihtiyacı duymadı.
Mutfağa geçip akşamdan kalan bulaşığı yıkamak için musluğu açtı. Sıcak su gelene kadar bekledi. O sırada mutfak penceresinin çerçevesi içine yerleşmiş yüksek katlı binaların ışıklarının tek tük yanmaya başlamasını izledi. Sanattan anlayan birinin distopik bir tabloya bakar gibi bakacağı tablonun içinden bir mendil boyu aydınlık bulmak için boşuna bekledi. Yumurtaları haşlamak üzere kaba koyarken üç hafta önce servise gönderdiği ekmek kızartma makinesini hala almadığını hatırladı. Sessizce mutfak masasına tabakları yerleştiriyordu ki içeri yarı uykulu giren kocasını fark etti.
“Günaydın” dedi adam.
“Günaydın. Yasemin’i uyandıramadım. Dün gece senin gelmeni beklemek istedi, çok geç yattı.”
Göz göze geldiler. Kocası gazeteye uzanarak “Bir şey olmaz, okulda kahvaltı veriyorlar demiştin, uyusun biraz” dedi.
Kadın sofraya koyduğu tabaklardan üçüncüsünü kaldırarak kocasına ekmeği uzattı.
“Kaç gün öncenin ekmeği bu karıcım? Fark etmedin mi? Bayat.”
Kadın durdu, acıklı bir yarım gülümsemeyle “Hayat gibi” dedi.
Adam “Hadi ama! Kafiyeyi şiirlere saklasak da bana kızarmış ekmek versen?” derken bir yandan da saatine bakıyordu.
“Geçen gün söyledim ya sana, ekmek kızartma makinesi tamirde diye. Hani sigorta kısa devre yaptığında bozulmuştu, servise verdim. Konuşmuştuk.”
“Aklımdan çıkmış olmalı, çok fazla şeyle uğraşıyorum şu ara. Bu akşam da yemeğe yetişemeyebilirim, beklemeyin siz.”
Kadın “Bu akşam da yine yabancı misafirler mi?” diyerek eliyle sabahlığının cebindeki kâğıdı yokladı. Orada olmasa inanırdı belki ama duruyordu işte. Avucunda; kıvrak ve cilveli el yazısından dökülmüş tutkulu satırlar.
Adam duymamış gibi ifadesiz gözlerle baktı.
“Şu elmalardan birini uzatır mısın?”
Kadın, oturduğu sandalyede, olanca kasvetiyle mutfağa çöken sabahın yavan kayıtsızlığı içinde kafasını kaldırıp elmalara baktı. Bir şey söyleyecekti, vazgeçti. Açık unutulan sokak lambalarının aydınlattığı ağacın ıslak yapraklarına çevirdi bakışlarını. Ardından adama döndü.
“Sana verebileceğim hiçbir şey kalmamış gibi.”
“Bana verebileceğin hiçbir şey kalmamış gibi” diye tekrarladı adam.
Cümle boşlukta asılı kaldı. Ardından gözleri elma kâsesine takıldı. “Bir elma verebilirsin mesela” dedi gülümseyerek.
“Belki de böyle olmalı, sen elmanı yemelisin. Ben de olacaklara bakmalıyım!” derken hışımla kalktı kadın sofradan.
“Hadi ama bu sözler beni yoruyor, anlamı olmayan şeyleri konuşmasak?”
Kadın yuvarlak kâseyi adama doğru itti.
“Konuşmayalım evet. Hiç konuşmayalım. Kim bilir, konuşmadan da yaşanır belki.”
Adam kıpkırmızı bir elma seçip bıçağıyla keserken gözünü telefonundan ayırmadan konuştu.
“Hafta sonu günübirlik bir yerlere gidelim diyorum, hava güzel olacak. Yasemin’e de iyi gelir.”
“Hafta sonu için anneme sözüm vardı, sana bahsetmiştim. Hatta sormuştum bir şeyler yapacak mıyız diye, sen de şehir dışında olabilirim demiştin.”
“İptal oldu şehir dışı programı, o yüzden boş ver anneni.”
“Ama konuşmuştuk.”
“Başka gün gidersin, nasıl olsa çok boş vaktin var.”
Kadın çatalının altındaki zeytini bir o yana bir bu yana gezdirirken, elinde tuttuğu kahve fincanından son yudumu alıp kalktı. Mutfak lavabosunda fincanı yıkarken, buğulanan camın arasından hala bir ışık huzmesi görmeye çalışıyordu. Camın önündeki begonyalarla karşılaştı bakışları, sararmışlardı. Sulamamıştı onları ne zamandır.
Adama çayını koyarken “Peki nereye gideriz hafta sonu?” dedi.
“Sen bak bakalım, birilerini de çağıralım. Biraz kendine gelirsin, temiz hava ruh haline de iyi gelir.”
“Ruh halim kötü mü sence?”
“Dalgın görünüyorsun bu aralar.”
Kadın sabahlığının cebindeki elinden güç alarak “Müşteri yemeklerin ve hafta sonu programlarının arasında beni görebilmene sevindim” dedi.
Adam tekrarladı.
“Birkaç arkadaşınla buluşsan, biraz kendini oyalayacak bir şeyler bulsan?”
“Sorunun bende olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Hadi ama yine başlamayalım. Benim çıkmam lazım, hiç vaktim yok bunlara.”
Ceketini giydi. Çıkarken karısına “Spor nasıl gidiyor?” diye sordu.
“Spor salonu için para bırakacaktın, kredi kartımın limiti yetmedi geçen gün.”
Dışarıda yağmur dinmişti. Adam kadına bakmadan konsolun üzerine parayı bıraktı. “Sporu ihmal etme, her şey daha iyi olacak, göreceksin” diyerek göz kırptı ve çıktı.
Kadın, arkasından sokak kapısını kapattı. Mutfağa döndü, sofradaki bayat ekmeği çöpe attı. Adamdan boşalan sandalyeye oturdu. Eli cebine gitti. Üç aydır oradaydı kâğıt. Masada duran yarısı yenmiş elmanın bıçağıyla oynama başladı. Birazdan kızını uyandırıp okula bırakacaktı.
(Bu öykü Ernest Hemingway’in Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler öyküsüne ithaf edilmiştir.)

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir