LEDA’NIN İÇSEL YOLCULUĞU / Deniz Kara
LEDA’NIN İÇSEL YOLCULUĞU
Kayıp Kız (The Lost Daughter) Üzerine Psikolojik ve Sosyolojik Bir Analiz
Kayıp Kız 2021 yapımı bir psikolojik drama. Ünlü oyuncu Maggie Gyllenhaal’ın da yönetmenlikteki ilk uzun metraj filmidir. Film, Elena Ferrante’nin 2006 tarihli aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Gyllenhaal’ın hem yönetmenlik hem de senaristlik görevini üstlendiği filmde, Olivia Colman olağanüstü oyunculuğuyla Leda Caruso karakterine hayat veriyor. Genç Leda rolünde ise Jessie Buckley’i görüyoruz. Dakota Johnson ise Nina karakteriyle karşımızda. Kadro sağlam, oyunculuklar başarılı.
Film, ilk gösterimini 2021 Venedik Film Festivali’nde yaptı ve burada En İyi Senaryo dalında Altın Osella ödülünü kazandı. Ayrıca, En İyi Yönetmen ve En İyi Film kategorilerinde de ödüller elde etti. Amerika’da ise Independent Spirit Awards’ta En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerini kazanarak büyük bir başarıya imza attı. Film ayrıca, En İyi Kadın Oyuncu (Olivia Colman), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Jessie Buckley) ve En İyi Uyarlama Senaryo (Maggie Gyllenhaal) dallarında Oscar adaylıkları da elde etti.

Filmin ilk sahnelerinden itibaren, yönetmen Leda’nın iç dünyasına cesur bir dalış yapmamızı sağlıyor.
Uzun, durgun planlar ve sıkça kullanılan yakın çekimler, izleyiciyi karakterin içsel yalnızlığı ve kaygısıyla yüzleştiriyor. Mekân seçimleri – dar ev koridorları, su kenarındaki geniş boşluklar, kalabalık ama sessiz sinema salonu – hem içsel izolasyonu hem de toplumsal baskıyı sembolize ediyor. Film boyunca kullanılan doğal ışık ve gölgeler, Leda’nın vicdan yükünü, suçluluk duygusunu ve bastırılmış arzularını adeta görselleştiriyor. Her detay, psikolojik ve sosyolojik katmanlarıyla karakterin içsel yolculuğunu destekliyor.
Kayıp Kız, yalnızca anne olmanın değil, aynı zamanda kadın olmanın da psikolojik yüklerini ve toplumsal beklentileri sorgulayan derinlikli bir yapım. Film, Leda karakterinin içsel yolculuğunu ve bu yolculukta karşılaştığı vicdan, suçluluk ve arzu gibi temaları etkileyici bir şekilde işliyor. Etkisi uzun süreli ve teyite de ihtiyaç duyuyor. Leda’nın ruh adımlarını tek seferde yakalamanın mümkün olmadığını ilk izlediğimde hissettim. Toparlanıp, etkisini sindirdikten sonra, filmi sahne sahne tekrar izlerlen buldum kendimi.
Bağlanma Stili Bakımından Kayıp Kız
Kaçıngan bağlanma, çocuklukta ebeveynle duygusal bağ kuramayan bireylerin, yetişkinlikte de yakın ilişkilerde mesafe koyması, duygularını bastırması ve bağımsızlık takıntısı geliştirmesiyle tanımlanır. Yakınlık korkusu, duyguları gösterememe ve kontrol ihtiyacı belirgindir.
Filmde Kaçıngan ve Kaygılı Kaçıngan Bağlanmanın İzleri
Leda çocuklarına karşı sevgi hissetmesine rağmen, annelik rolü içinde kaybolduğunu, kendine ait benliğin eridiğini hisseder. Bu da onun “bağ kuramama” sorununu tetikler. Anne olduktan sonra bireysel alanının kaybı onu mesafeli, zaman zaman soğuk ve kaçan bir anneye dönüştürür. Kaçıngan bağlanmanın tipik bir belirtisi olan “yakınlık içinde boğulma korkusu” burada net bir şekilde görülür. Sevgi vardır ama yakınlık dayanılmazdır.
Leda’nın çocuklarını bir süreliğine bırakıp gitmesi, kaçıngan bağlanmanın bir “kaçış” savunmasıdır.
Karar ani değildir; bastırılmış duyguların bir infilakı gibidir. Bu terkediş davranışı, sevdiği halde bağlanamayan birinin iç çatışmasının dramatik bir sonucudur. Leda’nın geçmişteki annelik travmalarını anımsaması soğukkanlı, duygulardan uzak ve adeta gözlemci mesafesindedir. Bu, kaçıngan bağlanmaya sahip bireylerde sıkça görülen “dissosiatif anlatım” tarzıdır: Duygusal deneyimleri anlatırken duygudan kopuk kalmak.
Leda’nın genç anne Nina’yla kurduğu ilişki de karmaşık ve mesafelidir.
Ona karşı hayranlık, kıskançlık ve koruma arzusu arasında gidip gelir. Ancak hiçbir zaman tam bir yakınlık kurmaz. Nina’nın kzıyla olan ilişkisine müdahale ettiğinde bile, bu bir empati değil, kendi geçmişiyle hesaplaşmanın bir izdüşümüdür. Filmin sonunda Leda’nın fiziksel olarak yaralanması, içsel olarak zaten yıllardır taşıdığı “duygusal kanama”nın somutlaşmasıdır. Kaçıngan bağlanma, sadece ilişkisel değil, beden-zihin bütünlüğünü de etkiler.
Leda’nın hikâyesi, yüzeyde bir annenin hataları gibi görünse de duygusal yakınlıktan korkan, sevilmek isteyen ama sevgiye dayanamayacak kadar incinmiş bir ruhun portresidir.
Kaçıngan bağlanan bireyler gibi Leda da yakınlık kurmayı ister ama sürdüremez. Suçluluk ve özgürlük arasında parçalanır. Kontrolsüz hissettiği bağları sabote eder.
Kayıp Kız kaçıngan bağlanmanın sinemada ender görülen, bu kadar içsel ve dürüst bir temsiline sahiptir. Leda, sevilmeyi isteyen ama bağlandığında kaybolmaktan korkan modern bir anti-kahramandır. Film, bu çelişkiyi tüm sessizliğiyle ve boşluklarıyla hissettirir.
Diğer taraftan Leda’nın kaygılı-kaçıngan (fearful-avoidant) özellikler gösterdiğini de söyleyebiliriz.
Yakınlık kurmak istiyor ama aynı anda yakınlıktan kaçıyor. Çocuklarını bırakması, vicdan azabı ve suçluluk hisleri, yaklaşma ve uzaklaşma arasındaki çatışmayı gösteriyor. Sosyal ilişkilerde de mesafe koyup sonra övgüde bulunması, hem bağlanma isteğini hem de reddedilme, yakınlıktan zarar görme kaygısını ortaya koyuyor. Yani sadece kaçıngan değil; içinde yoğun bir yakınlık-kaygı çatışması da var. Bu da filmi ve Leda’nın karakterini çok daha derin, çelişkili ve gerçekçi kılıyor.
Nina’nın kızının bebeğini gizlice alması; Leda’nın, doğrudan insanlar ve yakınlıkla baş edemediğini ama bebek aracılığıyla kontrol edebileceği bir bağ deneyimleme isteğini ortaya koyuyor. Çocuklarını bırakmış olmanın suçluluğu, Leda’yı “başkasının çocuğuna dokunmaya” yönlendiriyor. Bu eylem, hem vicdanına hem de kendi içsel eksikliğine bir yanıt gibi: “Bakabiliyorum, ilgilenebiliyorum.”
Kendi çocuklarıyla doğrudan bağlandığında kayboluyor ama başkasının çocuğu ona “kontrol edilebilir bir bağ” sunuyor. Bu, kaygılı-kaçıngan bağlanan bireylerin tipik stratejilerinden biri: Bağ kurmak ister ama sınırlarını da korumak ister. Bebek, Leda’nın kendi anneliğini ve geçmiş hatalarını düşünmesine de aracılık ediyor. Onunla kurduğu ilişki hem bir ayna hem de bir deney alanı gibi: “Şimdi farklı bir şekilde bağ kurabiliyor muyum?” sorusu burada devrede.
Kaygılı-kaçıngan bağlanma stilinin temeli, genellikle çocuklukta hem yakınlık arzusunun hem de reddedilme korkusunun iç içe geçmiş olmasıdır.
Leda’nın annesinden bahsederken söylediği: “Kötü bir yemek gibi itmişti beni” sözü durumu sarsıcı biçimde ortaya koyuyor. Bu, yakınlık isteğiyle birlikte reddedilme deneyiminin de somut bir metaforu. Hem “yakın olmak istedim” hem de “itildim, kabul edilmedim” deneyimi bir arada. Kaygılı-kaçıngan bireyler, bu tür deneyimleri içselleştirir ve yakınlık kurma arzusu ile korku arasında sürekli gidip gelirler. Leda’nın davranışlarına bakarsak: Mesafeli duruşlar, dolaylı övgüler, bebeklerle bağ kurma… Hepsi, çocuklukta yaşadığı reddedilme deneyiminin ve vicdan/bağlanma çatışmasının yansıması. Yani, Leda’nın annesiyle ilgili bu küçük ama güçlü anısı, kaygılı-kaçıngan bağlanmanın temel psikolojik dinamiğini çok iyi özetliyor.
Toplumsal Normlar Açısından Annelik, Kadınlık ve Kendilik Arasında Sıkışma
Leda’nın hikâyesi, bize şunu açıkça gösterir: Kadın sadece anne olmak zorunda değildir ama annelik rolü kadının tüm varoluşunu yutabilir. Toplumda, özellikle geleneksel rollerin daha baskın olduğu yapılar içinde evin düzenini sağlamak kadının görevidir. Çocukların duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarının yükü çoğunlukla kadının omzuna bırakılır. Kadının bireysel arzuları, üretme isteği, içsel yalnızlığı çoğu zaman “bencillik” olarak etiketlenir.
Oysa Leda’nın sancısı şuradadır: O bir kadın olarak akademik arzulara, entelektüel üretkenliğe, aşka, kendine ait zamana ihtiyaç duyar.
Ancak bu ihtiyaçlar, onun annelik rolüyle sürekli çatışır. İşte burada toplumsal yük paylaşımındaki eşitsizlik belirginleşir. Bir baba, çocuklarını bırakıp gittiğinde “kariyeri için uğraşıyor” denebilirken; bir anne gittiğinde “terk eden”, “kötü” ve “eksik” olur. Her ne sebeple olursa olsun, toplum nezdinde; bir kadının çocuklarını terk edip gitmesi ile bir babanın çocuklarını terk etmesi aynı yargı kefesinde değildir. Kadın çocuklarından birincil derecede sorumlu tutulan ebeveyndir ve cezası da şüphesiz ona göre olacaktır. Bu da Leda’nın neden hem kaçtığını hem de hâlâ suçlulukla yaşadığını tam olarak açıklar.
Metaforları Mercek Altına Aldığımızda
Sinek: Sinek, tedirgin edici bir varlıktır. Küçüktür ama susturulamaz. Leda’nın geçmişine dair taşıdığı pişmanlık ve suçluluk, sinek gibi asla yok olmayan, her daim uğultusunu sürdüren bir iç ses. Yastık üzerinde belirmesi, onun en mahrem alanına –dinlenme, rüya, huzur alanına– sızdığını gösterir. Vicdan, kaçtığı yerde bile ondan ayrılmaz. Aynı zamanda anneliğin gündelik yüklerini, küçük ama üst üste bindiğinde bunaltıcı hale gelen sorumluluklarını da çağrıştırır: Yemek, ev, çocuk, bakım… Yani sinek, “küçük ama sürekli rahatsız eden” –istilacı- şeylerin metaforu da olabilir. Maggie Gyllenhaal’ın amacı bu rahatsızlığın kendisini göstermekse, kesinlikle başardı. Leda’nın geçmişiyle barışamamasının, anneliğin boğucu taraflarının, suçluluğun ve pişmanlığın dışavurumunu sinek gibi küçük ama keskin bir detayda somutlaştırdı.
Çam Kozalağı: Kozalak Leda’nın sırtına düşüyor. Doğadan gelen beklenmedik bir darbe gibi. Sırt, yük taşımayla ilişkilidir; kozalağın düşmesi de “omzundaki yükleri” hatırlatan bir işaret gibi. Bu düşüş, geçmişten gelen ani bir hatırlatıcı gibi de okunabilir. Kozalak küçüktür ama yüksekten düştüğünde can yakar. Bu, Leda’nın yaşamındaki küçük ama derin izler bırakan anıları çağrıştırır: Çocukların çığlıkları, anneliğin küçük çatışmaları, ihmal ettiği anlar… Hepsi tek tek küçük gibi görünür ama zihnine üşüşünce acısını da hissettirir. Kozalak aynı zamanda bir tohum taşıyıcısıdır. Yani yaşamın yeniden üretim aracıdır. Kadının sırtına düşmesi, anneliğin “doğurganlık yükü” nün simgesel bir dışavurumu olarak da okunabilir. Leda bu yükü yıllarca taşımış, ondan kaçmaya çalışmış ama doğa bile ona bunu hatırlatıyor gibidir.
Oyuncak Bebeğin Ağzından Çıkan Kurt: Bebeğin ağzından çıkan şey, annelik idealinin “masum ve tertemiz” olmadığını, içinde bastırılmış bir çürüme ve iğrençlik de barındırdığını gösteriyor. Leda için anne olmak baştan beri “zehirli bir tatlılık” taşıyor; hem sevgi hem de boğucu bir tutsaklık. Bebeğin ağzından çıkan bu şey, o bastırılmış çürümenin dışa vurumu gibi. Film, bu “karanlık yüzü” çok çıplak bir şekilde sembolleştiriyor.
Hediye Şapka İğnesi: Leda’nın Nina’ya verdiği hediye şapka iğnesi, aslında yakınlık ve güvenin işareti gibi görünüyor. Ancak sonunda aynı iğneyle Nina, Leda’yı yaralıyor. Bu, Leda’nın kurmaya çalıştığı bağların ne kadar kırılgan, hatta tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Hediye olarak verdiği şey, ona zarar veren nesneye dönüşüyor.
Karından Yaralanma: Karın, kadınlık, doğurganlık, annelik ve “iç dünyayı taşıyan merkez”in sembolü. Nina’nın Leda’yı karnından yaralaması; aslında Leda’nın annelik deneyimini, kadınlık bedenini, kendi seçimleri yüzünden duyduğu suçluluğu delip geçen bir hamle gibi. Sanki Nina, Leda’nın geçmişinin yarasını dışarıya taşırıyor. Nina burada Leda’nın gençliğini ya da belki terk ettiği kızlarını temsil eden bir figür. Kendisinden daha genç olan kadının elinden karnından yaralanması, sanki “geçmişin bedeli, anne olmanın bedeli, terk edişin bedeli” olarak geri Leda’ya dönüyor. Başka bir yer değil de karın. Bu, “hayat veren yerin aynı zamanda acı veren yer” oluşunu çok güçlü bir şekilde sembolize ediyor. Doğurmak, bakmak, terk etmek, suçluluk… Hepsi bedenin o merkezinde toplanıyor.
Portakal Soyma: Portakalı (kızlarının deyişiyle yılan gibi) kabuğunu koparmadan soymak, başta dikkat ve kontrolü, sonunda da ritüel gibi tekrarlanan bir davranışı temsil ediyor. Hem zarif hem kontrol altında hem de ölümcül olabilecek bir simge taşıyor. “Yılan” imgeleri genellikle tehlike, bilgi, dönüşüm ve cinsellik ile ilişkilendirilir. Leda’nın davranışları, hem kendi arzusunu hem de bastırılmış suçluluk ve kaygıyı yönetme yöntemi olarak okunabilir. Portakal ve yılan metaforu, haz ve tehlikenin, arzu ve suçluluk duygusunun iç içe geçtiği bir ritüel yaratıyor.
Su Kenarında Uyanma: Su bilinçaltı, duygular, arınma ve dönüşüm ile ilişkilidir. Filmin sonunda Leda’nın suyun kenarında uyanması; bilinç düzeyine dönmesi, yani yaşadığı içsel yolculuktan sonra bir tür farkındalık veya yeniden doğuş anı. Su hem tehlikenin hem de arınmanın alanı. Film boyunca yaşadığı suçluluk, vicdan yükü ve bastırılmış arzuların sularında yüzdü; sonunda kenarda uyanması, duygusal ve psikolojik sınırlarına dönmüş olması gibi düşünülebilir. Leda, artık hem geçmişini hem de kendi duygu dünyasını gözlemleyebiliyor. Düzensiz bağlanma döngüleri tamamen çözülmemiş olabilir ama içsel farkındalık kazanmış diyebiliriz.

Duraklatan Sahneler:
Bardaki Yemek Sahnesi: Leda’nın barda pansiyon işletmecisine olan mesafesi, sosyal ortamda sınır koyma ve korunma ihtiyacını gösterir. Bu, kaçıngan bağlanma stilinde tipik bir davranıştır. İnsanlara yaklaşmak istemek ama aynı anda yakınlığı tehdit olarak algılamak. Adam bardan ayrılıp masadaki arkadaşlarıyla oyuna geçtiğinde, kulağına eğilip övgü sözleri fısıldaması bir nevi bağ kurmayı deneyimleme girişimidir. Minimal riskle, vicdanının ya da sosyal nezaketinin gereğini yerine getirme çabası. Ancak bunu adam oyunla meşgulken yapmak, doğrudan yakınlık kurmak yerine dolaylı bir yol seçmek demek. Leda, burada hem yaklaşmak istiyor hem de yakınlıktan korkuyor. Bu sahne, kaçıngan bağlanmanın tipik “yaklaş-kaç döngüsü” nü dramatik olarak gösteriyor.
Oyuncak Bebeğin Ağzından Gelen Atık Su: Bebeğin ağzındaki atık su, Leda’nın kendi annelik rolüyle, geçmiş hatalarıyla ve suçluluk duygularıyla ilişkilendirilebilir. Sarıldığında bu “pislik” göğsüne akıyor; yani vicdanı ve kalbi doğrudan etkileniyor. Leda, hem bağ kurmak istiyor hem de bu bağla birlikte geçmişin yükü “fiziksel” olarak ona geri dönüyor. Kaygılı-kaçıngan yapıda insanlar, bağ kurduklarında hem yakınlık hem de rahatsız edici duyguları birlikte deneyimlerler. Bu sahne, bağ kurmanın Leda’ya hem tatmin hem de rahatsızlık verdiğini gösteriyor: Sevgi ve suçluluk iç içe.
Bohem Çift: Evlerine misafir ettikleri çiftin hikâyesine baktığımızda; kendi çocuklarını terk etmiş bir adam, yanındaki kadınla kaçmış. Tutkulu ve mutlu bir portre çiziyorlar. Leda, kendi hayatında bastırdığı veya ulaşamadığı tutkuyu, onların yaşamında görüyor. Bu, bir tür dolaylı aynalanma: “Başka biri bunu yapabiliyorsa, ben de yapabilirim/isterim” mesajını veriyor. Kadınla kurduğu yakınlık, Leda’nın kendi arzularını güvenli bir bağ çerçevesinde keşfetmesine izin veriyor. Leda yalnızca fikirsel olarak değil, duygusal olarak da destekleniyor: Bir arkadaşlık ve anlayış alanı buluyor. Leda düzensiz bağlanan bir karakter; tutkularının peşinden gitmek çoğu zaman riskli. Ancak bu çiftin örneği, ona hem “yaklaşma deneyimi” hem de sınırlarını test etme imkânı sunuyor. Yürüyüşçü çift Leda’nın kendi tutkularının farkına varmasını ve peşinden gitme cesaretini kazanmasını tetiklemiş gibi görünüyor. Bu sahne, hem sosyolojik bir etkileşim hem de psikolojik bir katalizör görevi görüyor. Başkalarının deneyiminden ilham almak, kendi bastırılmış arzularını keşfetmeye yol açıyor.
Sinemada Yaşadığı Çatışma: Leda aslında eğlenmek, bir “normal” lik deneyimi yaşamak için sinemaya gidiyor. Ancak orada, başkalarının sesleri, taşkınlığı ve umursamazlığıyla karşılaşıyor. Bu, onun hayattaki deneyimini de yansıtıyor. Kendi arzularını yaşamak istediğinde toplum tarafından dışlanan, yanlış anlaşılmaya açık bir kadın. Rahatsızlığı sadece dışarıdaki gençlerin davranışlarıyla ilgili değil. Aslında içinde taşıdığı vicdan azabı ve toplumun annelikten beklediği rolü yerine getirememenin suçluluğu sinemada patlıyor. O yüzden sahne, bireysel bir çatışmadan çok kolektif bir “kadınlık deneyimi”ne işaret ediyor. Sinema, onun kendine ayırdığı küçük bir zaman. Orada bile rahat bırakılmıyor. Bu da onun hayatındaki genel temayı tekrar ediyor aslında. Bir kadın olarak kendine ait bir alan açmaya çalışıyor ama sürekli işgal ediliyor. Sinemadaki gürültü aynı zamanda anneliğin sürekli tekrar eden talepkâr yükünü simgeliyor. Orada Leda’nın isyanına kimse destek olmuyor, herkes suskun. Bu, onun yalnızlığını büyütüyor. Tıpkı annelik rolünü terk ettiğinde olduğu gibi.
Bu sahneye toplumsal cinsiyet hiyerarşisi perspektifinden bakmak da mümkün. Kadının sözü “gürültüye karşı çıkan huysuzluk” olarak görülüyor. Erkeğin sözü ise “otorite” olarak kabul ediliyor. Gürültücü gençler, Leda’ya kayıtsız kalıp erkeğin komutuyla susuyor. Bu fark, toplumdaki güç ilişkilerini bire bir gösteriyor. Zaten kendini dışlanmış hisseden Leda, burada da “sözümün değeri yok, ancak bir erkek dile getirince geçerli oluyor” gerçeğiyle yüzleşiyor. Bu onun yalnızlık, değersizlik ve görünmezlik duygusunu katlıyor. “Annelik” rolünde de benzer bir durum var: Kadın annelikten çekilirse yargılanıyor ama erkeğin baba rolünden geri çekilmesi (ya da pasif olması) çoğunlukla normalleştiriliyor. Sinema sahnesi, bu çifte standardın küçük bir sahnesi gibi işliyor.
Kadının kendilik inşası, hem içsel bir mücadele hem de toplumsal rollerle didişme halindedir. Leda, bu bağlamda hem bir başkaldırıdır hem de bir trajedi. “Kendim olmak istedim.” derken, bir anne olarak çocuklarına yabancılaşmıştır. Toplumun ona biçtiği “fedakâr anne” rolünü terk ettiğinde, o sadece bir tercih değil, aynı zamanda bir lanet de edinmiştir: Suçluluk, pişmanlık, yalnızlık…
Bu yazı Agnes Obel’in Riverside’ından başka kimsenin şahitliği ve bir alan koruması olmadan Deniz Kara tarafından kâğıda döküldü.
Daha fazla sinema yazısı okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

