BARETİN SESİ / İsmail Demir
BARETİN SESİ
Gözlerini açtığında içi titredi, dişleri birbirine vurdu. Gün aydınlanmış ancak güneş henüz yüzünü göstermemişti. Benzinlik çalışanları henüz uykudaydı.
Toz yüklü bulutlar gökyüzünü kuşatmış, sis karşı dağların eteklerine kadar inmişti. Temmuz ayında olmalarına rağmen İç Anadolu’nun o meşhur sabah ayazı kemiklerine işliyordu. Uzaklardan gelen köpek sesleri, Ankara asfaltından geçen kamyonların çıkardığı “Tısss” sesine karışıyordu. Kıvrımlar çizerek akan nehir, dağlarda biriken kar sularını ovaya taşıma telaşındaydı. Söğüt ağacına tüneyen kuşlar, sabahın sessizliğini ahenkle bozuyordu. Doğa, yeni bir güne hazırdı.
Murat zorlukla doğrulup oturdu. Her yanı tutulmuş, eklemleri kaskatı kesilmişti. Omzunu ve boynunu ovuşturdu. Yoldaşlık ettiği arkadaşları, döşek niyetine serdikleri matlarının üstünde büzülmüş uyuyorlardı. Yüzleri, yıllardır yerin altından çıkardıkları kömür gibi karaydı.
Ahmet daha on dokuzundaydı. Uzun sarı saçları gözlerinin üstüne kadar inmiş, alnını kapatmıştı. Dudaklarındaki o hafif tebessüm, rüyasında sevdiğini gördüğünün kanıtıydı. Çünkü ondan bahsederken gözlerinin içi gülerdi.
Seydo Dayı ise ellisine merdiven dayamıştı. Bir karasinek burnunun ucuna her konduğunda yüzünü buruşturup diğer tarafına dönüyordu. Seydo’nun hayali, şirketten parasını kurtarıp birkaç gün dinlenmekti. Çalışma şartları daha iyi bir maden ocağına kapağı atmanın planlarını yapıyordu.
Otuz yaşındaki Düzgün’ün saçlarına ise şimdiden aklar düşmüştü. Arkadaşları takıldığında, “Genetik bizde” der geçerdi. Yeni okula başlayan kızı gözünde tütüyordu. Kızına söz verdiği o renkli boya kalemlerini alıp eve döneceği günü iple çekiyordu.
Patron, sendikaya üye olduklarını öğrendiğinde hepsini nasıl da kapının önüne koyuvermişti.
Gözlerinden ateş çıkıyordu o gün. En çok da Murat’a bilenmişti. “Hep senin başının altından çıkıyor bu işler” diye kükremişti. Sonrasında olaylar hızla gelişti. Fabrika önündeki bekleyişleri, işverenin hukuk tanımaz tavrı ve içeride kalan alacaklarının üstüne yatılması işi çığırından çıkardı. İşveren Nuh diyor peygamber demiyordu. İstiyordu ki karın tokluğuna, köle gibi çalışsınlar. Hak aramak kim, onlar kimdi?
Son çare yollara düşmek kalmıştı. Günlerdir gündüzleri yürüyor, geceleri buldukları uygun bir yerde konaklıyorlardı. Ayaklarının altı su toplamış, tabanları yanıyordu ama geri dönmeye niyetleri yoktu
Geçmişi düşünmenin zamanı değil” dedi Murat kendi kendine. “Ankara bizi bekler. Sesimizi elbet duyuracağız.”
Geceleri yastık niyetine başının altına koyduğu baretini eline aldı. Kararlılıkla betona vurdu. “Tak!” Sabahın dinginliğinde çıkan o tok ses, ovada yankılandı. Arkadaşları uyandı. Uyku sersemliğinden kurtulanlar gerinerek kıpırdandı. Kendine gelen bağdaş kurup oturdu ve yanı başındaki baretini kaptı. Murat’ın başlattığı ritme hepsi uymaya başladı. “Tak, tak, tak!” Çıkan sesin volümü yükseldi, yankısı dağları aştı. Gürültüden ürken kuşlar sürü halinde ormana uçtu.
Güneş tam o anda yüzünü gösterdi. Benzinlik çalışanları hareketlendi. Yola koyulma vaktiydi.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
