Anıl Çağan

DEĞER

Saat ona geliyordu, her sabah bu saatlerde olduğu gibi dükkânımı açmaya gidiyordum. Altı sene olmuştu; babamın ani vefatı sonrası tek çocuk olarak bu dükkân bana kalmıştı. Önceleri hemen satıp parasıyla kendime bir ev almayı düşünmüştüm. O sıralar bir TV kanalında çalışıyordum.  İşimden ve işteki insanlardan tiksiniyordum. Üniversiteyi bitirdikten sonra on beş yıl bu işi yapmıştım.

Bu dükkânı babam yaklaşık kırk yıldır işletmekteydi ve çocukluğumdan üniversiteyi bitirene kadar zaman zaman çalışmış çok da keyif almıştım. Böyle bir dönemde neden burayı ben işletmeyeyim düşüncesi aklıma girmişti. Bu fikri annem de destekleyince kendi işimi bırakmıştım. Altı yıl olmuştu, dükkânı babamdan sonra ben işletiyordum. Babam bölge esnafı tarafından çok sevilen mülayim bir insandı. Tarih mezunuydu, yaptığı mesleği severek demeyeyim de tutkuyla yapardı. Böyle olduğundan çevresi bir hayli genişti; önemli tarih hocalarından tut çeşitli uzmanlara, araştırmacılara, küratörlere, koleksiyonerlere hatta bazı yazarlarla da kadar sıkı dostlukları vardı. Böyle bir insan beni de buna göre şekillendirmeyi kendine görev bilmişti. Bana sürekli “Dürüstlükten, ahlaklı olmaktan daha değerli hiçbir şey yoktur bu hayatta” derdi. Nutuk atmaya bayılırdı; müşterilerine de her zaman bu doğrultuda yaklaşmış, bu piyasada böylece bir isim yapmıştı. Ben de bu ismin hakkını vermeye özen gösterirdim.

Dükkânın bugünkü ilk müşterisi, arada sırada elinde topladığı antikaları göstermeye gelen Sedat Abi’ydi. Sedat Abi kısacık boyluydu; taktığı yuvarlak çerçeveli gözlüğüyle, panik dolu hızlı hareketleriyle ve en komiği o tatlı göbeğiyle, tam bir sempati bombardımanına buluyordu etrafını. “Naber Timur, hiç aramıyorsun abini” dedi gülerek. Kendisi normalde saatçiydi ve antikaya özel ilgisi vardı, ticaretini yapmaktan keyif alırdı.

“Bak ne getirdim sana.”

Çantasından özenle, parmaklarını usulca dokundurarak büyük bir kâğıt parçası çıkarmıştı. Bazı yerleri parçalanmış ve aşınmıştı.

“Gel bak şuraya.”

Kâğıda baktım. Arapça 1309 yazıyordu miladi takvim karşılığı 1890’lara denk geliyordu.

“Bu bir Osmanlı Askeri Haritası” dedi. Haritanın arka yüzünde de çeşitli notlar vardı.

“Söyle bakalım, ne kadar verirsin buna.”

Şöyle bir düşündüm, piyasası yaklaşık dört bin dolardı.

“İki bin beş yüz dolar civarı eder bu.”

Durdu, yüzünde hiçbir tepki olmadı bir süre. Sonra gülümsedi.

“Şu bizim Halil’in dükkânına gittim ne söyledi bana biliyor musun?”

“Ne söyledi abi” dedim onu biraz da gazlayarak.

“Dokuz yüz dolar civarı eder bu. Çok yıpranmış alıcısını da bulmak zaman alır ama dediğim fiyata verirsen alırım dedi bana. Hiç tartışmadım döndüm çıktım dükkânından.”

Söze girdim.

“Ben babamdan ne gördüysem öyle devam ettiriyorum valla.”

Sonra kafamda tekrar bir hesap yaptım, iki bin yedi yüz dolar teklifin gayet makul olduğunu düşündüm. Lafı hiç dolandırmadım.

“Abi iki bin yedi yüz dolar senin için uygunsa alabilirim, paranı da yarın gelip alırsın.”

Sedat Abi elini ağzına götürdü, sakalı bıyığıyla oynamaya başladı, gözü belli belirsiz dükkânı tarıyordu. “Tamam benim için uygun Timur, hayrını gör” dedi ve haritayı masaya bıraktı. “Hadi hayırlı işler” dedi ve dükkândan çıktı. Hep böyle yapardı anlaştıktan sonra, hiç muhabbeti uzatmaz çıkar giderdi. Anlaşılan bayağı bir yer gezmişti ve en yüksek teklifi ben yapmıştım. Bende işler böyle, değeri neyse o.

Gün boyu çok iş yoktu, birkaç kişi gelmiş dükkânı gezip bir şey almadan çıkmıştı. Ben de sıkıntıdan yeni aldığım haritayı incelemeye başladım; fotoğraflarını detaylı bir şekilde çektim, bu alanda uzman birkaç arkadaşa merakımdan hemen gönderdim. Birden içeriye yetmişli yaşlarının başlarında olduğunu düşündüğüm, daha önce hiç görmediğim bir adam girdi. Adam büzüşmüştü, ellerine ısıtmaya çalışıyordu girer girmez. “Merhaba” dedi naif bir ses tonuyla. Ona aynı şekilde karşılık verdim.

“Ne zamandır bu taraflara uğramıyordum, bu dükkânı iyi bilirim, ne zaman buralara gelsem bir göz gezdiririm içeriye. Çok kibar bir adamdı sahibi, hala kendisinin mi acaba dükkân?” Gülümsedim.

“Kendisi babam olur, altı yıl önce kaybettik babamı.”

Yüzü kederlendi, ağzı aşağı doğru büzüldü.

“Hayat işte, bundan on yıl önce dede evinden kalma bir halı getirmiştim ona, herkes beni kazıklamaya çalışırken o diğerlerinin dört katı paraya almıştı. İsmi neydi” dedi hatırlamaya çalışarak. Sorusuna cevap verince “Hah! Mithat Bey, vallahi dilimin ucundaydı” dedi neşeyle.

“Elimde bir şey var biraz da paraya sıkıştım açıkçası satmak istiyorum. Uzun zamandır Bursa’da yaşıyorum. O yüzden Bursa’daki antikacılara gösterdim ilk, düşündüğüm parayı öneren olmadı. Ben de hem İstanbul’u özledim hem de burada daha iyi fiyata satabilirim diye koyuldum yola. Burada da epey bir dükkân gezdim, sonra dedim hiç vakit kaybetmeyeyim buraya geleyim.”

Gözlerinin içi gülümsüyordu bunu derken. Sonra elindeki paketten, kapağı buruşmuş hatta yer yer delikler olan bir Kur’an çıkardı. Bana doğru uzattı. Elime aldım, dış kapağını incelemeye başladım, önüne baktım sonra arkasını çevirdim, masaya koyup dikkatlice sayfalarını açtım. İlk düşünceme göre bu el yazmasıydı. Çekmeceden büyütecimi alıp inceledim, tahminim aşağı yukarı yüz yıllıktı. Fakat emin değildim. Yaşlı adam meraklı gözlerle bana bakıyordu.

“Bu bir el yazması, tahminim bin iki yüz-bin beş yüz dolar civarı bu ama bu konuda uzman bir arkadaşım var ona göstermem lazım değerini tam olarak anca o belirler.”

Adam şöyle bir kaşlarını kaldırdı sonra gülümsedi.

“Vallahi bayağı bir dükkân gezdim dediğim gibi, o zaman sizin teklifinizi bekleyeceğim.”

Ondan Kur’an’ı bana bırakmasını, üç gün sonra gelmesini söyledim. Net fiyatı sonra verecektim. O da memnuniyetle kabul etti.

Ertesi gün dükkânda biraz vakit geçirdikten sonra, uzman olan arkadaşımla anlaştığım saatte görüşmek üzere çıktım. Dükkânın olduğu sokağın sonunda Prada mağazasındaki o paltoya takılmıştı gözüm yine. Her geçişimde iç geçirerek bakardım, gördüğüm en güzel paltoydu.

Arkadaşımın Eminönü’ndeki ofisine gittim, ofis baştan aşağı kitaplarla doluydu. Beni görünce hemen ayağa kalktı. “Hoş geldin Timur gel buyur” dedi. İhsan Abi bu işin üstadıydı, kendisi tarih alanında doçentti ve özellikle antika kitaplar, el yazmaları konusunda Türkiye’de sayılı otoritelerden biriydi. Kısa bir sohbetin üstüne zamanını da almadan hemen çantamdan kâğıda özenle sardığım Kur’an’ı çıkardım. Masasına bıraktım. İhsan Abi görünüş gereği zaten ciddi bir görünüşe sahipti. Uzun ve oldukça zayıf bir vücuda sahipti. Yüzü kemikli, kaşları dolgun derin bakışları vardı.

Uzandı ve eline aldı el yazmasını, kaşlarını ciddiyetle çattı. İçinden bir şeyler mırıldanıyordu fakat anlayamıyordum. Sonra masadan kalkıp çeşitli cihazlarla el yazmasını incelemeye başladı. Sonra geri döndü. “Timur bunu nereden buldun ya” dedi. “Bir müşteri getirdi dededen kalmaymış” diye açıkladım.

“Bu düşündüğümden daha değerli çıktı, 17. yüzyıl el yazması bu, testlere de soktum. Biraz hırpalanmış ama bu kadar eski olması sebebiyle kondisyonu gayet iyi sayılır hatta bayağı iyi.”

“Değeri nedir abi, hızlıca satabileceğimiz bir şey mi?”

“Vallahi seksen bin dolar civarı diye düşünüyorum hatta biraz daha uyguna hemen alacak birkaç kişi tanıyorum.”

“O zaman abi sen bir konuş ben tamamım dediğin gibi 17. yüzyıl el yazmasının piyasası aşağı yukarı bu civarlarda. Sen bana haber verirsin” dedim yeyecanımı sebepsiz yere gizlemeye çalışarak. Vedalaştık ve yanından ayrıldım.

Ertesi gün İhsan Abi akşam saatlerinde beni aradı işlem tamam dedi. Hemen dükkânı kapatıp yola koyuldum. Bir taksi bulup bindim. Beni kapıda karşıladı, gülümsüyordu.

“Gel gel buyur içeri, beklediğimden de hızlı oldu, kendi komisyonumu aldım, buyur yetmiş binin.”

Torba zarf masanın içerisinde duruyordu, içi yüzlük dolar doluydu. “Abi iznin olur mu” dedim sigarayı göstererek. Başıyla onayladı. Ellerim hafif titriyordu, bir dal çıkardım iki üç denemede çakmağı yakabildim. Sigaradan derin bir duman çektim. İhsan Abi de yaktı bir tane keyiflenmişti. Çok nadir olurdu böylesi. Bir kahve içip oradan çıktım.

Yolda yürürken içimden dans ediyordum, İstanbul bana daha bir güzel gözüküyordu. Sonra birden içim sıkıldı. Bu parayı almıştım ama ben adama ne kadar vermeliyim diye düşündüm. Otuz bin dolar, evet otuz bin dolarını en azından adama vermeliyim, ya da yirmi kimse daha fazlasını vermezdi.

Karnım acıkmıştı, lüks restoranların birinin yanından geçiyordum, şu ünlülerin kodamanların takıldığı restoran. Döndüm içeri girdim, üstüm başım pek uygun değildi ama umurumda bile değildi. Beni bir masaya buyur ettiler. İçerisi yarı yarıya doluydu; takım elbiseli adamlar, çeşit çeşit havalı elbiseleriyle kadınlar… Daha önce böyle bir restoranda hiç yemek yememiştim. Masaya hemen bir menü geldi. Uzun süre baktım. Fiyatların yanındaki sıfırlar gözlerimi kamaştırmıştı. Bir ara vazgeçer gibi oldum. Sonra zarftaki parayı hatırladım. Bir kere yaşıyoruz bu hayatı dedim. Gözüm ıstakoza takıldı, hep merak etmiştim tadını.

“Istakoz alayım yanına da içki olarak ne önerirsiniz?”

“Şampanya öneririm size, Dom Perignon’u tavsiye ederim” dedi garson. Bir şişe de ondan istedim.

Biraz bekledikten sonra Istakozu getirdiler, çatalımı bastırdığımda önce hafif bir sertlik hissettim sonra et hafifçe ayrıldı. Ağzıma aldığımda önce bir tuz dadı hissettim, denizin tadıydı bu, sonra tereyağının tadı geldi beynime keyif sinyalleri anında gitmişti. Üstüne büyük bir yudum da garsonun önerdiği şampanyadan içtim. Şimdi bana neden bunu önerdiğini daha iyi anlamıştım.

Ertesi gün adam dükkâna gelecekti, sabah işe giderken aklımda başka bir şey yoktu. Kimsenin ona bin dolar civarından daha fazla sunduğunu sanmıyordum. Sonuçta, hiçbir antikacı benim gibi uğraşmaya değer görmemiş, adama ezbere cevap verip göndermişti. Prada mağazasının yanından geçerken gözüm her zamanki gibi yine paltodaydı.

Dükkâna varmıştım, bir süre sonra yaşlı adam içeri girdi. Onu görünce ilk hissettiğim şey vücudumu sıcak basmasıydı. “Merhaba” dedi geçen seferki naifliğiyle. “Baktırabildiniz mi uzmana?”

Buyur ettim içeriye hemen.

“Gösterdim, haberler iyi beyefendi.” Kısa bir süre durdum. “Beklediğimizden daha değerli çıktı vallahi.”

Yaşlı adamın gözleri parlamış yanakları kızarmıştı gülümserken.

“Neymiş değeri?”

“İlk başta bin iki yüz-bin beş yüz dolar civarı bir değeri vardır diye düşünüyordum ama yazma düşündüğümden değerli çıktı. İki bin dolar sizin için uygunsa alabilirim” dedim. Bu rakam ağzımdan birden çıkmıştı. Ne düşündüğünü ilk başta anlayamadım tepkisiz bir şekilde karşımda duruyordu, sonra tekrar o gülümsemesini yaptı.

“Benim düşündüğüm rakam iki bin beş yüzdü, yanlış anlama en yüksek rakamı yine bu dükkândan aldım ama dediğim gibi iki bin beş yüze bu işi bitiremez miyiz?”

“İnanın ben de elimden buna yakın bir fiyata çıkarırım ama bu kadar yol gelmişsiniz iki bin iki yüz elli Dolar diyelim mi?”

Çok kısa süre sessiz kaldı. “Tamam anlaştık hayırlı olsun” dedi elini uzatarak.

Ona bir çay ikram ettim parayı hazırlamadan önce. Biraz havadan sudan muhabbet ettik, sonra parasını ona uzattım. “Allah’a emanet ol” dedi ve dükkândan çıktı.

Yaşlı adamdan kısa süre sonra ben de dükkândan çıktım. Paranın belli kısmını bankaya yatırdım. Yine ufak tefek borçlarım vardı onları ödedim ve tekrar dükkâna doğru yürüdüm. Yine Prada mağazasının önünden geçtim. İlerlemiştim ki geri döndüm ve içeri girdim. Üstümde North Face bir polar altımda da kot pantolon vardı. Otuzlu yaşlarında uzun boylu mağaza çalışanı küçümser bir tavırla bana doğru yaklaştı. Ona paltonun fiyatını sordum, “Üç yüz bin TL” diye cevapladı. Bana uyacak bedeni getirmesini söyledim, bir an duraksadı hiç cevap vermedi ve dükkânın arkasına gitti. İki üç dakika sonra geri döndü. Paltoyu havada tuttu ve giymeme yardımcı oldu. Aynanın karşısına geçtim. Lord gibi oldum vallahi diye içimden geçirdim. “Alıyorum, lütfen paketleyin” dedim. Tezgâhtar hiçbir şey söylemeden boş boş bana bakıyordu, tabii diğer çalışanların gözleri de bizdeydi. Kredi kartımı uzattım limitimi geçen ay yükseltmiştim o yüzden rahattım. Paltoyu aldım ve dükkâna doğru yürüdüm.

Dükkâna geldiğimde paltomu incelemeye başladım. Değer doğrusu, şu işçiliğe bak dedim. Sonra koltuğuma oturdum ve bir sigara yaktım arkaya doğru uzandım. Bir duman çektim havaya doğru üfledim. Alan memnun satan memnun dedim içimden. Sonra dükkânın girişindeki babamın resmine gitti gözüm, babamla kısa bir süre bakıştık. Koltukta doğruldum, sigaramı söndürdüm, ayağa kalktım paltomu giydim ve kapıyı kapatıp çıktım.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir