Berrin Yelkenbiçer

NEŞTER YARASI

“Düştüm düşeceğim Neriman abla, arkamda koca bir dağ, sağım solum önüm dipsiz uçurum.”

“Tuttum ben seni, korkma, biliyorum ben o şerefsiz uçurumu; ay ellerin de buz gibi, kız o kadar soğuk mu dışarısı, durma öyle eşikte, gir hemen içeri, şu çetikleri ayağına geçir, kauçuk ağacının altında minderin hazır.”

“Bu seferki çok derin, çok karanlık ablacığım, ucu bucağı yok.”

“Yok be kuzum, uçurum aynı uçurum da belli ki sen bu aralar fazla gözlerini dikmişsin derinlere, dur, çay dökeyim sana, o karanlığın gölgesi düştü buraya, çıkar gelirsin diye senin için demlemiştim az önce, hem gönlün hem ellerin ısınır.”

“Başa çıkamıyorum ben bu acıyla, dedikleri doğruymuş, kalp kırıla kırıla paramparça olur, ciğer yanmaktan kömüre kesermiş meğer.”

“Elini yumruk yap bakayım.”

“Efendim?”

“Derler ya kalbin büyüklüğü insanın yumruğu kadarmış diye, bak seninkisi sımsıkı duruyor, paramparça olduğu filan yok, kaldır şu yumruğu havaya, kırıldın yandın ya kuzum, çünkü çok sevdin, insan ne kadar çok severse o kadar çok kırılıyor, o kadar çok yanıyor, en çok da sevdiği yerden kırılıp yanıyor, Allah’ın işi işte, indir şimdi elini, tut şu bardağı, çek iki yudum.”

“Ah, karanfil kokulu hem de.”

“Ya ne olacaktı, bu karanlığın gölgesini karanfil paklar, attım demliğe üç beş kuru dal, bak gülüm, dedim ya, insan en çok sevdiği yerden kırılıyor diye ama yeni sürgünler, taze filizler de tam oralardan yol bulup büyüyor. Çatlayıp kırılmasak yumuşak ışıklar, serin sular nereden sızar bünyeye, değil mi ama. Kız bana bak, çay may dedim ama zulada bir şişe yakutum var, ona göre.”

“Çok utandığım bir şey söyleyeceğim sana, şimdiye kadar söze sese dökemedim hiç.”

“Neymiş o bakalım?”

“Bir zamanlar sevmiş oldukları adamlardan dayak yiyen kadınlar var ya hani, diyorum ki içimden, dışımdan değil ama bak, içimden, dayak mayak, kıskanıyor en azından, başkasına yâr olmasın diyor, gitmesine izin vermiyor, kötü de olsa bu da bir nevi ilgi diyorum, sonra birileri duymuş gibi ağzımı yüzümü kapıyorum, yer yarılsa bir dakika durmam atlarım içine, o kadar utanıyorum, şu düştüğüm duruma bak ablacığım, delirmeye başlamış olabilir miyim ben?”

“Seninkisi çok fena gitti be gülüm, yeri göğü yaka yaka, zehrini akıta akıta, kılıçtan keskin sözlerini saça saça gitti, delirmenin eşiğine gelmeyeceksin ne yapacaksın.”

“Taş oldu o sözler, aklıma fikrime göğsüme oturdu, o gün bugündür nefesim boğazımda, bir adım aşağıya inmiyor, ciğerlerim söndüler bence ama farkında değiller. Yirmi yıl ablacığım, yirmi yılı bir kalemde nasıl siler insan, nasıl üzerine basıp geçer, fırlatıp bir köşeye atar? İnsan insandan nasıl bu kadar vazgeçer?”

“Vazgeçiyorlar kuzum, hadi vazgeçmek tamam da o neşteri öyle savurmayacaktı, o fena, doğar doğmaz emdiğimiz çiğ sütten midir, iki tarafa hiç sormadan o kordona hemen makas atıp anneyle evladı koparmanın bedene yüklediği asırlık kinden midir nedir, hepimiz melek doğuyoruz da bazılarımız zamanla başka yollara savruluyoruz, elimize kolumuza dilimize hâkim olamıyoruz, bana bak hava iyice yüklendi, yağdı yağacak, sıkıntısı içeri sızdı, azıcık camı aralasam da hava içeri dışarı aksa, üşümezsin değil mi?”

“Beni terk edip gittiği gün o kadar üşüdüm ki daha da üzerine üşümem artık, sen rahat ol, bu arada minder her zamankinden daha yumuşak sanki.”

“Sabah hava azıcık açtı ya, hemen pamuğunu kabartıp serdim güneşe, kış güneşini buldum mu kaçırmam, sen yine de şu şalı atıver omuzlarına.”

“Gündüzler mi daha zor yoksa geceler mi, bir türlü karar veremiyorum, gecelerden medet umuyorum, hani sanki azıcık uyursam unuturum diye ama nerede, uykularım hep karanlık, bir şeyleri bir türlü halledemiyorum rüyalarda, tamamlanamıyorlar, yarım kalıyorlar, kurulmuş saat gibi üçte uyanıyorum hep, gece yarısı desen değil, sabaha karşı desen ona da çok var, sonra azıcık içim geçiyor yine, uyandığımda korkunç bir acı hiç vakit kaybetmeden göğsüme çörekleniyor, gözlerimi açmazsam yakalanmam sanıyorum, ne büyük yanılgı. Sanki koca bir taşı bana hiç sormadan sırtıma yüklemişler, sabahtan geceye taşıyorum, tam azıcık soluklanacakken elimden kayıveriyor ve tozu dumana katıp aşağıya yuvarlanıyor, umutlanıyorum, tekrar yüklenmem diye, sabah yine aynı şey, başlıyorum taşımaya, akşama kadar kan ter içinde, abla bir şey soracağım.”

“Sor gülüm.”

“Ben bilmeden büyük bir günah işlemişim de onun cezasını çekiyor olabilir miyim?”

“Ah keşke işler öyle yürüse, her acının sebebi bir günah olsa, her günahın bedeli bizzat işleyen tarafından ödense ama hayat adil değil ya gülüm, sen de biliyorsun artık, sana da değil bana da, kimseye değil ama öte yandan buna hayıflanıp durarak da ömür geçmez, tamam diyeceğiz bazı şeylere, benim başıma da bu geldi, ben şimdi ne yapabilirim. Hak edip etmediğine kafa yormaksa pis kokulu bir bataklığa saplanıp kalmak gibi, burnun ekşi kokularda debelenip durursun, debelendikçe daha çok batarsın.”

“Nasıl çıkacağım peki?”

“Üzüle üzüle kuzum, seve özleye, içine atmayacaksın, orada tutmayacaksın, üzülmüyor gibi yapmayacaksın, çok sevdiğin, bunca yılını geçirdiğin, birlikte hayal kurduğun adam gitmiş, kolay mı, değil, acın yokmuş gibi davranmayacaksın, alacaksın onu yanına, koyacaksın yamacına, onunla yürüyeceksin, düşmanın değil o senin, dostun da değil, bu aralar eşlikçin, atamıyorsun satamıyorsun, karşına alırsan, didişirsen fena, yanında tutarsan aynı yöne bakıyorsunuz hiç değilse, daha kolay.”

“Şair demiş ya hani, ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi diye, ben öldüm de farkında değilim belki de.”

“Ölsen çaydaki karanfil kokusunu almazdın. Bak yerinden de zıpladın, alt tarafı gök gürledi, oysa şimşek önceden uyardı bizi, ışığı kaçırdığında işte böyle ödün kopuyor, gözlerini dört açamıyorsan hiç değilse iki açıp kaçırmayacaksın mümkünse, buldun mu ışığın kırıntısını, anahtar deliğinden sızanını bile yakalayacaksın.”

“Vallahi doğru dedin ablacığım, bu arada kauçuk bir yaprak daha vermiş, ne güzel, ben bir çay daha koyuyorum, ver bardağını sana da doldurayım.”

“Hişş bana bak, kek de atmıştım fırına, çekmiştir kendini bu zaman, onu da getiriver.”

“Oo havuçlı tarçınlı cevizli, en sevdiğim.”

“Kauçuğun sürgününü, tarçının kokusunu, havucun turuncusunu, cevizin kıtırını aldın ya, bak aslanlar gibi yaşıyorsun. Burnuna kadar acıya gömüldüğünde kendine iyi davranacaksın şekerim, artık kek mi olur çay mı, filize durmuş kauçuk ağacının altında yayılmak mı, zuladaki yakutu masaya dikip derdini Neriman ablana dökmek mi ona sen karar vereceksin.”

“Altı aydır aynı hikâyeyi kim bilir kaç kere dinledin ablacığım, sabah akşam sana koştum da bir kere bile sızlanmadın, oysa arkadaşım dostum geçinen ne çok kişi toz olup gitti bu aralar. Gülüş cümbüş varken iyi, güneşli havada herkes dost, azıcık bulutlansın havan, yağmurların yağsın, fırtınaya dönsün arkalarını dönüp gidiyor ne çok kişi, oysa dostlukta da iyi günde kötü günde beraberlik sözü verilmemiş midir, öyle altına imza atmadan, en başında değil, arkadaşlık dostluğa evrildiğinde.”

“Su dök arkalarından.”

“Geçen bir tanesi ne dedi biliyor musun, bunca zaman olmuş, kaç ay geçmiş, e artık bir yere kadarmış, ayrılık acısında altı ay dedin mi tamammış.”

“Allah allah, ne çok biliyorlar, üzülmenin tarifesi mi olurmuş, herkesin acısı üzüntüsü, başı sonu, sebebi sonucu kendine, etraf sadece buzdağının o sivri tepesini görüyor, oysa derinlerde ne hikâyeler var, bilmeden atıp tutuyorlar.”

“Ben olsam, dedi bir tanesi böyle ağzını büze büze, beni sevmeyeni ben hiç sevmem, öbürü atladı hemen, onun ağzı daha büzük, bak benimkisi de gitti ama üç gün bile üzülmedim, dedi.”

“Sınanmamışlığın kibrini duymuştum da sınanmışlığın kibri de varmış meğer, oysa herkes kendi ayakkabılarıyla yürüyor, kimisininki sıkıyor, kimisininki vuruyor, bir diğerininki gevşemiş lap lap ayağından çıkıyor,  herkesin ayakkabısı kendine, kimseninki kimseye uymaz,  herkesin yolu ayrı, kimisininki yokuş ama bir solukta çıkıyor, öbürü düz yolda tık nefes kesilip kalıyor, sana ne, dostunun derdini dinle ama sen kendi ayağındakilere, kendi yoluna bak.”

“Artık yeni ufuklara yelken açayımmış, eldeki kuş gittiyse daldaki kuşlara bakayımmış, hele hele özlemek ne demekmiş, nasıl şeymiş, çekip giden adam hiç özlenir miymiş? Yaralarını gösterdiğin bazıları ne hissedip ne hissetmeyeceğine bile karar verme hakkını görüyorlar kendilerinde.

“Çünkü aslında kendileri de yaralılar ama başkalarının acıları üzerinden iyileşmeye çalışıyorlar, öyle olmaz kuzum, herkesin yarası sadece kendinde iyileşiyor ama illaki iyileşiyor, kabuk bağlıyor, arada kaşınıyor, bazen fena iz kalıyor, soğuk havalarda, bayram günlerinde sızlıyor ama yüzünü kendi yarana döndüğünde, üzerine şefkatle üflediğinde iyileşmeye başlıyorsun, söyle onlara, neşter kesiğinin bile kendine gelmesi bir yılı buluyormuş, vücudumuzun var bir bildiği.”

“Çok özlüyorum ablacığım, azalmadığı gibi artıyor sanki, ah!”

“Ne güzeldir ne özeldir özlemek, şanslısın, çok özleyecek kadar sevmişsin, ağla kuzum ağla, gelirse o yaşlar gözüne sal gitsin, tutarsan içinde zehre dönüşüyor, hah, bak dışarısı da boşaldı, dur şu pencereyi azıcık daha aralayayım da hışırtısı kulaklarımızı şenlendirsin, bak yağmur dökülünce kuşların telaşı bitti, hepsi sığındı bir saçak altına, su iyidir, akmasına izin verdiğin zaman şifadır.”

“Ektiğim çiçekler bile tutmuyor bu aralar, bilirsin yeşildir ellerim, ektiğim tutar, diktiğim boy verir ama bu oralar öylece duruyorlar, ölmüyorlar ama sanki yaşamıyorlar, toprağa koyuldukları halleriyle bekliyorlar, tıpkı benim gibi, ne bekliyor olabiliriz acaba?

“Acının geçmesini, geçmiyorsa azalmasını, azalmıyorsa en azından insaflı davranıp bu kadar yakmamasını tabii, ne olacak, çiçekler hisseder, senin bu kadar canın yanarken onlar boy verip büyümeye utanıyor olabilirler.”

“Ah canlarım benim.”

“Geçecek gülüm geçecek, özlemin devam edecek belki ama bir gün gelecek canın daha az yanacak, işte o gün hep beraber tekrar çiçekleneceksiniz, kör olası üzüntüyle acı ikilisi insana hayata ve kendisine dair öyle şeyler öğretiyor ki sonradan şaşıp kalıyorsun ama azıcık dışına çıkabilince, biraz mesafe alıp oradan bakınca dank ediyor kafaya, Neriman ablam demişti dersin, ben ne olur olmaz diye bak buraya da yazıyorum, kız patlatalım mı şu zulayı, ha ne dersin?”

“Patlatalım vallahi.”

“Yaşa, sen büfeden iki kadeh çıkar, ben şişeyi kapıp geliyorum, yağmur da ne güzel coştu, demişler ya böyle havalarda ya uyunur ya da kadeh tokuşturulur diye, dememişler mi, iyi, ben diyorum o zaman.”

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir