Rukiye Taşkın Kula

NORDİK PİKSEL ORMANI

ketum volkan saklar

hiç uyumayan planını –

tekinsiz insanlara söylemez

pembe tasarılarını

 

Emily Dickinson

  1. Poem

 

Ekeberg Ormanı’nın mistik havası, Oslo’nun puslu göğü altında sanatla doğanın iç içe geçtiği o dondurucu cumartesi günü macerası hâlâ capcanlı aklımda.

 

O gün, eksi on dört dereceyi bulan çakır ayaz, şehri masalsı bir beyazlığa bürümüştü. Bir ara karın o yakıcı soğuğunda nefesimizin havada kristalleşeceğini zannettim. Ağaçların arasından süzülen gözekler, başka boyutlara açılan kapılar gibi beliriverdi. Adım attığımız her kar kütlesi, tepemizdeki binlerce ışığın yansımasıyla parlıyor; keskin ayaza inat, sanatın sıcaklığı benliğimizi kuşatıyordu. Bedenimiz üşürken ruhumuzun ısındığı o anlar, zihnimizde bir çelişki olarak yer etti. Şehrin gürültüsünü tepenin eteklerinde bırakıp ormanın derinliklerine doğru tırmanırken bizi neyin beklediğini az çok tahmin ediyorduk ancak Nordic Pixel Forest ile yüz yüze gelmek, tüm beklentilerimizin ötesinde bir deneyimdi. Burası sıradan bir heykel parkından ziyade; doğanın ortasında teknolojinin ruh bulduğu, zamanın askıya alındığı bir rüya koridoruydu.

İsviçreli vizyoner sanatçı Pipilotti Rist imzalı bu devasa video ve ses enstalasyonu, bizi huzurlu bir su aynasının üzerinde karşıladı. Modern sanat dünyasında sınırları zorlamasıyla tanındığını okuduğum Rist, bu eseriyle fiziksel dünyadan kopup dijital bir masalın içine düşmemize imkân tanımış. Sanatçı, doğayı teknolojiyle çatıştırmak yerine onları öyle zarifçe harmanlamış ki; süzülen ışıklar sanki ormanın kendi biyolojik ışıldaması, evrenin gizli bir diliymiş gibi hissettiriyor. Bu uyum, yapay ile doğal arasındaki klasik ikilemi aşıp her iki dünyayı da aynı anda kutsuyor.

Gözlerimizi yukarı kaldırdığımızda, yedi metre yüksekliğe uzanan görkemli bir ağla karşılaştık. Dört yüz çelik telden örülen düzenek, ormanın derinliklerine nakşedilmiş yapay bir sinir sistemi gibiydi. 24.000 LED ışıkla oluşturulan 3600 piksel, ziyaretçilerin video görüntülerinin içinden fiziksel olarak geçmelerine olanak sağlıyor. Uzaktan bakıldığında karların üzerine yağan rengarenk bir yağmuru ya da parçalanarak özgürleşmiş uçsuz bucaksız bir ekranı andıran bu illüzyon, izleyiciyi sanatın bir parçası haline getiriyor.

Deneyimlediğimiz bu bütünlük, aslında ışıktan öte, üç boyutlu bir videonun yaşayan kalbiydi. Her ışık noktası, sürekli akan ve form değiştiren bu görüntünün canlı bir hücresi gibi hareket ediyordu. Renklerin ağaçlar arasındaki geçişi ve havada süzülen ışık dalgaları, huzur verici bir melodiyle kusursuz bir senkronizasyon içindeydi. Müzik, ışık noktalarının rengine dokunurken ritim göz alıcı bir şölene dönüşüyordu. Öyle ki, gözlerinizi kapattığınızda bile o melodilerin içinde renkleri görmeye devam edebiliyordunuz.

Rist’in ustalığı tam da burada yatıyor: İzleyiciyi dışarıdan bakan bir gözlemci olmaktan çıkarıp, eserin yaşayan bir “pikseline” dönüştürmek. Işıklı kabukların arasından yürürken vücudumuza vuran yansımalarla birlikte dış dünyanın hızı, stresi ve metropol karmaşası bir anda siliniyor. Sanatın içine fiziksel olarak adım atmanın ne kadar dönüştürücü bir güç olduğunu iliklerimize kadar hissettik. Bu sadece bakmak değil; o anın içinde var olmaktı.

Enstalasyon, yaşayan bir organizma gibi sürekli bir değişim içinde. Işıklar, yıl boyunca güneşin konumuna ve Oslo’nun değişken havasına göre kendini kalibre ediyor. Sabahın ilk mahmurluğu altındaki renk paletiyle akşamın ebruli alacakaranlığı birbirinden tamamen farklı. Bu da Nordic Pixel Forest’ı her mevsim ve her saatte yeniden keşfedilecek, yaşayan bir eser kılıyor.

Ormanın içinde ilerlerken karşımıza çıkan bir başka detay ise bizi hem şaşırttı hem gülümsetti; iç çamaşırların -bembeyaz kadın ve erkek külotlarının- çamaşır iplerine -kablolara- asılmış abajurlar gibi ışıklandırılması… Bu yerleştirme; mahremiyet, doğurganlık ve gündelik hayatın en yalın hallerini bir sanat izleğine dönüştürerek adeta bir “Adem ile Havva” anlatısı kuruyor. Sıradan nesnelerin içine gizlenmiş bu şiirsel dil, gündelik olana verdiğimiz değerin altını da çizmiş oluyor. Sanatçının bu cesur seçimi, bedenselliği utanılacak bir yük olmaktan çıkarıp kutlanacak bir gerçekliğe dönüştürüyordu. Işıkla yıkanan her parça, varlığımızın en yalın en maskesiz haline uzanan, vahşetten arınmış bir barışma çağrısı gibi asılı duruyordu havada.

Ekeberg Ormanı’nın büyüleyici atmosferi, Nordic Pixel Forest ile bambaşka bir boyuta eviriliyor. Bir ağacın gövdesine dokunurken geleceğin teknolojisiyle aydınlanmak; hem köklerimize hem de yarınımıza aynı anda bakmak gibi. Sanatçının bu çok katmanlı dünyası, zihnimizi gündelik meşgalelerden arındırarak yerini estetik bir doyuma bıraktı.

Eğer yolunuz Oslo’ya düşerse, sabah 07:00’den gece 23:00’e kadar ziyarete açık olan bu orman masalına mutlaka ortak olun. Bu sadece bir sanat turu değil, aynı zamanda kendinize ayıracağınız özel bir meditasyon saati. Ekeberg’in tepesinde Oslo ayaklarımızın altındayken, görüntünün en küçük birimi olan o gözeklerden süzülüp giden anları asla unutmayacağız.

Bu pırıltının tüm yıla ve tüm yeryüzüne yayılması dileğiyle; sanatla, ışıkla ve doğayla kalalım.

Diğer gezi yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir