Özlem Kocabaş Karakurt

DURAĞA UĞRAK

Yürüyen merdivenlerdeki iniş yolculuğu sona ermişti. Çok katlı alışveriş merkezinin eksi ikinci katındaydı artık. Binayı terk etmek için bir çıkış kapısı arıyordu. Etrafa bakındı. İlerideki kapıyı gördü. Hemen önünde x-ray cihazı ve güvenlik personeli… Böylece kapının bir serap olmadığının sağlamasını yaptı. Hedefine kilitlenip sakince yürüdü.

Alternatifli menülerden yaptığı seçimle aç karnını doyurup inmişti oraya. Sinema önüne konuşlanmış yürüyen merdiven, işbirlikçisi olmuştu bu inişte. Öyle çok yemişti ki hazımsızlığını da inişinin eşlikçisi kabul etmişti. Şimdi zeminin iki kat altındaydı. Otoparkın da üstünde. Altındaki otoparkın çoğalan katları onun için tek bilinmeyenli bir denklemdi.

Katlarını saymaya tenezzül etmediği o binanın en üstteki yemek katına yolculuğu da içine sinmemişti. Yukarı çıkışı kendiliğinden değildi, âdeta oyunda komutlarını ezberlemiş bir oyuncuydu. Yalnız olan biri için biraz da dürtüsel sayılırdı bu çıkış. O ise bir izci edasıyla ekip başındakileri takipteydi. Yetişkin iradesini, yaşama merakla karışan çocuklara teslim etmişti. Bildiği, ilk kez gördüğü o kocaman binada yalpaladığıydı.

İniş kararına dolaylı olarak tesiri varmış görüntüsü ise kadraja girendi. Koşar adım yürüyüp merdivenlere ulaşan gruptaki ilk kişiydi. Aşikâr olansa yemek katındaki her var oluşun hazza ulaşınca bir sonraki arzu için orayı terk edeceği.

Aklının yetişkin yaşında, kafası oldukça karışıktı. Öyle ya, hiç bilmediği o metropolde karınca kadardı. Koca binanın içindeki herkes de karınca öbeğin figüranları. Metropoldeki varlık sebeplerinin o an için öncelikli olmadığı grubunda, alışveriş merkezi gezilirken düzene uymayı tercih etmişti. Ona göre ise bir savruluştu yaşadığı. Belki çocukların başındaki ebeveynler için de durum bundan ibaretti. İç dünyalarının detaylarında kesişme olasılıkları ise bir bilinmezdi.

Çıkışlar, hazlar, inişlerle tüketilen o bina yığınından şükür ki ayrılacaktı.  Bir kapıdan çıkışla metroya ulaşacaktı. Sonra da yabancısı olduğu metropoldeki konaklama mekânına. Dört duvarın arasında dinlenmeye ihtiyacı vardı.

Sandığı gibi olmadı. Binadan çıkışla upuzun bir koridorun henüz başında olduğunu anladı. Metro turnikelerine ulaşmak için uyumlanmış adımlarını çoğaltması gerekiyordu. Alışveriş merkeziyle turnikeleri birbirine bağlayan uzun, kasvetli, serin havayı tende hissettiren bir koridor… Karşılıklı gidip gelen insanların kuş bakışı görüntüsü, yeni bir karınca öbeğiydi.  Kişileri, telaş içinde ve birbirine çarpmamaya gayretli.

Gözleri ışıktan kamaştı bir an. Sonunda metro turnikelerine varıldı. Kendini metroda hayal etti önce. Gözünü açıp kapayana kadar odasında olacağı gözünde canlandı sonra. Gerçeğe döndüğünde, grubun üyeleri turnikelerden diğer tarafa çoktan geçmişti.

Düzene uyumlandı. Bir iki kez yürüyen merdiven yolcuğu yapılarak daha da aşağıya ulaşıldı. Yenice edinilen derme çatma yer bilgisiyle tabelalar incelendi. Gidilecek yöne karar verilip o tarafa geçiş yapıldı. Durağa uğrak metro beklenildi sonra da. Geldi. Durdu. Kapıları açıldı. İnenleri, binenleri… Kapıları kapandı. İçerisi hıncahınç değildi ancak ayakta kalanlardandı. Boşlukta bir yer buldu kendine. Hareket zamanı geldi. Yavaş başlayan yolculuk bir anda ivmelendi. Ellerinin değdiği tutamağı sahiplendi, sıkı sıkı kavradı. Ne de olsa dört durak sonra inecekti. Hepi topu o kadar süre kuvvet uygulayacaktı. Ne var ki kasları, yaşı geçkin bir yorgunluktaydı.

İsimlerini sonradan anımsamayacağı duraklardan ilkinde durdu metro. İnenler, binenler, yinelenenler… Metronun hareketiyle gözlerinin değdiği manzara değişti. Önünde bir boşluk oluştu. Vagon vagon ayrılmayan o metroda göz alabildiğine tutamaktı. Görüntü, sonsuzluk hissine vardı. İvmesi azalıp yeni durağına uğradı metro. Kapılar açıldığında anısı yokladı onu. Bir başka yerin metrosu… On yıl öncesinde sebebi sağlığının peşine düşmeli bir hatırasıydı buyurup gelen. Film şeridini takip etti.

Sonra durakta yinelenen düzeninde yeni hareket başladı. Metronun ray hatlarına göre kıvrıldığı anlarda, ara zamanların anıları uğrak oldu ona. Bir göründü, bir kayboldu. Yadırgamadı o da.

Bir sonraki durakta neredeyse bir on yıl daha öncesine uğradı. Anısındaki şehrin metrosundaydı yine. Bu kez bir başka sebeptendi yolculuğu. Kıyas yaptı aklı. İçinde olduğu metronun hızı, tedirgin edici geldi anısındakine göre.  Hisleri örtüktü dışarıdan bakıldığında. İçinde nereye koyacağını ise biliyordu. Hâkimdi bir süredir benzer yaşananlara.

Yeniden hareket. İvmelenme. Raylarda kıvrılan metronun içindeki uçsuz bucaksız o manzara. Yeni durak. Aynı şehirde, aynı metroda yine kendi ancak bu kez o metronun acemisi olduğu gününe vardı. Bir on yıl daha gerideydi. Elinde valizi, heyecanına sarmaşık kaygısı, eşlikçisi… Sonra anıyı uğurladı. Vakurca bekleyişe geçti. Metro hareket etti. Hızlandı. Çok hızlandı. O da önündeki sonsuzluğun güçlenen ışığına bıraktı kendini. Metronun içinden çıkıp başka zamanlara uğrak yolculuğunun yeni durağını merak etti.

Metro, dördüncü durakta yeniden durdu. Burada inilecekti. Kapılar açıldı. Gruptakiler göz iletişimini perçinlemiş olarak sırayla iniyorlardı. O da düzenin takipçisi olarak indi o durakta.

Bu iniş, beklediği an ile çakıştı. Kontrolünü yitirdi. Kolu, bir çocuğun omzuna istemsiz çarptı. Toparladı kendisini hemen. Dönüp çocuğa baktı. İyi olup olmadığını merak etti. Kim bilir, belki çocuk da metronun yabancısıydı. Böylece inişler ve binişler çakışıverdi. Özür dilemek de istedi.

Çocukla göz göze geldi. Gördüğü, tanıdık bir simaydı. Bu metropolde hem de bir çocukla olması ihtimal miydi? Zamanı yoktu. Tanışıklığı deşelemedi. Gerek de görmedi belki. Çocuk, büyüklerin arasında gözden kayboldu.

Metro kapısı kapandı. Hızlanarak uzaklaştı yolcularıyla. O da metronun ardından kısa bir süre baktı. Sonra yolculuğuna devam etti.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir