Pelin Kandır Çolak

BENİM LİZBON’UM

“Yolculuk dedikleri nedir, neye yarar?

Günbatımı, günbatımıdır;

 günbatımı görmek için

illâki İstanbul’a gitmeye gerek yok.”

Pessoa

Pandeminin ikinci haftası olmalı, sokaklar bomboştu. Evlerde yeni tariflerle ekmekler pişirip bin parçalı yapbozları bir gecede bitirirken can sıkıntımızı gidermekte her geçen gün biraz daha ustalaşıyorduk. Dünya da öyle. Müzeler sanat koleksiyonlarını, kütüphaneler nadir eserler koleksiyonlarını, üniversiteler ders kayıtlarını, tiyatrolar oyun arşivlerini dijital mecraya açıp peş peşe önümüze seriyordu. Sonra yaşarken sıkılanlara virüse yakalanıp ölenler eşlik etti. İnsanları bir araya getiren tüm faaliyetler yasaklanınca düğünler ertelendi, taziye evleri boş kaldı. Televizyonda ölüm haberlerinin yanına tedbir alınması gereken hususlar eklenirken bir zamanlar kimsenin yüzüne bakmadığı maskeler karaborsaya düştü. Kimileri saksıda domates, biber yetiştirip kimileri market raflarını yağmaladı. Kaldırımlar çamaşır sularıyla yıkanırken anneler çocuklarını öpmek için çarşaflara doladı. Büyükler mandalalar boyarken, küçükler sokaklarda polislerle saklambaç oynadı. Bense o sıralar çevrimiçi bir okuma atölyesine katılmanın hiç de fena olmayacağını düşündüm. İşte Tabucchi’yle tanışmam bu grotesk zamanların sıradan akşamüstlerinden birine rastlar.

Atölyede okuyacağımız ilk kitap Antonio Tabucchi’den Pereira İddia Ediyor oldu. ‘Pereia, onunla bir yaz günü tanışmış olduğunu iddia ediyor. Güneşli, esintili, harika bir yaz günüydü ve Lizbon ışıldıyordu.’ cümlesiyle açılıyordu kitap. Pereira Lisboa adlı bir akşam gazetesinin kültür köşesinden sorumlu ve ölüm olgusuna takıntılı bir adamdı. Bir gün tesadüf eseri bir dergide ölümle ilgili bir yazı okurken yazıyı yazan kişiyi arayıp ona iş teklifinde bulunduğunda hayatının seyrinin tamamen değişeceğinden habersizdi. İşin tanımı ise şöyleydi; daha ölmemiş ama ölmesine az zaman kalmış yazarlar adına şimdiden birer anma yazısı kaleme almak. Çünkü aniden ölürlerse bu yazıları çıkarmakta zorlanabilirlerdi. Telefonun ucunda genç Francesco Monteiro Rossi vardı, felsefe bölümünü dereceyle bitirmiş, anti-faşist ve işsiz. Diktatör Salazar’ın gölgesinde her an korku ve ölümle burun buruna yaşayan bir halkın içinde siyasete bulaşmadan yaşayan yaşlı ve yalnız Pereira’nın hikâyesi işte böyle başlıyordu.

Bu apolitik ve bedensel dirilişe inanmayan Katolik adam otuz yıl boyunca örnek gösterilecek bir sebat ve çalışkanlıkla Lisboa gazetesinde gazetecilik yapmasına rağmen ironik bir biçimde ülkede olup biten her türlü siyasi olay ve haberi müdavimi olduğu Cafe Orquidea’nın garsonu Manuel’den öğreniyordu. Alışkanlıklarından hiç vazgeçmiyordu. Sadece omlet yiyip limonata içiyor, her gün ölen karısının fotoğrafıyla konuşuyor ve boş bir anında aklına gelen ilk şey hep ölüm oluyordu. Her seferinde Kültür’le ilgilendiği için politikanın hiç ilgisini çekmediğini vurguluyordu ta ki yanına stajyer olarak alacağı Francesco Monteiro Rossi ile tanışana kadar. Rossi gazetenin kültür köşesi için Mayakovski‘ye, Garcia Lorca’ya övgüler düzen yazılar yollamaya başlayınca Pereira adını koyamadığı bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığını anlamıştı. Ancak Rossi’nin Lisboa’da yayımlanması imkânsız bu yazıları için Pereira cebinden para ödemeye ve Rossi’den yazı yazmasını istemeye devam ediyordu. Gün geliyor Rossi’nin kız arkadaşına yemek ısmarlayıp onun aracılığıyla Rossi’ye harçlık yolluyor gün geliyor Rossi’yi polislerden saklıyordu.

Ben de Tabucchi gibi defalarca sordum kendime. Pereira tüm bunları neden yaptı? Neden Rossi’ye yardım etti? Neden hiçbir yazısını gazetede yayımlamadığı halde cebinden para ödemeye devam edip evinde saklanmasına göz yumdu? Yalnız olduğu için mi? Belki bir çocukları olsa şimdi Rossi’nin yaşında olacağı için mi? Hayatta ilk defa itaat etmeden, kendi ilkeleri doğrultusunda her türlü tehlikeye karşı cesurca atılan bu gence hayranlık duyduğu için mi? Ya da tüm bu olup bitenler Pereira’nın ruhunda gerçekleşmeyi bekleyen bir değişimin fitilini ateşlediği için mi? İnsan ruhu karmaşalar silsilesi. Pereira da bütün bunları neden yaptığını bilmediğini iddia ediyor.

Kitabın sonunda beklenildiği gibi Rossi önce İspanya sınırına, Alentejo’ya oradan tekrar Lizbon’a kaçtı. Pereira’nın evinde güvende olacağını düşündü ama yanılmıştı. Kısa bir süre içinde üç sivil polisin eve yaptığı ani bir baskın sonucu öldürüldü. Pereira karısından sonra ilk kez bir ‘ölüm’le karşılaşıyordu hem de onu hayatının sonuna kadar değiştirecek bir ölümle. Rossi’nin gözlerini kapadı, bir önceki gün getirdiği sahte pasaportlardan birini aldı ve yeni hayatına giden yolda kapıyı bir daha açmamak üzere kapattı.

Değişim ve dönüşümün tohumunu atan o ilk ânın nerede ve ne zaman karşımıza çıkacağını asla bilemeyiz. İçimizdeki o kaskatı buzun ilk çatırdadığı ân. İşte o ân geçmişte hiç umursamadığımız bir ayrıntının gün gelip hayatımızın tam göbeğine konuşlanması akıl almaz bir mucize. Sanırım bu sebeple Pereira’yı çok sevdim. O hiç beklenmedik bir zamanda ve asla olmaz denilen bir yaşta çıktığı yeni yolculukta bir çiçek gibi açtı. Tabucchi boşuna onun adını Pereira koymamıştı. Pereira armut ağacı demekti ve en güzel çiçeklerini yaz mevsimi verirdi. Küçük valizine koyduğu yeni kimliği ve öyküleriyle Pereira, bir ağustos sabahının kavurucu sıcağında aklından ve ruhundan taşan taze dalları, pıtrak gibi her yanını saran bembeyaz çiçek tohumlarıyla trene bindiğinde aklımda tek bir şey vardı, Lizbon sokaklarındaki armut ağaçları.

İlerleyen haftalar, aylar ve yıllar içinde pandemi bitti, okullar açıldı, seyahat kısıtlamaları son buldu. Düğünlerde oynamaya, taziye evlerinde ağlamaya, canımızın istediği yerleri bombalamaya kaldığımız yerden devam ettik. Hayat o kadar kısa sürede eski halini aldı ki Portekiz’de polisle saklambaç oynanmayacağını göstermek için bir göçmen (Odair Moniz) bile vuruldu. Depremlerde, yangınlarda kaybettiklerimiz gibi pandemide kaybettiklerimiz de unutuldu. Ama ben Pereira’yı hiç unutmadım.

Aradan geçen beş yılın ardından nihayet Lizbon’dayım. Karanfil Devrimi’nden bu yana tam elli sene geçmiş. Sokaklar çiçekle, müzikle ve turistle dolu. Kentin dik merdivenli yokuşlarından dinlene dinlene çıkıyorum. Sarı tramvaylar bir sağımdan bir solumdan geçerken irili ufaklı her meydanda oturup etrafı izliyorum. Pereira’yı bulmaya niyetliyim.

‘Telefon tık diye kapandı. Pereira da ahizeyi yerine koydu. Kaygılandığını iddia ediyor. Ne yapması gerektiği konusunda uzun uzun düşündü ve kararını verdi. Şimdilik, Cafe Orquidea’ya gidip bir limonata içecek, sonra da oturup bir omlet yiyecekti.’ (Pereira İddia Ediyor, Can yayınları sa:59)

Cafe Orquidea’da girip en arka masalardan birine oturuyorum. Bir omlet bir de limonata sipariş ediyorum. Duvarlarda kitaptan alıntılar var. Portekizce bilmiyorum ama ne demek istediğini anlar gibiyim. Garson yaşlı ve sevimli, sabahın bu erken saatinde orkideli fayansların ve duvarlardaki alıntıların fotoğraflarını çekmemi sabırla izliyor.

Kahvaltımı yaptıktan sonra neler yapacağıma karar vermek için pek de zorlanmıyorum, ne de olsa rehberim Tabucchi. Onun bir İtalyan olarak Pessoa’ya, Portekiz’e ve Portekizce’ye olan hayranlığını en güzel anlattığı kitaplardan biri de Requiem. Öyle ki Tabucchi bu kitabı ‘duygusal dilim’ dediği Portekizce yazmış. Requiem’de Tabucchi Lizbon sokaklarını tek tek dolaşırken gidip görmem gereken, alıp yemem gereken her şeyi not ediyorum. Cafe Orqueida’dan çıkıp kitabımla düşüyorum yola. Biraz kendim olarak biraz da Pereira.

Kentlerle özdeşleşen yazarlar vardır. Prag için Kafka, Petersburg için Dostoyevski, Kopenhang için Andersen neyse Lizbon için de Pessoa o. Şehrin ara sokaklarındaki evlerin pencerelerinden duvar grafitilerine, kitapçı vitrinlerinden restoran menülerine kadar her yerde Pessoa var. İlk önce müze-evini ziyaret ediyorum. Oradan doğruca arkadaşlarıyla sürekli buluştuğu Cafe A Brasileira’da alıyorum soluğu. Gitmeden önce öğrendiğim gibi bir sütlaç sipariş ediyorum çünkü üzerine tarçından bir Pessoa çizeceklerini biliyorum! Burada ‘huzursuz’ olmak ne mümkün azizim! Martinho Da Arcada’da hâlâ vestiyerde asılı duran fötr şapkasına dokunuyorum, sevdiği yeşil şarabı yudumluyorum. Caddeleri, barları, insanları, okyanusu, evleri, kuşları, kiliseleri, ağaçları, renkleri izliyorum. ‘Mademki düşlerimde kendime arkadaşlar yaratıyorum, öyleyse onlarla gezerim.‘ (Pessoa-Huzursuzluğun Kitabı, Can yayınları sa:503) Lizbon’a Pessoa’nın, Pessoa’ya Pereira’nın gözünden bakmaya çalışıyorum. Yürümekten ve düşünmekten bitkin düşünce Pereira giriyor koluma. Biraz dinlenmem gerektiğini yoksa yarın tüm gün uyuyup kalacağımı iddia ediyor.

Kitabı açıyorum.

Hepimiz Alentejo İçin / Alentejo Vatan İçin diye yazıyordu kapının üzerindeki levhada. Büyük merdiveni tırmanınca çeşmesi, camlı pencere boşluğu ve ayinlerdeki gibi kırmızı ampullerle aydınlatılmış mermer sütunlarıyla bir Mağrip avlusuna çıktım. Saçma güzellikte bir yerdi.(Requiem, Can Yay. sa:85)

Casa do Alentejo’dan içeri girince Tabucchi’nin dediği kadar varmış diyorum. Şehrin keşmekeşinden çıkıp Doğu’nun misk kokulu bahçelerinden birinde buluyorum kendimi. İşlemeler aklımı başımdan alıyor. Sessizlik, gün ışığı ve su sesi. Daha ne isterim ki. Belki bir kase poejada. Ama hayır, Pereira Alentejo çorbalarının en lezzetlisinin açorda olduğunu iddia ediyor.

Açordamı içerken karşı masada oturan beş yaşlı adamı izliyorum. Atalarının mirasının gölgesinde oturur gibiler. Arkalarındaki duvarda Alentejo halkının büyük bir resmi var, erkeklerin başında fötr şapka, boyunlarında kırmızı fular. Salazar’ın desteklediği Franco’nun İspanya’sında baş gösteren iç savaşta diktatöre karşı direnenlerin sığındığı Alentejo. bağımsızlık için savaşan cumhuriyetçilerin, özgürlük isteyen öğrencilerin, zincirinden kurtulmuş işçilerin, belki değişir dünya diye umut eden Rossilerin köşeye sıkıştırıldığı Alentejo. Cante Alentejano e Patrimonio! (Alentejo şarkıları ve mirası)

Hava kararmadan kalkıyorum Casa do Alentejo’dan. Yolum uzun. Kitapta 22. sayfayı buluyorum.

(…) Çingeneler geldi aklıma, pazar günleri Prazeres Mezarlığı’nda bir sürü şey satarlar, ayakkabılar, kadın çorapları, gömlekler, haydi gidip Çingeneleri bulalım, tek sorun oraya nasıl gidildiğini bilmemem, yani Prazeres Mezarlığı’nın nerede olduğunu aşağı yukarı biliyorum ama yolu bilmiyorum, ya siz dostum, siz bana yardımcı olabilir misiniz? (Requiem, Can Yay. sa:22-23)

Çingeneler yok mezarlıkta, rehberim Tabucchi ise kim bilir şimdi hangi uzak yıldızda. Girişteki görevliye yaklaşıp bir yazarın mezarını arıyorum, diyorum. Eliyle bir binayı işaret ediyor, oraya doğru yürüyorum.  Kapıyı hafif aralayınca karşıma Robin Williams’ın Muhteşem Dadı filmindeki Mrs. Doubtfire’ın ta kendisi çıkıyor! Elindeki örgüden başını kaldırıp gözlüğünün üzerinden süzüyor beni. Merhaba, Antonio Tabucchi’nin mezarını arıyorum, diyorum. Kimin, diyor anlamamış gözlerle. Tekrar ediyorum ama yine anlamıyor. Hemen internetten fotoğrafını gösteriyorum, aha Tabuukki! diyor. Bahçeye çıkıyoruz, adımlarım onun ağır aksak adımlarını takip ediyor. Ağaçlardan gökyüzünün görünmediği bir yoldan yürüyoruz, neredeyse yan yana. Ah hayır, deyip geri dönüyor, burası değil, sürekli birileri ölüyor bulmak imkânsız. Susuyorum. Sonunda aradığımız mezarı buluyoruz. Portekiz’de ölen tüm yazarlar burada yatıyor, Tabucchi de, deyip beni mezarla baş başa bırakıyor.

Gerçek hayatta Mr. Pickwick’le tanışamadıklarına ya da Mr. Wardle’la el sıkışamadıklarına samimiyetle üzülen insanlar vardır. Ben de bunlardan biriyim. Roman bittikten sonra, o devirde, o insanlarla, benim için sapına kadar gerçek olan o insanlarla yaşamadığım için hüngür hüngür ağlamışımdır sahiden de. (Pessoa-Huzursuzluğun Kitabı, Can Yay. sa:255)

Mezarlıktan çıkarken göz aklarıma yürüyen kan günbatımının kızıllığı ile gölgelenirken yüreğim yoğun bir minnet duygusuyla dolup taşıyor. Sahi sen olmasan Tabucchi, Pereira’yla kim tanıştıracaktı beni?

Mezar taşının soğuğunu taşıyan kitabımın sayfalarını çevirirken fark ediyorum, açlığım da ağlamam kadar sahici şimdi.

Siz yemek yediniz mi, diye sordu Mezarlık Bekçisi, yemesini sürdürerek. Teşekkür ederim, diye yanıtladım, size afiyet olsun, eğer rahatsız etmezsem, siz yemeğinizi bitirinceye kadar şurada beklerim, dışarıda da bekleyebilirim. Feijoada, diye belirtti Mezarlık Bekçisi lafımı işitmemiş gibi, her gün feijoada, karımın tek bildiği yemek budur. (Requiem, Can Yay sa:29)

Ben ise ilk defa duyuyorum bu yemeği. Şimdiye kadar girdiğim restoranların menüsünde de hiç rastlamıyorum ta ki yiyecek bir şeyler almak için girdiğim marketin konserve raflarına göz gezdirene kadar. Buldum! Pereira akşama ufak bir ziyafeti hak ettiğimi iddia ediyor.

Yaşadıklarımızı, dikkatimizle değil de, hayatımızla katıldığımız bir romandaki olaylar ya da bölümler olarak görsek. Ancak bu tavır sayesinde kötü günlerin, hayatın cilvelerinin üstesinden gelebiliriz. (Pessoa-Huzursuzluğun Kitabı, Can Yay. sa:311)

Eve dönüş yolunda Tabucchi fejioadayı ne zaman yiyeceğimi soruyor, bu akşam diyorum. Sonrasında Pessoa ile Rossio’da buluşacağız gelmek ister misin diye de ekliyor. Seve seve diyorum. Cafe Orquidea’nın önünden geçerken vantilatörün yanında limonatasını yudumlayan Pereira’yı görünce hemen içeri giriyorum. Sanki beni bekliyormuş gibi hiç tepki vermiyor. Sabahki omlet çok lezzetliydi keşke sen de olsaydın, diyorum birden. Limonatasından bir yudum daha alıyor. Bugün neler oldu bir bilsen, diyorum sabırsızlıkla sormasını bekleyerek. Susmaya devam ediyor. Aldırmıyorum. Her şeyi, Pessoa’nın gözlüğünü Cafe A Brasileira’da unuttuğunu, Tabucchi’nin armut ağacıyla konuştuğunu, ağacın ona dönüştüğünü, benim ona yetiştiğimi tek tek anlatıyorum. Pereira gözlerimin içine bakıyor ve bunların hepsinin bir düş olduğunu iddia ediyor.

Lizbon tek başıma çıktığım ilk yolculuğumdu. Sonraki yolculuklarımda bu şehrin beni dönüştürdüğü o cesur kızı hatırlayarak çıktım hep yola. Pereira yaşlı ve yalnızdı, bense genç ve ürkek. O en sevdiği kitapların yazarlarının izinden Fransa’ya gitti ben ise onun peşinden Lizbon’a. Hikâyemiz bundan sonra kimlere ilham olur bilemem ama yaşasaydı yaşadıklarımın düşten de öte olduğunu iddia ederdi Pereira.

Hayat onu ne hale getiriyorsak odur. Yolculuklar, yolcuların kendisidir. Gördüğümüz, gördüğümüzden değil, biz her neysek, ondan ibarettir. (Pessoa-Huzursuzluğun Kitabı, Can yayınları sa:531)

Diğer gezi yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir