KAYBOLARAK VAR OLMAK / Dilek Üstündağ
KAYBOLARAK VAR OLMAK
Gül Parlak’ın Tecelli Öyküsü Ekseninde Kaybın Anlattıkları
“Kayıp asla bütünüyle kapanmaz;
geride her zaman bir iz bırakır.”
Jacques Derrida
Edebiyatta kayıp, çoğu zaman eksilme duygusuyla bir yitirişi işaret eder. Oysa bazı metinler, kaybı yalnızca yokluk olarak değil; açılma, çözülme ve hatta yeniden kurma imkânı olarak ele alır. Gül Parlak’ın Uçacak Ninnisi adlı ilk öykü kitabı, bu merkezde duran metinlerden biridir. Parlak, kaybı bir sonuç olarak değil bir süreç olarak işler. Karakterlerini yitirmenin içinden geçirerek onları başka bir varoluş ihtimaline yaklaştırır. Bu nedenle kitapta, kaybolmak yalnızca ortadan yok olmak değil; görünür olanın altındaki bastırılmış hayatların açığa çıkmasıdır.
Kayıp, en temel anlamıyla bir eksilme hali gibi görünse de, felsefi düzlemde bundan çok daha fazlasını içerir. İnsan, yalnızca sahip olduklarını değil o sahiplikler üzerinden kurduğu anlam dünyasını da kaybeder. Bu nedenle kayıp, bir nesnenin ya da kişinin yokluğundan çok, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin kırılmasıdır.
Martin Heidegger’in sözünü ettiği “yerleşmişlik” hali bozulduğunda dünya artık tanıdık değildir. Judith Butler ise kaybın, benliğin sınırlarını görünür kıldığını söyler.
Bu nedenle edebiyatta kayıp, yalnızca bir olay değil, bir eşik deneyimidir. Gül Parlak’ın kurduğu anlatı dünyası da tam olarak bu eşiğin etrafında şekillenir. Özellikle Tecelli öyküsü, kaybın bir yok oluş değil, bir varoluşa geçiş olabileceğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.
Yokluğun Açtığı Alan: Tecelli
“Tecelli” kelimesi, sözlük anlamıyla “ortaya çıkma”, “görünür olma”, “açığa vurulma” demektir. Aynı zamanda tasavvufi bağlamda, gizli olanın bir anda belirginleşmesi, hakikatin kendini göstermesi anlamını da taşır. Böylece öykünün adı bize bir görünürlüğü, ortaya çıkışı en başından işaret eder.
Tecelli daha ilk cümlesiyle okuru bir eksilmenin içine bırakır: “Sakine teyzem kayboldu.”
Bu cümlenin sarsıcı etkisi, yalnızca birinin ortada olmayışından değil; yokluğun, evin bütün düzenini görünür kılan bir araç haline gelmesinden doğar. Sakine Teyze’nin kayboluşu, sıradan bir kaybolma vakası değildir; yıllardır aynı evin içinde sessizce var olan bir hayatın aslında nasıl silindiğini açığa çıkarır.
Ev yerli yerindedir: masa örtüsü, tabaklar, halı, gümüşlük, çay takımı… Her şey oradadır. Ama o düzeni kuran özne yoktur. Parlak burada güçlü bir karşıtlık kurar:
Nesneler kalır, kadın kaybolur.
Bu yokluk, ev içi emeğin görünürlüğü ile kadının görünmezliği arasındaki gerilimi açığa çıkarır.
Kızların annelerini arayış biçimi bu görünmezliğin nasıl içselleştirildiğini gösterir. Onu mutfakta, kapakların ardında, kaşıklıkta, kavanozların yanında ararlar. Bu arayış, ilk bakışta ironik görünse de aslında derin bir kabule dayanır: Bir annenin yeri mutfaktır.
Buradaki kırılma, annenin yokluğunda değil, onun nasıl arandığında saklıdır. Öykü bu noktada daha da derinleşir. Sakine Teyze yalnızca mutfakta değil, babanın otoritesinin altında da aranır:
“Babalarının kalın kaşlarının altında yitmiş olabilir mi?”
“Tam o ‘hayır’ sözcüğünün altında kalmış olabilir mi?”
Bu cümleler, kadının yalnızca mekânda değil, dilde de bastırıldığını gösterir. “Hayır” kelimesi burada sıradan bir sözcük değil; bir hayatı kuşatan simgesel bir iktidar alanıdır.
Sakine Teyze’nin kaybı bu yüzden fiziksel değil, simgeseldir. O kadın, aslında çok uzun süredir kayıptır.
Öyküdeki kırılma, babanın hastalanmasıyla birlikte başlar. “Evin gölgesi ağır erkeği” geri çekildikçe, Sakine Teyze görünür olur. Balkon kapısının önünde, dumanın içinde beliren bu figür, yılların birikmiş sessizliğini dışarı bırakır gibidir.
Burası bir eşiktir: Ne tam içerisi, ne tam dışarısı.
“Kocasının ağzından burnundan alıp verdiği koyu nefes, evden uzaklaşıp toprağa sinince teyzeciğim beliriverdi. Sus hakkından söz hakkına geçen kızları, bulunan annelerini görüp, ‘annemiz burada,’ dediler. Bundan böyle kaybolmaması için biricik annelerine mantıklı teklifler yaptılar.”
Kızların annelerine sunduğu seçenekler, yanlarına almak, toruna baktırmak, kurslara göndermek gibi iyi niyetli görünse de aslında aynı döngüyü yeniden kurma çabasıdır. Sakine Teyze’ye bir alan açılmaz; boşluğu yeniden görevlerle doldurulmak istenir. Ama bu noktada öykünün en güçlü dönüşümü gerçekleşir: Sakine Teyze “hayır” demeyi öğrenir.
Bu kelime ilk kez kadının ağzında, bir sınır çizme eylemine dönüşür. Öykünün sonunda gelen cümle, bütün bu sürecin yoğunlaşmış hâlidir:
“Bildiğinizi, bulduğunuzu kendinize saklayın, benim aklım bana yeter.”
Bu söz bir yaşlılık belirtisi değil; bir özne ilanıdır. Hayatı boyunca başkaları tarafından tanımlanmış kadının, sonunda kendini geri alışıdır. Sakine Teyze artık bulunmak istemez. Çünkü bulunmak, yeniden eski yere yerleştirilmek demektir.
Tecelli’de işlenen kaybolma metaforu kökten değişir. Kaybolmak artık yönünü yitirmek değil; başkalarının çizdiği haritanın dışına çıkmaktır. Bu yüzden öykü, kaybı bir trajedi olarak değil, kişisel bir geçmiş firarı olarak kurar. Sessiz, gösterişsiz ama derin bir kopuş.
Parlak’ın kayıp meselesi yalnızca bu öyküde kalmaz; kitabın geneline yayılan bir anlatı stratejisine dönüşür. Öykülerin çoğu, daha ilk cümlelerinden itibaren bir eksilmenin içine açılır.
Kuyu’da yüzünü kaybeden Elif, varoluşsal bir silinmeye işaret eder. Çağrılmayan Misafir’de kaybolan bir ağaç, kaybı tekinsiz bir alana taşır. Neşeli Kanatlar’daki “Ağaçkakan gitti” ile Tecelli’deki “Sakine teyzem kayboldu” cümleleri, farklı biçimlerde aynı boşluğu büyütür.
Bu çizgi, Son Veda’daki şu soruyla içe kapanır: “Ne zaman kaybettim kendimi?”
Dış dünyadaki kayıplar, sonunda öznenin kendi içindeki eksilmeye dönüşür. Acıgöl ve Dilsiz Kaval’da ise kayıp, ölümle birlikte geri döndürülemez bir gerçeklik kazanır.
Sonuç olarak Uçacak Ninnisi, kaybı yalnızca bir yitiriş olarak değil, bir uyanış biçimi olarak kurar. Eksilen her şey, geride yalnızca boşluk bırakmaz; o boşlukta yeni bir sesin, yeni bir benliğin imkânını taşır.
Özellikle Tecelli’de Sakine Teyze’nin kayboluşu, gecikmiş bir varoluşun başlangıcıdır. Parlak, dönüşümü büyük kırılmalarla değil, küçük yer değiştirmelerle anlatır. Bu nedenle onun dünyasında kaybolmak, yönünü yitirmek değil kendi yolunu ilk kez bulmaktır.
* Uçacak Ninnisi (Mimas Yayınları, 2025), 2025 Karaburun Sanat Kampı Öykü Ödülü’nde birinciliğe değer görülmüştür.
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.


