YETİM RÜYA / Vildan Bayram
YETİM RÜYA
Sırtında bin külfet taşıyor. Sırtı bana dönük. O sırt tam iki adamın arasında. Bu iki dev adam on adamın gücüne bedel. Bu bedel babama sirayet etti bizzat. Babam aralarında debeleniyor. Köyün karanlığı babamın omuzlarına indi. Avuç kadar köy aydınlanmamaya yeminli.
Yama yapılmış on kiloluk yorganı üstümden attım. Camın önüne fırladım. Köyün meydanı hiç olmadığı kadar aydınlık. Yıldızlar hizaya çekilmiş. Başları öne eğik, etrafı aydınlatmak için tembihlenmişler besbelli. Verecekleri ufak bir ağartıya hasretim. Babam bilinmeyen bir gurbet miydi? Babam aynı saatte aynı rüyada aynı yerdeydi. Her şey aynıysa babamın kambur sırtı nerede? Ben hiç babamın sırtına binemedim. Atçılık oynar mıydı benimle?
Oynamazdı. Babam bile yoktu belki. Annemin odasına doğru adım atmaya başladım. Elimi tortulanmış kapı koluna koydum ve açtım. Annem boylu boyunca yatakta yatıyordu. Yatağın başlığı bağımsızlığını ilan etmişti. Ranza kendini başlıktan ayırmıştı. Yatak demeye bin şahit. Annemin gözleri kapalı. Ağzını oynatmaya başladı.
“Yine rüya mı gördün deli” dedi annem. “Ne delisi anne başladın yine. Benim babam nerede” diye sordum. Dudaklarıma yuva yapmış bu harfler ezbere çıkıyordu artık. “Deli deyince kızıyorsun. Baban öldü, öldü” dedi annem de ezbere.
Babamın yokluğunu ezberleyemiyorum bir türlü. Ben bu rüyayı boşuna görmüyorum biliyorum dedim kendi kendime. Kerpiç evlerin çatısına vuran ayın ışığı bizim evin çatısına uğramazdı pek. Işıkların benimle bir derdi vardı biliyordum. Gönlü bol ayın ve yıldızların rüyama gelince cepleri boşalıyordu. Gözlerimi köyün meydanına diktim. Tam ortasına. Babamın varlığıyla yokluğu bir olan yere. Gözlerimin irisleri o meydana tutundu. Tepelerin ardından doğan güneş yavaş yavaş baş gösterdi. Sonunda bir ışık gözlerimin irislerini aydınlattı işte. Gözlerim derinlemesine acıdı. Sabaha kadar durmanın bedelini gözlerim çekmişti. İki saat boyunca çayına beş şeker atmış kardeşimin çayı karıştırmasını bekledim. Televizyonun sesi kaşığın sesiyle birleşince kulaklarımı kapadım. Tek elim kulağımdayken diğer elimle kumandaya ulaşmaya çalıştım. Kumandayı ekrana tutunca bir an duraksadım. Eski titrek ekrandan bir görüntü geçti. Bir köprü. Yukarıdan süzülen martılar. Denizin üstünde sallana sallana giden bir vapur. Tipik İstanbul. Küçük ekrana sığmış büyük şehir. Bizim köy, kalabalıkların oluşturduğu alanın yarısı bile değildi. Bu kocamanlığa sadece hayret ederdik bütün köy.
En son ne zaman gittiğimi hatırlamıyorum. “Anne biz ne zaman İstanbul’a gittik ” diye sordum. Annem çatalla ayırdığı peyniri ağzına attı. “Dayının düğününde gittik ya hatırlasana on sene olmuştur” diye cevap verdi.
On tane sene. Ekrana bakmaya devam ettim. Ne gördüğüm bir rüyaya benziyordu bu şehir ne de bir anıya. Bu kalabalık tanıdık değildi. İçimde hiç görmediğim bir sahnenin fragmanı vardı. Kalabalığın içinde bir yüz seçemedim. Yine de “Babam burada” diye fısıldadım. İstanbul artık bir şehir değil aranacak bir şeydi. Bir ipucu. Kalabalığın içinde bir boşluk varsa babam tam da oradaydı.
Birden ayağa kalktım. “Nereye Sarya” diye bağırdı annem arkamdan. Cebime sadece cüzdanımı koydum. “İstanbul’a gidiyorum” diye cevap verdim anneme. “Kız delirdin mi ne diyorsun” diye şaşkınlıkla söylendi annem. “Daha erken. Akşama gelirim ”dedim hızlı hızlı. Arkama bakmadan koşarcasına yürüdüm. Üzerimde sadece bir gömlek, içimde parelenmiş umutla yürüdüm. Otogarda ki kalabalığı görünce yine aynı his ellerimden tuttu. Başımı döndürdü. Tanınmayan tanışıklık. Otobüse bindiğim gibi yerime kuruldum.
İnsanlar hiç olmadığı kadar yavaştı. Bir kadın çocuğunu sabırsızca çekiştire çekiştire otobüse bindirmeye çalışıyordu. Yaramaz bir erkek çocuğu. Kadın sinirle çocuğun kolundan tuttu. Yerle gök arasında sıkışmış ayaklarını bilerek oynatmıyordu. Ayaklarını çivilemişti. Kadın her şeyi tam tersine çevirdi. Çocuğu omzuna aldığı gibi otobüse bindirdi. Onun arkasından çekirdek bir aile bindi. Bir çocuk, bir anne ve bir baba. Tam takım eksiksiz bir aile.
Yaşlı bir adam kafasını içeriye sokarak “Dikkatli olun yavrum” diye ikaz etti aileyi. “Baba sen merak etme. Gecikmeden git hadi” dedi çekirdek ailenin babası. Gurbet meselesiydi yine. Kafamı cama çevirdiğimde yaşlı adamın yanakları ıslanmıştı. Gözleri nemli. Dudağında varla yok arası bir titreme. Yalnız olmanın verdiği hüzün birikmişti gözlerinde. Kendini toparladı. Avucunda biriktirdiği özlemle el salladı çocuklarına. Çocukları havadan topladı o özlemleri. El salladılar. Tekerleklerin devinimi başladığı gibi arkama yaslandım. Hareket ettikçe arkamda bıraktığım her bir duyguyu izledim. Hepsi çeteleşmişti işte. Umut ellerini birbirine vurdu. Avları yine benim. Kurtulmak için kendimi uykunun kollarına attım. Gözlerim hala uykunun sisli perdesiyle örtülü. Yarı açık şekilde etrafa bakıyor. Otobüs yokuş aşağı süzülürken şehrin silueti cama yansıdı. İstanbul dışarıda değildi. Yüzümün her bir zerresine çarpıp içeriye sızmıştı. Göğsümde, boğazımda,yüzümde.
İnsanlar yavaş yavaş sesleriyle etrafı sarınca toparlandım. Otobüsten indikten sonra hiçte yabancı olmayan o kalabalığı gördüm işte. Yaşadığım yer kalabalıklığa namahremdi. Zaman daha yavaş akardı. İstanbul tarumar olmuş sesin çığlığıydı. Karmaşıktı. Burası zamanın durduğu yerdi. Yürüdükçe tanıdık olmayan yüzlere baktım. Hepsinin gözlerinde başka bir zaman başka bir yorgunluk asılıydı. Kimi işten çıkmıştı kimi muhtaç bir sokak köpeği gibi dükkanların camına asılan ilanlara yapışıyordu. Bazı yüzler alışkanlıktan donuktu; her sabah aynı şeyleri yaşayan biri gibi. Ama dikkatlice bakınca, o ifadesizliğin altında gizlenmiş bir kırgınlık, bir kabulleniş seziliyordu. Bazılarıysa açık açık taşıyordu duygularını. Alnındaki ter, gözaltındaki morluk, dudağının kenarındaki çizgilerle “Yaşıyorum” diyordu sessizce. Bizim oraların insanları da yorgundu, bıkkındı. Ama yüzlerinde ki yaralar bile gerçekliğin kıyısındaydı. İstanbullun da yüzü çizik, morluk doluydu. Bu morluklar ya dayaktandı ya da bir hoyratlıktan. Bir terk edilişten, bir unutmuşluktan. Burada gerçek olmayan birçok şey vardı. Babam bu yüzlerden biriydi belki. Babamda buradakiler gibi baştan aşağıya yalan dolansa? Bu kalabalığın içinde kendimi kaybetmiştim. Ezilmiş olmanın verdiği küçüklükle kendimi büzdükçe büzdüm yok olmak istercesine.
Bir apartmanın merdivenine çöktüm. İstanbul’un isli nefesini içime çektim. Babam rüyalarımda götürülürken içim açıldıkça açılırdı. Açılan boşlukta sesim yankılanırdı. Kendi sesim yabancı olurdu. Aynı boşluk, aynı ses İstanbul’un yüzündeki morluklarda, yorgun sokaklarında, kırık duvarlarında yankılanıyordu. Rüyamın peşinden gelmiştim. Babam bir yerde değildi sanki ‘bir yerdi’. Babam oradaydı; sokakların taşlarında, martıların çığlıklarında, eski kahvelerin dumanında. O, geçmişin ağırlığını omuzlarında taşıyan, acılarını ve umutlarını yaşayan koca bir şehir olmuştu. Babam İstanbul’un ta kendisiydi.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
