SORMADIN Kİ / Işık Demirtaş
SORMADIN Kİ
Genç kız, mayıs ayının o göz alıcı ışıltılı sabahlarından birinde apartman kapısında göründü. Elindeki küçük valizi iterek sokağın solundaki parka paralel caddeye doğru yöneldi. Park yeşillere bürünmüş, oraya buraya serpiştirilmiş gibi görünen çiçeklerin rengârenk saçılmışlığına inat bir dinginlik içindeydi.
Parka ağaçların dallarında neşeyle cıvıldayan kuş sesleri yayılırken, caddeden tek tük geçen arabaların dışında ses yoktu. Acelesi olmasa oturup parkın daha önce hiç tanık olmadığı sessizliğinin tadını çıkarırdı. Farkında olmadan yavaşlamıştı. Kuş korosunun şakımalarını gönülsüzce geride bırakırken, günün bu saatinde yataklarında uyuyan komşuları ve annesinin sözlerini düşündü. Komşular… Onların lafı sözüne göre hareket etmek ağrına gidiyordu. Zaten sımsıkı bir korsenin içindeymiş gibi yaşanan gündelik hayatın zorunluluklarına katlanmak yeterince bunaltıcıyken, doğru olduğunu kendisinin çok iyi bildiği şeylere bile konulan sınırlara uymak da neyin nesiydi? Bütün iyilikler doğruluklar başkalarına göre miydi? Ona göre diğerlerinin yanlışlıkları, haksızlıkları öyle çoktu ki. En azından bunları söyleyebilmeliydi. Bu saçma kuralları haykırmak için sınırsız bir istek duyuyordu. Yokuşun başına ulaşan sokağa saptı, görünürde kimse yoktu.
Genç kız henüz gözden kaybolmamışken delikanlı apartmandan çıktı, sırt çantasıyla caddenin diğer tarafına doğru yürüdü. Bir sokak üstteki yokuşun başında buluşacaklardı. Aslında apartmandan birlikte çıkıp gidebilirlerdi, kızın annesinin aman komşular laf söz etmesin ısrarı olmasaydı. Şu komşu meselesini konuştuklarında, kız kendini ne kadar kötü hissettiğini gözleri çakmak çakmak söylemişti. Onun açısından böyle bir sorun yoktu ama kıza da hak veriyordu, kendi kız kardeşleri için kendi ailesi de benzer kurallar koymakta adeta yarışıyordu. Kız kardeşlerinden biri ona talip olan yaşça epeyce büyük bir gümrük memuru ile nişanlanmıştı. Pek istekli görünmüyordu ama itiraz da edemiyordu. Kız olmanın kızsal zorlukları da vardı işte.
Yokuşun başına vardığında Gül oradaydı. İkisi de nefes nefese ve kızgındılar. Gergin bir gülümsemeyle birbirlerine baktılar. Ne gerek vardı ki sanki ayrı yollardan gelmeye, “komşulardan bize ne” diye söylendiler. Onları bekleyen dört günlük Alanya gezisi heyecanıyla gara giden dolmuşa atladılar.
Otobüse binen on kişilik grup bağrış çağrış bagajlarını verdikten sonra koltuklarına yerleştiler. Otobüs hareket edince gençlerden biri müzik diye bağırdı ve Bülent Ortaçgil’in hoparlörden yükselen Benimle Oynar mısın şarkısına hep birlikte eşlik ettiler. İkisi bu albümü defalarca dinlemişlerdi. Vedat, Gül’e de hediye etmişti. Şarkılar, fıkralar, mola yerlerinde içilen çaylar, yenen yemekler derken o upuzun yolun nasıl geçtiğini anlamadan motele vardılar. Odalara yerleşir yerleşmez yemek yiyecek yer aramaya koyuldular. Yemek sonrası geç vakitte motele dönerken, ay ışığının parlattığı asfalta uzandılar, Dimitrokopulo şarabının esrikliğinde gök yüzüne bakarak hayaller kurdular, şarkılar söylediler.
Sabah kahvaltıda saçları fönlü kızlardan birinin “rejimdeyim” diye ısrarla haşlanmış yumurta istemesinde, tatilde olmanın büyüsünü bozan bir taraf vardı. Denize girdiler, kumsalda voleybol oynadılar, güneşlendiler, kıyıda sakınımlı duranları ıslattılar. Kasabayı yürüyerek tavaf ettiler, kalenin burcunda fotoğraf çektirdiler. Yediler, içtiler, konuştular, güldüler. Nasıl olduğunu anlamadan günler geçti gitti.
Dönüş yolunda yan yana koltuklarda otururken Gül, Vedat’dan vücuduna doğru hızla akan elektrik akımından ürkerek kendini cama yasladı. Yolda geri geri koşan ağaçların telaşını içinde duyuyordu. Hayal ettiği o değildi. Vedat’ın bunu hissetmiş gibi mola yerinde kendisi için aldığı masanın üzerindeki yemekleri nefes almadan ağzına tıkması, suratını asıp onunla konuşmaması Gül’ü ondan uzaklaştırdı. O zamandan grubun içinde çift olanlardan bazıları okul bitince evlendiler. Aynı apartmanın farklı dairelerinde oturan Gül ve Vedat ise başkalarıyla.
Bu arada arkadaşlıkları devam etmişti. Gül kendi nişanlısıyla onu tanıştırdı, Vedat da kendisininkiyle. Yirmili yaşlarındaki çoğu genç gibi birlikte, saatler boyu hayatın anlamı, gelecek hayalleri üzerine konuştular. Her şeyin bu kadar karmaşık olmasını kabul edemiyorlardı. Onlar için yapılması gerekenler netti. Kendilerinden önceki kuşağın yaptıklarını yapmayacaklardı. Uyuşmuş gibi itiraz etmeden, kendilerine dayatılanları kabul ederek yaşamak, yaşamak değildi. Onlar doğrularını herkes için istiyorlardı. Sadece kendileri için değil. Çünkü başkalarının mutsuz olduğu bir dünyada yaşamak onları da mutsuz ediyordu. Bir sürü soru işaretiyle dolu zihinlerinde heyecanla savundukları arasında bu acayip dünyaya yeni bir canlı getirmenin yanlışlığı da vardı. Sonuçta onlar karar veriyorlardı ve masum çocuklar hiç görüşleri alınmadan dünya denilen vahşi ormana bırakılıyorlardı. Sanki kendileri istedikleri gibi bir hayat bulabilmişler miydi ki? Bir de bu zorlukların ortasına çocuklarını bile isteye getirmek onlara yapılacak en büyük haksızlık olmaz mıydı? Katılmayan da vardı, ortada kalan önemli konulardan biriydi. Hepsinin anlaştığı noktaysa otuz yaşına gelmeden kendi doğruları için adımlar atılması gerektiğiydi. “Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızda akıyor işte, duyuyor musunuz” demişti göz kırparak Gül. Diğerlerine heyecanını bulaştırmıştı.
Artık aynı apartmanda oturmuyorlardı. Apartmanın önünde voleybol oynadıkları arsaya Polis Evi yapılmıştı. Bahçe duvarına oturup sıcak yaz akşamlarında sessiz film, kulaktan kulağa oynadıkları günler geride kalmıştı. Vedat askerdeyken nişanlısı diskoya gittiği için ailesinin uyarısıyla ondan ayrılıp İzmirli bir kızla evlenmişti. İzmir’de yaşıyorlardı. Kendi evleri ve işleri her birini farklı yerlere sürüklemişti. Eskisi gibi bir araya gelemiyorlardı. Giderek görüşemez olmuşlardı.
Çeşme’de bir plajda tesadüfen karşılaştıklarında görüşmeyeli yıllar olmuştu. Gül’ün yanında kız kardeşi, Vedat’ın yanında ise okuldan can arkadaşı vardı. İkisi de boşanmışlardı. Denizin kenarında otururken suyun titreşimlerinin kendilerini değiştiren aynasına bakarak telaşlı telaşlı konuştular. Parası iyi olan bir iş için yurt dışında yaşadığını tatil için Çeşme’ye geldiğini söyledi Vedat. “Muhtaç olduğumuz kudret ne âlemde” diye göz kırparak sorduğunda, genç kadın o zamanlar başının sol tarafından tüm bedenine doğru akan nehrin artık çok yavaşladığını, sesin neredeyse hiç duyulmadığını söyledi. Vedat “o zamanlar senden çok hoşlanıyordum keşke biz …” dedikten sonra duraklayarak sustu. Gül “bana hiç sormadın ki” diye mırıldandı.
Yıllar sonra genç adamın kız kardeşiyle kentte karşılaştıklarında, onun yeni bir iş gezisindeyken yurt dışında hayatını kaybettiğini öğrendi. Bir kafede oturdular; uzun uzun birlikte hafta sonları yaptıkları gezilerden, saatler boyu süren heyecanlı sohbetlerden, ailelerini nasıl çekiştirdiklerinden, anılarından konuştular. Kafeyi Bülent Ortaçgil’in Benimle Oynar mısın melodisinin esintisi sardı. Gülümsediler.
“Biliyor musun Gül, abim sana olan duygularını kastederek ‘ona söylesem mi’ diye bana sormuştu. Ben de ‘siz arkadaşsınız doğru olmaz’ demiştim.”
Artık Vedat yoktu. Ne o vardı ne de yaşamın merkezi olduklarını sandıkları günler.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
(Bu öykü, yazar tarafından 8 Şubat 2026’da Panzehir Dergi 14 Şubat Dünya Öykü Günü Etkinliği’nde okunmuştur.)
