KÜÇÜK ŞEYLER MEVSİMİ / Koray Feyiz
KÜÇÜK ŞEYLER MEVSİMİ
Günümüz Türkçe şiirinde kadın imgesi, artık yalnızca temsili bir figür, aşkın edilgen nesnesi ya da “acı çeken” bir özne olarak değil; tarihsel, politik, bedensel ve dilsel kırılmaların merkezinde konumlanan çok katmanlı bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Çiğdem Sezer bu dönüşümün en belirgin ve tutarlı seslerinden biridir. 2017 yılında Öteki Yayınevi tarafından yayımlanan ve Dağlarca Şiir Ödülü’ne değer görülen Küçük Şeyler Mevsimi, Sezer’in şiirinde kadın öznenin hem bireysel hem kolektif düzlemde nasıl yeniden kurulduğunu gösteren önemli bir poetik eşiktir.
Kitap üç bölümden oluşur; Aramızdan Hayat Geçti, Küçük Şeyler Mevsimi ve Dina. Bu bölümler, kadın imgesinin farklı yoğunluklarda ama süreklilik arz eden bir biçimde dönüşümünü izleyebileceğimiz üç poetik halkaya karşılık gelir. Sezer’in şiirinde kadın; anne, sevgili, kız kardeş, tanık, sürgün, yas tutan, doğuran ve dili yeniden kuran bir özne olarak belirir. Bu analiz, söz konusu dönüşümü metin içi göstergeler üzerinden incelemeyi amaçlamaktadır.
I.Aramızdan Hayat Geçti: Kırılgan Kadın Öznenin Kuruluşu
Kitabın ilk bölümü olan Aramızdan Hayat Geçti, kadın öznenin kendini hem tarihsel hem de içsel bir yıkım alanında kurduğu şiirlerden oluşur. Burada kadın, dünyayı “seyreden” değil, onun içinden yaralanarak geçen bir varlıktır. İlk şiirlerden itibaren bu kırılma açıkça görülür:
“dağlar görmüş nehirlerden bildim seni /
orada çok çocuk öldürdüm kendimi /
acıya uzadım / şehre bir ayna koymuşlar /
kendime azaldım” (S.9)
Bu dizelerde kadın özne, kendi içindeki “çocukları öldüren”, yani masumiyet, korunma ve saflık hâllerini yitirmiş bir bilinçle konuşur. Kadın imgesi burada ne idealize edilir ne de kutsanır; aksine kendini tüketerek, eksilerek kuran bir benlik söz konusudur. “Kendime azaldım” ifadesi, modern kadın öznenin parçalanmışlığını ve sürekli kayıp hâlini imler.
Kadının şehirle ilişkisi de bu kırılmanın bir uzantısıdır. Şehir, aynalarla dolu bir yabancılaşma mekânıdır; kadın kendini bu aynalarda eksilmiş olarak görür. Benzer bir izlek şu dizelerde sürdürülür:
“bildim hiçbir şey geri dönmüyor /
kendimden bildim, dönmediğim şehirlerden /
ellerin tutulmaya hevesinden bildim /
insan, gölgesine yetişemiyor” (S.10)
Burada kadın özne, geri dönüşsüzlüğü beden ve şehir deneyimi üzerinden kurar. Kadın, gölgesine bile yetişemeyen modern insanın somut karşılığıdır; zaman, mekân ve kimlik arasında sıkışmış bir figürdür.
II. Bellek, Kent ve Kadın Deneyimi
Sezer’in şiirinde kadın, belleğin taşıyıcısıdır. Ancak bu bellek romantize edilmiş bir geçmiş değil; yitik, tozlu ve parçalı bir hafızadır:
“bir dalgınlıktım dünyanın gözünde /
tozlu eşyalar arasında /
kaybolmuş bir dalgınlık” (S.12)
Kadın burada “dalgınlık” metaforuyla tanımlanır: görünmeyen, önemsenmeyen ama varlığı hissedilen bir durum. Kadın imgesi, dünyanın gözünde silikleşmiştir. Buna karşılık şiir, bu silikliği politik bir dirence dönüştürür.
Kent imgeleri de kadın deneyiminin aynasıdır:
“ganita’da gemiler oturuyordu /
hüzünlü ev kızları gibi” (S.13)
Gemilerin “ev kızları”na benzetilmesi, kadınlık hâlinin bekleyiş, hareketsizlik ve bastırılmış arzu üzerinden kurulmasına eleştirel bir göndermedir. Kadın, burada hem kendini hem kenti gözlemleyen bir bilinçtir.
III. Masumiyet, İnanç ve Kadının İtirazı
Sezer’in şiirinde kadın, masumiyet mitine mesafeli durur:
“hiç inanmadım masumiyetine çocukların /
cennetin vaat edilmiş güzelliğine” (S.16)
Bu dizeler, kadın öznenin din, ahlak ve toplum tarafından dayatılan saflık anlatılarını reddettiğini gösterir. Kadın, inanmanın “işe yarar” bir şey olduğunu kabul eder; fakat bunun düzenlenmiş bir yaşamın parçası olduğunu da ifşa eder. Bu tutum, günümüz şiirinde kadın imgesinin ideolojik sorgulama kapasitesini açığa çıkarır.
IV. Beden, Arzu ve Doğurganlık: Kadının Dili
Küçük Şeyler Mevsimi’nde kadın bedeni, arzunun ve dilin kurulduğu asli mekândır. Sezer, kadın bedenini edilgen bir nesne olarak değil, anlam üreten bir alan olarak ele alır:
“bulutların sırtında bir at o uzun bacaklarıyla koşuyor hayatı /
… / eğilip baktım ve içime düşen derinlik /
beni gebe bıraktı” (S.29)
Buradaki gebelik, biyolojik bir durumdan çok dilsel ve varoluşsal bir dönüşümü simgeler. Kadın, derinlikten “gebe” kalır; yani deneyim, şiir ve anlam üretir. Bu, doğurganlığın metaforik ve yaratıcı bir yeniden tanımıdır.
V. “Bir Kadın / Bir Yokluğa / Değse…”
Evin Kalbi şiirinde kadın imgesi daha yoğun ve özlü biçimde karşımıza çıkar:
“bir kadın /
bir yokluğa /
değse, iki olur /
üç; evin kalbi /
durur!” (S.43)
Bu dizeler, kadının yoklukla temas ettiğinde çoğalan, etkisi genişleyen bir varlık olduğunu gösterir. Kadın, yokluğu büyüten, evin ve hayatın merkezini sarsan bir özneye dönüşür. Bu, kadın imgesinin pasiflikten çıkıp dönüştürücü bir güce evirildiğinin en açık göstergelerindendir.
VI. Dina: Kolektif Kadın Sesi ve Etik Tanıklık
Kitabın üçüncü bölümü olan Dina, kadın imgesinin bireysel sınırları aşarak kolektif bir tanıklığa dönüştüğü uzun soluklu bir şiirdir. Dina, hem bir isim hem de çağrıdır; bir kız kardeş, bir vicdan, bir dil kaynağıdır.
“şimdi bana cesaret ver / fısılda / Dina” (S.67)
Kadın burada yalnız değildir; başka bir kadına, başka bir sese seslenir. Bu sesleniş, feminist şiirin temel damarlarından biri olan “kız kardeşlik” fikrini çağırır.
Savaş, ölüm ve çocuk bedenleri karşısında kadın sesi etik bir tanıklık üstlenir:
“kar yağıyor Dina /
… / çocuğun parçalanmış bedeni /
karın sessizliğiyle örtülüyor” (S.73)
Kadın imgesi, bu noktada yalnızca kendini değil, dünyayı da sorgulayan bir bilinçtir. “Dünyadan nasıl geçilirdi Dina?” sorusu, kadın öznenin varoluşsal ve politik yükünü açığa çıkarır.
VII. Çiğdem Sezer’in Poetikasının Günümüz Türkçe Şiirindeki Yeri
Çiğdem Sezer’in Küçük Şeyler Mevsimi’nde belirginleşen poetik tavır, onu günümüz Türkçe şiirinde yalnızca “kadın şair” kategorisiyle değil, dil, etik ve tanıklık eksenlerinde düşünen güçlü bir şiir öznesi olarak konumlandırır. Sezer’in şiiri, 2000 sonrası Türkçe şiirde gözlemlenen bireysel içe kapanma eğilimine mesafeli durur; buna karşın yüksek sesli bir sloganizme de yaslanmaz. Onun şiiri, sessizlikle konuşan, boşluklarla anlam kuran, kırık yerlerden sızan bir poetik bilinçle ilerler.
Sezer’i çağdaşları arasında ayıran temel özelliklerden biri, duyarlık ile politik sezgiyi aynı dize içinde eritebilmesidir. Bu şiir, doğrudan ideolojik söylem üretmez fakat savaş, ölüm, çocuk bedeni, kardeşlik, sürgün ve inanç gibi temaları etik bir sorgulama alanına taşır. Özellikle Dina bölümünde görüldüğü üzere, şiir bir “tanıklık alanı”na dönüşür. Buradaki tanıklık, haber diliyle ya da belgeselci bir tutumla değil, dilin yaralanmışlığı üzerinden kurulur:
“düşürülmüş kelimeler / mezarlıklarda / çürür mü Dina” (S.92)
Bu dizelerde kelimelerin bile ölüm karşısında yetersiz kaldığı bir dil evreni söz konusudur. Sezer şiiri bir kurtuluş alanı olarak sunmaz; aksine şiirin de yaralandığını, eksildiğini, sustuğunu gösterir. Bu yönüyle onun poetikası, modern şiirin “her şeye kadir dil” anlayışını reddeder.
Günümüz Türkçe şiirinde kadın sesinin yükselişi, çoğu zaman iki uç arasında salınmaktadır: ya aşırı kişisel, içe kapalı bir lirizm ya da doğrudan politik söyleme yaslanan sert bir dil. Çiğdem Sezer’in şiiri ise bu iki uç arasında üçüncü bir alan açar. Kadın özne, ne yalnızca kendi yarasını anlatır ne de kendini kolektif bir sloganın içinde eritir. Kadın sesi, burada hem bireysel hem çoğuldur; hem kırılgan hem dirençlidir.
Bu poetik tavır, Sezer’i, örneğin 90’lar sonrası Türkçe şiirde beliren melankolik erkek merkezli benlik anlatılarından da ayırır. Sezer’in şiirinde “ben”, merkezi ve mutlak bir özne değildir; çoğu zaman parçalanmış, eksilmiş, kendiyle çelişen bir varlık olarak görünür:
“kalbimdeki delikle görmeyi öğrendim” (S.35)
Bu “delik”, Sezer poetikasının anahtar imgelerinden biridir. Şiir, bütünlük iddiası taşımaz; aksine çatlaklardan, eksiklerden, sustuklarından beslenir. Bu yönüyle Sezer, modernist şiirin bütünlük arzusunu da, postmodern şiirin ironik mesafesini de aşan bir yerde durur.
Çağdaşları arasında Sezer’i özgün kılan bir diğer unsur, annelik, kız kardeşlik ve kadınlar arası aktarımı romantize etmeden ele almasıdır. Kadınlar arası ilişki, şiirde bir sığınak olduğu kadar bir yük ve sorumluluk alanıdır:
“yüzünün yarısı annem olan kadınları sevdim” (S.58)
Bu dize, kadın kimliğinin kuşaklar arası bir aktarım olduğunu ima ederken, aynı zamanda bu aktarımın ağırlığını da duyurur. Sezer’in şiirinde kadınlık, doğal ya da değişmez bir kimlik değil; tarihsel, kültürel ve bedensel bir inşa sürecidir.
Son olarak, Sezer’in şiiri, günümüz Türkçe şiirinde giderek silikleşen etik soru sorma cesaretini diri tutar. “İnsan ölü bir şey mi Dina” (S.107) sorusu, yalnızca bireysel bir varoluş krizini değil, çağın insana biçtiği değeri sorgular. Bu soruların cevabı yoktur; fakat şiir, cevapsız kalmayı göze alır. Sezer’in poetik gücü de tam burada ortaya çıkar: Şiir, açıklamaz; açık bırakır.
Sonuç
Küçük Şeyler Mevsimi, günümüz Türkçe şiirinde kadın imgesinin geçirdiği dönüşümün güçlü bir örneğidir. Çiğdem Sezer, kadın özneyi ne idealleştirir ne de mağduriyetle sınırlar. Kadın; düşünen, itiraz eden, yas tutan, doğuran, dili yeniden kuran bir varlık olarak şiirin merkezinde yer alır.
Bu kitapta kadın imgesi, hem bireysel hafızanın hem de kolektif acının taşıyıcısıdır. Sezer’in şiiri, kadın sesini çoğaltarak Türkçe şiirin etik ve estetik sınırlarını genişletir. Küçük Şeyler Mevsimi, bu yönüyle yalnızca bir şiir kitabı değil, çağdaş şiirde kadın olmanın poetik bir haritasıdır.
Kaynakça: Sezer, Çiğdem. Küçük Şeyler Mevsimi. Öteki Yayınevi, 2017.
Daha fazla Panzehir şiire buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

