SARI YAZMA / Yeter Temirtaş
SARI YAZMA
Sabah ezanı okununca yataktan güçlükle doğruldu. Bulut perdeyi çekti, çivit mavisi pencerenin tek kanadını açtı. Tül perdeden sızan Akdeniz güneşi, gelin duvağı kokusunu odaya doldurdu. Banyodaki tahta oturakta abdestini aldı, hacetlendi. Yüklüğün yanındaki sandıktan, naftalin kokulu seccadeyi çıkardı, alnına düşen güneşe karşı namazını kıldı.
Küçük tüpte çayı demledi, terekten aldığı melamin tabağa biraz çökelek, biraz zeytin koydu. Muşambadan çiçekli masada kahvaltısını yaptı. Sabah sabah, yaşlı yüreğini kabartan duyguya anlam veremedi. Gardırobun yorgun kapağı gıcırdayarak açıldı, beyaz mintanla lacivert pantolonu giydi. Bu giysilere en son ne zaman dokunmuştu hatırlamadı. Gelin aynasında grileşmiş saçını, sakalını taradı, bıyıklarının burdu. Yatağın başındaki emektar bastonu aldı, tahta basamakları dikkatlice indi. Paslı çivide asılı bir avuç anahtarı cebine koydu, kapıyı çekti.
Babadan kalma evin altındaki kunduracı dükkanın kapısına anahtarı tam sokmuştu ki, fırıncı Yusuf karşıdan bağırdı.
“Hayrola nazım usta nereye yolculuk. Mebusan gibi olmuşsun maşallah.”
“Destur edepsiz” dedi, kaşlarını çattı, sakalını sıvazladı. “İşimin başındayım şükür. Çok konuşma çay gönder” dedi.
Anahtarı çevirdi, camlı demir kapıyı kaldırarak duvara dayadı, üst menteşesi kırılmıştı hala yapacaktı. Yusuf’un çırağı, ince belli cam bardakta çayı getirdi. Nazım heybetli adamdı, uzun boylu, gür saçı, göğsüne inen sakalı, ağzını kapatan pos bıyığı, nasırlı, etli büyük elleri ile tahtadan küçük masada, iyice eskimiş taburede otururken dağdan inmiş dervişe benziyordu. Küçük kasabanın tek kunduracısı olduğundan işi hiç bitmezdi. Çalışırken tüm dikkatini işine verir, kunduralarla konuşurdu. Kasabalılar onun az bir şey deli olduğuna inanırdı. Nazım usta her kunduranın bir hikâyesi olduğunu bilirdi. Yoksulundan zenginine, kibirliden fesadına, temiz yüreklisinden yalancısın kadar.
Duvarda asılı küçük radyonun düğmesini çevirdi, adamın biri ajansı veriyordu. Tahta çıkıntılarına dizdiği ayakkabılardan iki çifti yanına aldı, teneke kutulardan iki boya bir de cilayı masaya bıraktı. Taburesine oturdu, muşambayı dizlerine örttü. Mintanın cebinden çıkardığı kalın camlı, siyah çerçeveli, kemik gözlüğü kemerli burnuna bıraktı. Kulağı radyoda, ahenkli çekiç sesi dükkânın içini doldurdu.
Temmuz güneşi yükseldikçe, dükkânın önündeki ıhlamur ağacından sızan ışık, Nazım’ın kederli yüzünde oynaşıyordu. Kadının önce gölgesi, sonra kendi, elinde parlak poşetle içeri girdi. Bozuk Türkçesiyle “Günaydın usta” dedi.
Nazım başıyla karşılık verdi. Kadın küçük sedirin üstündeki mindere oturdu. Nazım gözlüğünün üstünden şöyle bir bakış attı. Kadın poşetten siyah topuklu bir ayakkabı çıkardı, uzattı, hemen tamir etmesini istedi. Yurt dışından gelmişti, babadan kalma yerlerini satmış, yarın dönecekti. Uçağı vardı.
Ayağındaki terlikleri göstererek “Tamam” dedi Nazım. Kadın hala konuşuyordu; yıllar önce gitmişti, onca yıldır üç kez gelmişti; anası babası öldüğünde birde şimdi.
Nazım kadının sesini duymuyordu, kulakları kapanmış, sırtını ter basmıştı; nasırlı, boyalı koca ellerini nereye koysa bilemedi. Topuğu kırılmış ayakkabıyı tamir etmeye çalışıyor, bir taraftan gözlerini kadından alamıyordu. Siyah kumaştan bir pantolon giymişti, üstünde sarı bir gömlek vardı; iki düğmesi açıktı, dantelli sutyeninin ucu görünüyordu. Omzuna dökülen boyalı saçları başını çevirdikçe parlıyordu. Dudaklarını gülkurusu rujla boyamıştı, sürme çektiği yeşil gözlerinde hercai bir bakış vardı. Dudağının kenarındaki ben dikkat çekiyordu, limon ağacından düştüğünde yarılmış kaşının izi hala duruyordu. Ojeli ayak tırnaklarına bakarken, sağ ayağının parmaklarını sayınca daha emin oldu Nazım, tam altı parmak vardı.
Ayakkabıyı uzatırken “Borcumuz ne kadar” diye soran kadına “Borcunuz yok” diyebildi. “Ben” diyecekti, “Nazımım tanımadın mı?” Düşündü söyleyemedi; cüzdanını çoktan çıkaran kadın, kâğıt parayı masaya bırakırken küçümseyici gözlerle bakıp çıkıp gitti.
Çakılmış gibi kaldı Nazım, sol kolundan korkunç bir ağrı girdi. Güçlükle yerinden kalktı, kadının boş bıraktığı yere oturdu. Parfümünün kokusu hala duruyordu. Tam otuz yıl öncesine gitti; limon ağaçlarının altında üç düğüm atılmış sarı yazmayı elinin içine bırakıp ağaçların arasında kaybolmuştu.
Masanın başına tekrar geçti; kolundaki ağrı tüm bedenine yayılmıştı, yüzü kireç gibi beyazdı. Eski şifonyerin küçük çekmecesini güçlükle açtı, sarı yazmayı çıkardı. İçinde duran bir tutam saçla, siyah beyaz vesikalık fotoğrafa bakakaldı. Gözlüğü göğsünün üstüne düştü, başı sol omzuna dayandı; radyoda çalan bir sevda türküsünün tınıları dükkânı doldurdu.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
(Bu öykü yazar tarafından, 8 Şubat 2026’da gerçekleşen Panzehir Dergi 14 Şubat Dünya Öykü Günü Etkinliği’nde okunmuştur.)
