Kerime Ural Cengiz

AYAKKABI DÜKKÂNI

Küçük bakkal dükkânının önünden geçiyorum, bakkalın yanındaki dükkânın önünde beyaz kedi duruyor. Boynunda tasması var. Ayakkabıcının beyaz kedisi bu; aç olduğunu düşünüyorum. Ayakkabıcının kedisine mama alacak parası var mı? Bilmek istemiyorum. İçimi bir hüzün kaplıyor. Param olsa ben alırım, ama yok. Bakkala sormak istiyorum. O pek de konuşkan biri değil. Geçiyorum önünden adama bakarak, gülümsediğini görsem içeri girip soracağım ama göremiyorum. Bir kez daha ters yöne yürüyorum. Gülümsedi mi? Galiba gülümsedi. Konuşmayı denesem mi? Ya bana kızar sana ne derse? Olmaz, başkasına mı sorayım?

Giriyorum tekrar bakkal dükkânına.

“Merhaba.”

“Merhaba buyurun, ne istemiştiniz?”

“Bir şey soracaktım. Bu kediye, yemek veren oluyor mu?”

“Bazen ben veriyorum, neden?”

“Hiç! Merak ettim de.”

Arkamı dönüp çıkıyorum. Arkamdan “Deli midir nedir” dediğini duyuyorum. Aslında sormak istediğim, kedinin sahibi olan ayakkabıcı ama soramıyorum.

Ayakkabıcının boya ve tiner kokan küçük, karanlık dükkânının önüne geliyorum, burnumu cama dayayıp içeri bakıyorum. Ayakkabıcı kendine yatak yapmış iki sandalyeyi, uzanmış boylu boyunca. İçimdeki hüzün depreşiyor, kimsesi yok mu bu adamcağızın? Epey yaşlı gözüküyor, dükkânda yatıp kalkıyor. Sabahları kapıyı açtığınızda utanıyor çünkü pijamaları üstünde, pijama da pijama değil ya sadece içlik. Simsiyah, boya tutan ellerini uzatıyor sessizce, alıyor ayakkabıyı. Sonra bembeyaz gülümsüyor. Dişleri ve saçları beyaz. Küçük tüp üzerinde, kaynayan çayın buharı ısıtıyor soğuk dükkânı. Yanında duran yemek tenceresi boş. Bu dükkândan hiç çıkmadan yaşar; soğukta, sıcakta hep orada. Güzel bir evde olmanın hayalini kurar mı? Karısıyla sıcacık bir yatağı paylaşmanın hayali; karısı var mıdır? Belki evini barkını satmış gitmiştir bu kadın. Ayakkabıcı da ne yapsın, gelmiştir bu dükkâna. Hasta etmiyor mu onu bu koku? Banyo yapıyor mudur? Çamaşırlarını nasıl yıkıyor? Sormak isterdim. Kimseye soramıyordum. Kim bilebilir ki?

Aklım ayakkabıcıda evime gidiyorum. Benim de tencerem boş, evim soğuk. Üstelik buharıyla evimi ısıtacağım çaydanlığım da yok. Ama boylu boyunca uzandığım, yumuşak ve sıcak bir yatağım var. Uyuyorum, renkli olmasa da rüyalarım.

Ertesi gün ayakkabı dükkânının önünden geçerken, kapalı olduğunu gördüm. Yine dayıyorum burnumu cama, içerden çaydanlık ve tencere el sallıyor. Çaydanlığın buharı çıkmıyor. Kapıda tasmalı kedi yok. Ne oldu acaba? Ben bunu öğrenmeden nasıl duracağım? Bakkala sormaya korkuyorum, yine “Deli mi ne” diyecek.

Birkaç gün sonra sokakta görüyorum, eli yüzü temiz, yüzü gülüyor. Kendisine sormaya karar veriyorum.

“Nerelerdesiniz? Dükkân kapalı, göremedim sizi.”

Gözlerinin içi gülüyor.

“Oğlum, oğlum bana ev tutmuş, artık orada kalıyorum.”

Seviniyorum onun adına. Selam verip uzaklaşıyorum.

Benim oğlum yok. Tencerem hâlâ boş. Vay be! Dünyada ne kadar şanslı adamlar var.

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

(Bu öykü, yazar tarafından 8 Şubat 2026’da Panzehir Dergi 14 Şubat Dünya Öykü Günü Etkinliği’nde okunmuştur.)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir