Şebnem Gürler Oakman

BİR DERDİM VAR

“Ablacım ne yazıyorsun sen mıkır mıkır?”

Kırk yıl düşünsem yazma tarzımı böyle nitelemek aklıma gelmezdi. Yerine göre harıl harıl, haldır huldur, usul usul olabilirdi belki ama mıkır mıkır? Aslında hiç de fena değildi bu ikileme, melodisi güzeldi bir kere. (Okuyucu da içinden ya da yüksek sesle tekrarlıyor şimdi, mıkırdaşmış oluyoruz.)

“Ne yazıyorum ben mıkır mıkır?”

“İşte ben de onu soruyorum. Sık sık geliyorsun, dikkat ettim, özellikle ortalık tenhayken. Bir oturuyorsun saatlerce kalkmadan devam. Merak ettim valla.”

Yüzüme yayılan gülümsemeden cesaret bulmuş, benimle ilgili gözlemlerini paylaşmaya devam ediyordu. Bense ona ne cevap vereceğimi kestiremiyordum. Kendime onun gözünden bakarak sessizce dinlemek yeterli hatta ilgi çekiciydi. Genelde bu durum, söylenenler hoşumuza gittiği sürece devam eder ya, bakalım ne zaman asılacaktı suratım?

“Ablacım, bence senin bir derdin var. Yoksa insan böyle gömülmez yazmaya. Gezer tozar, yer içer, eğlenir. Hadi bunları yapamadı, geleni geçeni seyreder. Yok senin kesin bir derdin var.” (Bu noktada okuyucu ile Bir Derdim Var şarkısını seslendiriyoruz. Yazanın derdi var da okuyucunun yok mu? Hemderdiz, ondan bu yakınlığımız.)

“Dertsiz insan mı var? Hem dünyanın gidişatına baksana, dert edinilmeyecek gibi mi?

“Ya ablacım, dünya ne zaman iyi bir yer olmuş ki? Babaannem anlatır dururdu kıyımları, zulümleri, açlığı. Bir bu çağ mı kötü sanki?”

Kötülüğün bu çağda daha organize ve yaygın olduğunu, hatta karşımıza iyilik kisvesi altında çıktığını söylemeye hazırlanıyordum ki ani bir kararla sustum. Nutuk atar gibi görünmek istemediğimi fark etmiştim. Bir de içimde babaanneye saygısızlık edecekmişim gibi bir his peyda olmuştu.

“Rahmetli oldu üç sene önce. Sana bir şey diyeyim mi ablacım, bazı şeyler okumayla yazmayla olmuyor şu hayatta. Okuması yazması yoktu kadıncağızın ama yetmiş iki milletle dosttu Allah seni inandırsın. Asla insan ayırmaz, nerede ezilen varsa onun yanında olurdu. Art niyeti şıp diye sezer, eğriyi doğruyu bilir, ihtiyacı olana kol kanat gerer, yanlış yola sapıp pişman olana kucak açar… Hangi birini anlatayım, herkesin anasıydı.”

“Nur içinde yatsın” diyebildim sadece. Babaanne gerçekten bu denli erdemli bir insan mıydı, yoksa yaşlandıkça böyle olduğuna inanılıp idealize mi edilmişti? Bunu sormak elbette abesle iştigal olacaktı, ayrıca idealize edilmiş dahi olsa torununun zihninde böyle yaşamasında ne zarar vardı ki?

(Soruyu kendimden çok okura yöneltiyorum. Okur düşüncelere dalıyor, kendi babaannesini ya da tanıdığı diğer yaşlı kadınları gözden geçiriyor. Belki babaanneye atfedilen erdemlerin kendisinde olup olmadığı kurcalıyor kafasını. Bilemediğim başka mevzular da olabilir; okur bu, ne yapacağı belli olmaz.)

“Eee roman mı yazıyorsun peki?”

Konu dönüp dolaşıp ne yazdığıma gelmişti.

 “Hikâye” dedim.

“İnsanların hikâyeleri bitmez, işin kolay bence. Şurada bile üç beş insanla konuşsan ne hikâyeler çıkar. Benden sana tavsiye; arada yazmayı bırak, birileriyle konuş. İçine dönüp durursan malzemen bitecek be ablacım.”

Biraz sonra diğer müşterilere mekânda hikâye yazan bir abla olduğunu, sırasıyla herkesin hayat hikâyesini anlatması gerektiğini söyleyebilirdi. Hatta anlatılan hikâyeleri yazıp yazmadığımı kontrol etmeye kalkması, eksik kalan olursa hatırlatması bile olasıydı.

“Gerçi bence roman hikâyeden daha iyi. Aşk, ihtiras, aldatma, entrika dolu bir roman yazsana. Bak herkes bayılır, çok satarsın. Söylemedi deme. Şimdi şöyle başlasan misal…”

“Babaannenin hikayesini yazsam, nasıl olur” diye sorarak böldüm bestseller bir yazar olmam için çizdiği kariyer planlarını.

Bir an afalladı. O ana dek sürdürdüğü, kendinden emin konuşması sekteye uğramıştı. Duraksadı, yutkundu.

“Bu benim verebileceğim bir karar değil. Aile meclisine danışmam lazım. Babam, amcalarım, halalarım ne der acaba? Bazı mevzuların anlatılmasını tasvip etmeyebilirler. Rahmetlinin mahremini cümle âleme açmak doğru olur mu? Bilemedim şimdi.”

Üstelemedim. Mıkır mıkır yazmaya dönmek istiyordum. Kâh içime kâh gelene geçene kâh uydurduğum karakterlere dalmaya… Onun da işleri vardı sanırım, ötedeki masadan el edip duran kadın sipariş vermeyi bekliyordu. Kadına doğru seğirtirken bana laf yetiştirmeyi ihmal etmedi.

“Ablacım sen babaannemi bırak, fi tarihinde yaşamış kadını kim neylesin? Günümüzde geçen, bol olaylı bir roman patlat. Hatta belki sonra dizisini bile çekerler. Dur şu siparişi halledeyim de.”

(Okur her ne kadar yazacağım hikâyeleri edebi bir merakla bekliyor olsa da bu roman fikri onun da içini gıcıklıyor. Şöyle yorulmadan, zırt diye okunacak bir roman fena olmazdı, hatta bir gözü ekrandayken bile okuyabileceği… Heyecan dorukta, ne olacak diye diye. Yalnız neden somurtuyor şimdi? ‘Ne var ki bunda sevgili yazar’ diyor. ‘Yazacağın hikâyeleri ayrı bir yere koyuverdin şuncacık yazıda. Çok satanları satır aralarında eleştirdiğini de anlamadım sanma. Onları da okurum, seni de. Beni hafife alma huyundan vazgeçer misin lütfen! Unutma ki bensiz bir hiçsin.’

Demek öyle… Hemdert değil miydik sevgili okur? Aramızdaki hiyerarşik ilişkiye vurgu yaparak kalbimi kırmanı beklemezdim açıkçası. Oysa yazı boyunca aramızın iyi olduğunu düşünmüştüm. Bütün iyilik hâlleri gibi bu da pamuk iğliğine bağlıymış, elden ne gelir. Sen de kendince haklısın. Herkes haklı, haklılığınca mağrur ve hoyrat…)

Önüme dönüp yazıya gömüldüm. Mıkır mıkır hikâyemi yazmaya koyuldum.

Bir Derdim Var…

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir