Pelin Kandir

GJİROKASTER YA DA KADARE’NİN TAŞKENTİ

“Gerçekten çok enteresan bir şehirdi burası. Yolda yürürken canın isterse kafandaki şapkayı çıkarır, kolunu uzatıp bir minareye takabilirdin. İnanması güç pek çok şey vardı burada. Burada pek çok şey rüyalardaki gibiydi. 

Kendi taş kalıntıları arasında insan yaşamını bir şekilde korumaya çalışan şehirden tüm o hayatlara istemeden de olsa acılar, yaralar ve darbeler isabet ediyordu. Ama çok normaldi bu. Çünkü şehir taştandı ve elbette ki her bir dokunuşu soğuk ve sert olacaktı. 

Bu şehirde çocuk olmak çok zordu.” 

(Taş Kentin Kroniği, S: 5-6, Ketebe Yayınları) 

Tüm dünyaya Taş Kent (Stone City) olarak tanıttığı, doğup büyüdüğü Gjirokaster’i bu sözlerle anlatmaya başlıyor İsmail Kadare Taş Kentin Kroniği’nde. Küçük bir çocuğun gözünden Arnavutluk’un bu dünya mirası şehrinde, masalsı bir anlatının içinde buluyor okur kendini. Bu şehirde lahanalar kesik başlara, taze soğanlar yılanlara, tavan arasındaki fare sürüleri Cengiz Han’ın ordularına dönüşürken; analar sütten kesilip, horoz kanatları savaş çıkacak derken Taşkent’te bir telaştır alıp başını gidiyor. Düşman bu kente büyü yapıyor!

1940’lar. Arnavutluk İtalya işgali altında. Ardından Nazi saldırısıyla İtalyanlar geri çekilecek ve Arnavutluk’u Almanlara bırakacaklar. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ise Enver Hoca’yla gelen komünizmle tanışacak ve iki dünya devine de yâr olmayan Arnavutluk kapılarını uzun yıllar dünyaya kapatacak. Ama Taşkent hep Taşkent olarak kalacak. Sulugöz bir inatçılıkla.

Gerçekten de kitaptaki gibi büyülü bir şehir buluyorum burada. 13. Yüzyılda inşa edilmiş Gjirokaster Kalesi ile Drino Nehri arasında yüzyıllardır değişmeden kalmış, nice savaşlar, ayrılıklar, yangınlar, işgaller, göçler görmüş ama yine de o kendine has sert mayasından ödün vermemiş bir şehir Gjirokaster.

Metruk evlerin pencere yarıklarından sarkan sarmaşıklar, yalnız iki kişinin geçebildiği dar geçitlerin açıldığı avlular, kafeslerde kuşlar, tabelalarda Kadare’den okuduğum adlar. Dumanlı bacalar, çelimsiz çocuklar, minnacık balkonlar.

Hava puslu, yağmur neredeyse hiç durmuyor. Göğün manzarası bir çocuğun karalamalarını andıran elektrik telleriyle kesintiye uğruyor. Kale, meydandan bakınca sanki saklanmak ister gibi bir görünüp bir kayboluyor. Komşu kadınlar bir evden çıkıp diğerine girerken kiminin elinde boş bir tabak, kiminin elinde örgü şişleri var. Sonra yağmurdan korunmak için siper ettikleri elleri, pas tutmuş telefon kulübeleri, küçük tahta tezgahlarda dantelli oya işleri, şimdi müze olan sığınağın yaşlı bekçisinin altın dişleri… Her şey şimdi ile geçmişin sonsuz bir döngüsü gibi. Burada rüya ile gerçek tek yumurta ikizi sanki.

Kuşların elektrik tellerine bir konup bir kaybolduğu bu şehrin varlığı çocukluğumun kapısını aralıyor aniden. Bu labirent yalnız edebî ve tarihi bir mekân değil aynı zamanda çocukluğun bir oyun alanı olarak çıkıyor karşıma.

Taş bir konakta kalıyorum. Üst katı pansiyon olarak işletiyorlar. Kapımdaki yazı dikkatimi çekiyor, ironi sanıp gülüyorum. “Princess Argjiro” yazıyor. Mütevazı odamın kral dairesiyle yarışır bir hâli yok, olsa olsa prenses dairesi olurdu diye düşünüyorum. Oysaki yarın kaleye çıktığımda Prenses Argjiro’nun 15. Yüzyılda Osmanlı kuşatması sırasında bebeğiyle kaleden atlayarak hem kaleye hem kente adını veren bir halk efsanesine dönüştüğünü hatta Kadare’nin 22 yaşında yazdığı şiirin ilham perisi olduğunu öğreneceğim. Hoş buldum!

Kadare’nin doğduğu evin kapıları bugün müze olarak ziyaretçilere açık. Evin içi kitaptaki çocuk Kadare’nin anlatısından yola çıkılarak yeniden tasarlanmış. Girişte yağmur sesiyle birlikte kitabın ilk sayfalarının asılı olduğu panolar karşılıyor beni. İçeride hamile kızların atıldığı kuyular, çocuk Kadare’nin okuduğu ilk kitabın ardından gördüğü rüyaların döndüğü videolar, uçak simülasyonu ve siren sesiyle canlandırılmış bir sığınak, üst üste dizilmiş un çuvalları, eğik çivilere tutturulmuş gaz lambaları var. Evin içinde gezmek kitabın içinde gezmek gibi. Hani filmlerde çocuk birden okuduğu ormanın içinde bulur ya kendini, işte öyle bir şey.

Şimdi yukarıya çıkıp masalların masalında kaybolma vakti. Yağmur hâlâ yağmaya devam ediyor.  Büyük salona girmek için tahta merdivenleri çıkıyorum. Divanda Kako Pino, Ceco ve babaanne oturuyor. Ceco her zamanki gibi mahallede olup bitenleri anlatmakla meşgul. Çeço Kail’in kızının sakalı çıkmış, Babaramos’un karısının sütü kesilmiş, kadın gibi ince sesli Argjir Argjiri evlenecekmiş, Bido Şerif’in torunu partizan olmuş, düşmanın eli kulağındaymış, yakında kıyamet kopacakmış.

Bir kenarda durup çıt çıkarmadan dinliyorum her şeyi. Birazdan Kako Pino kırmızı çantasıyla düğüne gidecek. Ceco da yeni dedikoduları toplamak için komşu evlere. Babaanneyle göz göze geliyorum. Ağzıma bir fermuar işareti yapıp duyduklarım bende kalacak diye söz veriyorum. Çünkü rüyalar şehrinde her şey mümkün. Ölülere söz vermek de, yaşayanlar okusun diye bu sözü tutamayıp kâğıda dökmek de.

Her pencereden ayrı ayrı bakıyorum gökyüzüne. “Keşke gökyüzü olmasaydı” diyordu Kadare, İtalyan uçakların tepelerine durmaksızın bomba yağdırdığı günlerde. Ekmek yok, oyun yok, ışık yok. Komutanların zengin ailelere akşam yemeklerine giderken, kadınların kucağında kundaklı çocuklarıyla dilendiği, her yeri balçık misali koyu bir korkunun ve bitmek bilmez bir açlığın kapladığı zamanlar.

Oysaki hepimiz Prenses Argjiro’nun bebeği kalenin taş duvarlarından akan sütü içmezden önce cennetin elmasını, yağmur yerine bombaların yağdığı günlerden sonra ölülerimizin helvasını yedik. Heyhat, ne doymak bilmeyen mahluklar şu kimimiz.

Evin her köşesini gezdikten sonra dışarı çıkıyorum. Eski ahşap elektrik direklerinin çoğu yağmur yemekten çürüyüp çatlamış. Çamaşır iplerine eteklerinden tutturulmuş lahana bebeklerin göz çukurları çamur dolu. Pencere pervazlarından konserve tenekelere ekilmiş çiçekler sarkıyor. Gün batmakta.

Akşam olunca herkes evlere çekiliyor, sokaklar sessiz, soğuk ve ıslak. Sokak lambalarının eşliğinde bir kere daha bakıyorum kaleye. Gündüz olduğundan daha da heybetli şimdi. Şehrin en yaşlısı olsa da hâlâ efendisi. O yeniyetme çocuklarını uysal bir olgunlukla izlerken ben yavaş yavaş uykuya dalıyorum. Rüyamda Kako Pino ölmemiş. Kırmızı çantasıyla yola koyuluyor, yağmur çamur demeden tırmanıyor kaleye. Gelini süslemek için son anda yetişiyor. Kalenin içinde uğultulu bir kargaşa. Söz verdiği gibi gelinin yüzüne bir gökkuşağı çiziyor.

Sabah olmuş, yağmur dinmiş, gökyüzü berrak. Orhan Veli’nin her sabah kalkıp boyadığı kadar mavi, alabildiğine. Tiran’a doğru yol alırken bir gözüm hep gökte, belki gökkuşağı çıkar diye. Gökkuşağı mı desem ebemkuşağı mı? Bilemiyorum. Kapatıyorum gözlerimi. Şimdi Tiran’ı dinlemenin vakti.

Tiran’a varır varmaz meydanda şimdilerde müze olan Kadare’nin evini ziyaret etmek için yola koyuluyorum. Aslında arabaların arasından tık nefes koşuyorum desem daha doğru olur. Çünkü müzenin öğlen ikide kapandığı yazıyor sayfasında. Saat ikiye on var. Zili defalarca çalıyorum, saniyeler içinde açılıyor giriş kapısı. Merdivenlerde Kadare’nin 2. katta oturduğunu gösteren işareti takip ediyorum. Müze görevlisinin gözleri fal taşı gibi açılmış, şaşkın. Çünkü nefes almakta zorlanıyorum, kendimi toparlamam zaman alacak.

“Geç mi kaldım” diyebiliyorum sadece. “Hayır, sakin olun” diyor gülerek, “Akşam 6’ya kadar açığız”. Bu sefer rahatça bir nefes alıyorum. Beni hemen salondaki koltuğa oturtuyor. “Su ister misiniz” diye soruyor. “Hayır, teşekkür ederim biraz otursam yeter” diyorum. “Keyfinize bakın, bir sorunuz olursa ben içerdeyim” deyip gidiyor.

Biraz sonra Kadare’nin koltuğunda oturduğumu fark ediyorum.  Yanında ‘Don’t touch’ yazan koltukta oturuyorum. Beni kısacık zamanda nefes nefese bırakan güçsüz bedenime teşekkür edeceğim hiç aklıma gelmezdi. Bu jesti ona borçluyum.

Şimdi koltukta oturmuş önümde duran o eski televizyona bakarken gözlerim dalıyor birden.

Annem soğuk kış günlerinin sabahında, okula gitmeden önce montumu katalitik sobada ısıtır öyle giydirirdi. Montun kaynar su sıcağı kemiklerime işler, açıkta kalan bacaklarım soğuğu olduğundan daha çok hissederdi. Güneş daha doğmamış, hayat daha başlamamış olurdu. Tek tıkırtı çöpleri karıştıran kedilerdi. Bu sabahlarda içim sıkılır hayatı bir an önce başlatmak istercesine hemen televizyonun düğmesine basardım. Kadare’nin televizyonuna tıpatıp benzer olan televizyonumuz yavaşça açılır sonra uykulu halimle ne dediklerini duymadığım, duysam da anlamadığım sesler eşliğinde evden uğurlanırdım. Şimdi o katalitik sıcağını yüreğimde, kış sabahlarının soğuğunu bıraktığım Taşkent’te, tüplü televizyonumuzdan gelen sesleri ise açık pencereden gelen insan seslerinde buluyorum.

Etrafa tekrar hızlıca bir göz gezdirdikten sonra çalışma odasına giriyorum. Büyük ahşap bir masanın üzerinde daktilo duruyor, duvarda birkaç resim ve eski bir saat var. Tam karşısında ödüllerin de yer aldığı bir kitaplık. Tek bir kitabı görüyorum ki diğerlerine bakmayı bırakıyorum: İnce Memed. Taşkent’in yağmuru Çukurova’nın rüzgarına karışıyor şimdi, bitmeyen kavganın yorgun ve mağrur yazarları kaderi baştan yazmaya niyetlenirken yaşam her gün kanlı rahminden yeniden doğuyor. Savaşlar bitmiyor, akan gözyaşları nehirleri taşırıyor. Her evden matruşka misali tabutlar taşınıyor. Büyük küçük, çoluk çocuk demeden ölüm herkesle kol kola geziyor. Rüyalarda yalnız ölüler konuşuyor. Ama bu ısrarcı ve inatçı yaşamın gelinleri düğünlere, erkekleri sünnetlere, delikanlıları cephelere, ana babaları cenazelere, yaşlıları mevlitlere koşmaya devam ediyor. Her ölen yerini yeni doğana bırakıyor. Karartma günlerinde sokağa çıkma yasağını yalnız ebeler delebiliyor. Kan yaşamın damarlarında oluk oluk akmaya, kendini her kurşun izinde, ana rahminden yeni düşmüş bir bebeğin yüzünde, uykusuz bir askerin gözünde göstermeye devam ederken Müslüman çocuklar yarın alacakları harçlıkları, yiyecekleri şekerleri düşünüyor. Bayram bu sene de bahara denk geliyor.

Müzeden çıkmadan önce ayaküstü görevliyle sohbet ediyoruz.

“Biliyor musunuz Kadare’yi tüm dünyaya tanıtan Ölü Ordu’nun Generali ilk olarak Türkçe’ye çevriliyor ancak beklediği ilgiyi göremeyince bu sefer Fransızca basılıyor ve bir anda satış rekorları kırıyor. Elbette edebiyat dünyası merak ediyor kim bu adam diye. Böylece tüm dünya İsmail Kadare’yi Fransızlar sayesinde tanıyor. O yüzden bugün hâlâ müzeyi en çok ziyaret eden Fransızlar” diyor.

“E normal” diyorum. “Değerli olanı keşfetmekte üstümüze yoktur. Demek Viyana’ya kahveyi, Hollanda’ya laleyi derken Fransa’ya da Kadare’yi kaptırmışız. Ne diyelim, canımız sağ olsun.”

Dönüş yolunda çayımın yanına birkaç tatlı almak için ilk bulduğum pastaneye giriyorum. Biraz fazla alıyorum bu sefer. Yol notlarını yazarken yemek için ayrı, yarın bayramı kutlamak için ayrı.

30 Mart 2025. Tiran’daki son günüm. Ramazan Bayramı’nın ilk günü. Trileçe tepsileri tezgahlara sığmıyor. Ethem Bey Camii’nin önüne bayram namazı için halılar serilmiş. Caddelerde boydan boya ışıklarla ‘Gezuar Ramazann’ yazılı. Ben ise Tufina Mezarlığı’nın yolunu tutuyorum. Mezarlığa giden yolda sıra sıra çiçekçiler var ama hepsi yapma çiçek. Kadare’ye plastik çiçek götürmeye gönlüm razı olmuyor. Mezarı bulmak hiç zor değil, herkesten ayrı bir ağacın altında sonsuz uykusunda Kadare. Mezar taşında bir ince karanfil. Bayramlarda yakın akrabaların, eş dostun mezarını ziyaret etmek âdettendir. Çocukluğumun ince tül perdelerini aralayıp eski mahallemizi, salonumuzu, yağmurdan korktuğum geceleri, ilk kitabımı okurken gördüğüm düşleri yanımdaymışçasına anlatan Kadare’nin edebî arkadaşım olarak bana herkesten daha yakın olduğunu benden iyi kim bilebilir?

 

 

Diğer gezi yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir