ALGERNON’A ÇİÇEK BIRAKALIM / Onsun Meryem
ALGERNON’A ÇİÇEK BIRAKALIM
Algernon’a Çiçekler romanına başladığımda, ilk sayfalardaki cümlelerle kitap daha önce bildiğim şeyleri anlatacak yanılgısına düştüm. Okudukça kurgusunu ve anlatımını sevdim, kusursuz görünüyordu. Roman, gerçekliği değiştirmeden bir fantezi dünyası kurmayı başarmıştı. Akıcı biçimiyle zor bir konunun üstesinden gelmişti.
Romanın başlarda tanıdık gelmesinin sebebi, özel çocukların tedavisinde çalıştığım zamanlardan kalan deneyimlerdi. En iyi hatırladığım deneyim, on sekiz yaşlarında down sendromlu genç bir erkekti. Aslında onunla iletişimim yok sayılırdı, ben fiziksel sorunlarla ilgilendiğim için sadece selamlaşma hal-hatır sorma dışında konuşmamıştık. Bir gün, kapısı açık boş bir sınıftan konuşma sesleri duydum. Bu genç adam kendisinin oturduğu masanın karşı tarafındaki sandalyeye ceketini koymuş sanki karşısında biri varmış gibi dertlenerek sohbet ediyordu. Onunla ilgilenen genç öğretmen hanım, memuriyet sınavını kazanmış eğitim kurumundan ayrılmıştı. Öğretmeninin ayrılması onu çok üzmüştü, ellerini kollarını hareket ettirerek hararetle genç kadının oturduğu sandalyede öğretmenini sorguluyordu. Şimdi tam hatırlayamadığım, özlemle ilgili cümleler kuruyordu. Acıklı bir film sahnesini seyredermiş gibi, aşkı hatırlatan sevgi sözcükleriyle marsızlığı bana da bulaşmış, gözüm yaşarmıştı.
Daniel Keyes ellili yıllarda yazdığı hikâyeyi 1966’da roman haline getiriyor. Psikoloji lisansı olan Keyes, bir lisede zihinsel engelli çocukların eğitiminde çalışırken bir çocukla yaşadığı özel deneyimden etkileniyor.
Kitaptaki fantastik bir deneyden bahsedilmesine ve bu deney başarılı olmamasına rağmen bunca yıl sonra bile bize gerçeklik duygusu veriyor. Kitapta zamanın ruhu, ev ve laboratuvar mekânları, Algernon ve insan ilişkilerinin iyi anlatılması mı gerçeklik duygusunu veriyordu?
Okuduktan sonra başka bir gerçekliğin farkına vardım. Charli’enin yaşadığı acıklı durumu hemen hepimiz yaşıyorduk, anlatılan doğumundan başlayarak insanın yani bizim hikâyemizdi. Bu gerçekliği sezdiğimiz için roman bizi hüzünlendiriyordu. Hiçbir şeyden haberimiz yokken iştahlı bir merakla her şeyi öğrenirken, normal zekâ değerlerindeyken az, çok-az ya da iyi derecede entelektüel seviyeye ulaşıyorduk sonra yaşadıkça eskiyorduk. Hayatın gerçeği, doğmak, yaşamak, yaşarken unutarak ölmekti.
Yaşlanmadan önce bağımsız olarak her işimizi yaptığımıza inanırken aptal olarak tanımladıklarımızla dalga geçerek gülüyorduk. Sadece aptallarla dalga geçmiyorduk, değişik biçimde farklı olanlarla da dalga geçmeyi kendimize hak görüyorduk. Farklı olanların kendi durumlarıyla barışık ve mutlu olduklarının bilmeden, bizim bu durumdan sıyrılmış olmamıza şükrederken kibirliydik.
Bizi endişelendiren şey, bir gün kibirlendiğimiz becerilerimizi kaybedeceğimizi hissetmemiz.
Kitabın bize fark ettirmeden hatırlattığı, bu gerçeklik. Kalbimiz gibi bütün bilişsel etkinliklerimizden sorumlu olan beynimizin de eskiyeceği gerçeği. Romanda bütün açıklığıyla bilim adamı, akademisyen denilen kişilerin düştüğü her şeyi bilirmiş gibi davranıp aslında bilgisiz halleri de bizim umarsızlığımızdı. Çareyi bekliyorduk.
Hiç kimse, yaşarken beraber huzuru bulmak için uğraşmazken, mutluluğu bilmeyenlerin mutluluk reçeteleriyle avunmaya çalışıyoruz. “Sen değerlisin”, “önce sen…” diyenlerin sözüne uyup hayal kırıklığına uğrayarak Algernon gibi her şeyi dağıtarak kırıyoruz, başkalarına zarar veriyoruz. Öfkemizin nedeni gizli. Bizim itiraf edemediğimiz kederimiz, hiç anlamlandıramadığımız varoluş hikâyemizdi. Bizim sakladığımız bilgimiz, Algernon gibi eğitilip bu öğrendiklerimizin en sonunda bir işe yaramamasıydı.
Charlie’nin dâhi olduğunda farkına vardığı geleceği buydu.
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

