YAĞMUR ARASI / Ali Emir Gürbüz
YAĞMUR ARASI
“Yağmur, semanın yeryüzüne yazdığı eski bir dildir; fırtına bu dilin sert lehçesi, sakinlikse yazının sonunda bırakılan uzun bir bekleyiş. Mitler der ki: Gök öfkesini boşaltmadan toprağı dinlendirmez, toprağı dinlendirmeden insanın içini susturmaz.”
Yağmur başladığında yaşamın her zamanki yükü de onunla birlikte sızdı içeri; yavaşça ve sezdirmeden. İnsan dönem dönem yağmur gibidir; birikir, taşar, neyi ıslattığını önemsemeden kendini yere bırakır. Ardından fırtına gelir; sesini yükselten kararlar, savrulan sözler, yarım kalmış itirazlar… Hâsılı her şey yerinden oynar ama asıl istikametini bozan insanın kendisidir. Ve tam yorulduğunu sandığı anda, beklenmedik şekilde tanrıların kavgadan çekilip göğü insanlara bıraktığı anı andıran şekliyle sakinlik çöker; yağmur da kesilmez, rüzgâr da bitmez; yalnızca içlerinde, eski mitlerde fırtınadan sonra düzeni yeniden kuran görünmez el gibi bir denge kurulur. İşte o an, yaşamın ne fırtınadan kaçmak ne de yağmurdan korunmak olduğunu anlar insan. Asıl mesele, geçip giden her şeyden sonra ayakta kalabilen gerçekliğin içerisinde kendine yer edinmektir.
Kadın, caz müziğinin kırık ritimlerine kendini vererek fırtınalı sokağın akışına karıştı; yağmur gökten adeta intikam almak için iniyordu. Öyle ki insanın içinden yükselip dışarı taşan bir bilinçaltını canlandırıyordu. Kaldırım boyunca ilerleyişinde saksafonun boğuk sesiyle rüzgârın uğultusu iç içe geçti. Bu, hayatın tek bir ahenge bağlı kalmadığı duygusunu derinleştirdi içinde ister istemez. Fırtına sertleştikçe bu hareket bilinçli bir teslimiyet biçimi aldı; savrulma, ayakta kalmanın başka bir yolu olarak kendisinde yer buldu. Yağmurun teninde bıraktığı izler, geçmişle ilgili hatıraları aklına getirdi; tek damla, ertelenmiş yüzleşmeler gibi yavaş yavaş aktı çehresinin üzerinden. Fırtına, yaşamın pazarlık tanımayan yanını açığa çıkardı; yönü zorla değiştiren, durduran ve insanı kendisiyle baş başa bırakan karşılaşmaların sertliği bu sokakta görünür hâle geldi. Tüm bu karmaşanın ortasında, cazın ansızın boşluk yaratan bir anı gibi, içinden ince bir sakinlik geçti; yağmur ve rüzgâr sürerken, iç dünyasında dengeli bir alan kuruldu. Kadın yoluna devam etti çünkü yaşamın özünü, fırtınayı onunla birlikte taşınabilecek bir iç dinginliğinde saklı olduğunu biliyordu.
Caz; onun içinde bir arka plan sesi olmaktan çok iç âlemin zamanla aşınmış eşiklerinden geçilerek varılan, suskunluğun kendine mesken tuttuğu örtük mahzenlerine aceleye yüz vermeden katman katman yerleşerek sanki varlığını önce duyumsatıp sonra kendi ağırlığıyla içe çöreklenen, tene değmeden ruhta iz süren bir yayılım hâlinde kalpte eski bir kapıyı aralar gibi iz bırakan, zamandan süzülüp gelmiş bir hatırlayış hâlinde varlık kazanan, adeta ruha çöken ve yerini yadırgamadan bulan bir kalıntı gibiydi.
Şu seslere bak diye kendi kendine konuştu.
Sağanak, kaldırımı aralıksız döverken ve fırtına sokak boyunca yön değiştirirken eşlik ettiği caz müzik, bu karmaşanın içine yayılıp onu çevreleyen havayla uyum kuruyordu. Yağmur kesilmiyor diye düşündü, kesilmesi de beklenmiyor çünkü hayat her zaman ferahlamayı vadetmez, kimi zaman yalnızca tahammül yükler. Rüzgâr sertliğini artırdıkça saksafonun soluğu daha derin bir anlam kazandı. Gökten inen suyla, içerden yükselen ses birbirine karıştı; biri bedende iz bırakıyor, diğeri zihinde kapılar aralıyordu. Sakinlik nerede başlıyor diye söylendi, ve bu söylemden sonra oluşan geçici cevap herhangi bir yere çarpmadan mekânın içinde yok olup gitti. Fırtına sürerken ve müzik kulaklarından çekilmezken; içerde tutarlı bir hâl kendine usul usul yer buldu. Yağmur özünü korumaya devam etti. Rüzgâr yön değiştirip durdu, caz akışını sürdürdü ve kadın, dinginliğin suskunlukla gelmediğini, hareketin içinden geçerek oluştuğunu zihninin en acayip giriftlerinde çarpışan o anlam bulma oyunlarının içerisinde kendi yöntemiyle buldu.
Kendince romantik sayılabilecek bir sokağın ortasında durdu. Kulaklarındaki cazın sözleri bu kez daha uzun, daha açık biçimde diline dolandı. “Let it fall, let it roll, let the night take control” diye aynı tonda eşlik ederken, sesi yağmurun matematiksel izdüşümüne uyum sağladı. Adeta yere düşen damlalar ona ritim sunuyordu. Kelimeler uzadıkça vücudu gevşedi, kolları havayı yoklar gibi açıldı; ayakları zeminin ıslaklığına aldırmadan müziğin o olağanüstü bağlamını izledi. Yüzünde önce belli belirsiz bir gülümseme belirdi sonra kaşları hafifçe yukarı kalktı, dudaklarının kenarında oyunbaz bir ifade dolaştı. Şarkının nakaratına geldiğinde başını geriye yasladı, gözleri bir anlığına kapandı ve fırtınanın uğultusu sanki ona eşlik ediyormuş gibi hissetti. “Don’t hold back, don’t stay still, feel the sound, feel the thrill” sözlerini tekrar ederken duruşu müziğin iniş çıkışlarına karşılık verdi, yüzündeki ifade ciddiyetten neşeye, neşeden rahat bir içlenişe doğru aktı. Yağmur tenine değdikçe mimikleri daha serbest bir hâl aldı, dudakları kelimeleri abartılı biçimde şekillendirdi, alnındaki çizgiler gevşedi. O anda sokak, fırtına ve müzik birbirinden ayrılmadı. Kadın, şarkının sözlerini uzata uzata söylerken, varlığının ve yüzünün bu uyuma verdiği karşılıkla özgürlüğün yalnızca düşüncede değil, anda ve harekette de tadılabildiğini hayal etti.
Gökten inen su sokağı doldururken karşısına çıkan orta yaşlı adam şaşırmış halde bir an durdu, temaşası kadının yüzünde kendi yönünü yitirdi, rüzgâr ikisinin arasından geçip gitti.
“Bir sorun mu var” dedi adam, sesi vakur ve temkinliydi.
“Sorun sayılmaz” diye karşılık verdi kadın, dudaklarında hâlâ şarkının izi dururken. “Fazlalık var sadece; birikenler taşkınlık içindeler…”
Adam başını yana eğdi, kısa bir gülüş üretti. “Sarhoş gibisin” dedi.
“Öyle sanılıyor genelde” diye devam etti kadın, kelimeleri müziğin temposuna uyumlanarak dökülürken. “Yağmur varken, fırtına varken, ses insanın içinden boşalınca böyle duruyor dışarıdan.”
“Müzik mi yaptı bunu” diye sordu adam, kulaklığı işaret ederek.
“Müzik sadece kapıyı açtı” dedi kadın, yüzündeki ifade bir an için ciddileşti, sonra yine yumuşadı. “İçeride ne varsa sokakla buluştu.”
Adam kadının bu tavrına anlam veremedi. Bakışları kadının yüzündeki rahatlığa takıldı “İlginçsin” dedi sonunda.
Kadın hafifçe güldü, yağmurun altındaki hâlini saklamaya gerek duymadan. “Bu havada herkes böyle görünür” dedi. Sesi adam için hiçbir mana meydana getirmeden rüzgârın içerisine karışıp gitti.
Adam köşeyi dönüp gözden kaybolduğunda, kadın sokağın ortasında kollarını iki yana açtı; yağmur her yerinden ve özellikle şakaklarından aşağı akarken başını gökyüzüne kaldırdı ve şarkının sözlerini bu kez saklamadan, sesini rüzgârın önüne bırakır gibi söyledi. “Let it fall, let it roll, let the night take control” diye uzattı heceleri. Ayakları, önündeki su birikintisine girdi; sıçrayan damlalarla birlikte bedeni müziğin hipnozuna kapıldı, asfalt kısa bir an için sahneye dönüştü. O sırada yan apartmanın penceresi açıldı, benzer yaşlarda bir kadın başını uzattı, yüzünde hem şaşkınlık hem tanıdık bir istek vardı.
“Katılabilir miyim” diye seslendi.
“Gel” dedi sokaktaki kadın, tek kelimeyle ama çağırır gibi değildi.
Apartmanın kapısından çıkan yabancı kadın yağmurun içine karıştığında iki beden yan yana geldi, kollar birbirine dolandı; şarkının sözleri artık iki ağızdan yükseliyor, fırtına bu birlikteliği büyütüyordu. Su birikintileri ayaklarının altında rüzgârın etkisiyle küçük küçük sıçramalar yapıyor, kahkahalar yağmurla iç içe geçiyor ve en nihayetinde yüzlerindeki ifadeler açıklama yapmaya gerek duymuyordu. O anda sokak, rastlantı olmaktan çıktı; tanımadıkları bir hayatı, kısa bir süreliğine paylaşan iki insanın sessiz anlaşmasına dönüştü. Yağmur azgınlığını sürdürdü, müzik kesilmedi, kollar kol kola kaldı. İki farklı zihnin aynı uyumda salınışı, sokakta uzun süredir unutulmuş bir ihtimali hatırlatır gibiydi. Birbirlerinin geçmişini bilmeden, isim sormadan, açıklama aramadan yakın durdular; mesafe olgusu adeta müzikle kapanmıştı. Cazın inişli çıkışlı ezgisi, aralarındaki boşluğu doldurmak için bir dil seçmekten ziyade yalnızca bir akış kurdu; bu akışta yabancılık kavramı önemini yitirdi. Yağmur yüzlerinden aşağı inerken gülüşler değişti, bakışlar kısa süreliğine sabitlendi sonra yeniden değişti; yakınlık kalıcı bir bağa dönüşmedi ama geçici olmaktan da çıkmıştı. Sokak, onları bir araya getiren ortak bir tevafukun katmanı hâline geldi. Müzik, onları aynı anda aynı yere çağırdı. O an özgürlük, başkasının varlığında erimeden birlikte hareket edebilmekte belirdi. İnsanlar çoğu zaman birbirine uzak düşer, yollar kesişse bile yönler ayrılır; burada ise yönün bir önemi yoktu, varlığın kendisi yeterli sayıldı. Yağmur, fırtına ve müzik sürerken, iki yabancı aynı anda aynı sesin içinde kaldı. Ne birleştiler ne ayrıldılar, yalnızca aynı anın içinde, yan yana, kendilerine ait bir açıklığa dokundular.
Yabancı: “Sen sarhoş değilsin ama dışarıdan bakınca öyle sanılır.”
Kadın: “İnsanlar genelde böyle anları bir yere koyamayınca buna sarhoşluk der.”
Yabancı: “Belki de koymak zorunda hissettikleri içindir.”
Kadın: “Evet… Her şeyin bir açıklaması olmalıymış gibi.”
Yabancı: “Az önce hiçbir şey açıklamadık mesela.”
Kadın: “O yüzden rahattı.”
Yabancı: “Garip bir rahatlık bu, sokakta, yağmurun ortasında, tanımadığın biriyle.”
Kadın: “Garip olan bu anlar değil, insanların böyle anları hayatlarından özellikle çıkarması.”
Yabancı: “Sonra da ‘niye bu kadar yoruluyorum’ diye soruyorlar.”
Kadın: “Çünkü hep bir role denk gelmeye çalışıyorlar.”
Yabancı: “Az önce rol yoktu.”
Kadın: “Sadece dans vardı.”
Yabancı: “Ve su birikintisi.”
Kadın: “Onu da ciddiye almadık.”
İkisi de güldü; bu kez kahkaha daha kısaydı, daha sakin.
Yabancı: “İnsan bazen böyle anlarda kendine yaklaşıyor galiba.”
Kadın: “Başkasıyla yan yana gelince…”
Yabancı: “Tuhaf.”
Kadın: “O kadar da tuhaf değil, insanlar genelde birbirine uzak durmayı marifet sanıyor.”
Yabancı: “Yaklaşınca ne oluyor?”
Kadın: “Bir şey olmuyor” dedi. “Asıl şaşırtıcı olan da bu…”
Kadın, yağmurdan sırılsıklam olmuş saçlarını geriye atıp bir adım geri çekildi. Bu geri çekiliş, kaçmak gibi değildi, daha çok biraz önce olup bitenleri dağıtmamak istermişçesine yapılan ölçülü bir hareketti. Yüzünde, az evvel ifşâ edilmiş olanın ve saklı tutulanın izini taşıyan, aceleye gelmeyen bir duruluk vardı. Sanki o anı cebine koymak değil de, üstüne bir kapak kapatmadan, içinin bir köşesine usulca bırakmış gibiydi. Yağmur hâlâ omuzlarından akarken, o artık başka bir şeye bakıyordu.
Kadın: “Ben artık evin yolunu tutayım” dedi, sesi sakin ama acele etmeyen bir tonda. “Yağmurla bu kadar yakınlaşmak bir yere kadar güzel.”
Yabancı: “Mantıklı” diye güldü, “sokak farklı bir şey yaşadı bugün” dedi.
Kadın birkaç adım uzaklaştı, sonra durdu; sanki bir şey eksik kalmış gibi vücudu hafifçe gerildi, başını çevirip seslendi.
Kadın: “Heyy!”
Yabancı olduğu yerde kaldı, kaşlarını kaldırdı.
Kadın: “Senin ismin ne?”
Yabancı gülmeye başladı, bu kez kısa ve net bir gülüşle karşılık verdi.
Yabancı: “Ne olmasını istiyorsun?”
Kadın: “Söylerken yakışacak bir şey” dedi, gözleri hâlâ gülüyordu.
Yabancı: “O zaman bugünlük bir isim seç” diye karşılık verdi. “Yarın başka biri olurum belki.”
Kadın: “Bak bu iyi” dedi kadın, başını onaylar gibi sallayarak, “insanlar genelde tek bir isimle yetinmeye çalışıyor.”
Yabancı: “Yetinemeyince de susuyorlar.”
Kadın: “Ya da yağmurda dans ediyorlar.”
İkisi de güldü; kadın bu kez arkasını tamamen döndü, yürürken elini kısa bir selam gibi havaya kaldırdı.
Kadın: “Bugünlük isimsiz kal” dedi. “Bazı karşılaşmalar böyle daha yerinde duruyor.”
Yabancı cevap vermedi, yalnızca gülümsemeyi sürdürdü; yağmur aralarındaki mesafeyi kapatmadı ama bozmadı da, kadın evinin yoluna karışırken sokak, az önce olanları sessizce hafızasına aldı.
Ertesi gün yağmur dinmiş sayılacak kadar incelmişti, sokaklar bir önceki geceden kalma ıslaklığı taşıyor, kaldırım taşlarının üzerinde ince bir parlaklık dolaşıyordu. Kadın, dünün kahkahasını da dünün fırtınasını da sanki cebinde küçük bir anahtar gibi gezdiriyor, “rastlantı” denen şeyin insanın içine bıraktığı o tuhaf açıklığı kapatmaya yanaşmıyordu. Eve dönünce uykuya teslim olup unutmak yerine, içinden geçenin adını koymadan sadece kendine itiraf eder gibi düşünmüştü: Dün gece bir yabancıyla aynı şarkıya tutunmak, hayatta nadiren yakalanan bir ferahlık bırakmıştı. İnsanın kendini anlatma çabasına hiç girmeden anlaşılıyor gibi hissetmesi, bir süreliğine kalabalıklaşmadan yakın durabilmesi… İşte o yakınlık, sabaha sarkmıştı; kadının içinde ‘tamamlandı’ hissinden ziyade ‘devam edebilir’ hissi kalmıştı. Bu yüzden, ayıp sayılabilecek bir cesaretle, kendi içini de şaşırtan bir netlikle, dün gece yabancı ile karşılaştığı o sokağa gitmeyi, dahası yaşadığı apartmana girerek onun kapısına dayanma fikrini aklına soktu ve hemen yola koyuldu. Yaşadığı apartmanın giriş kapısının camına yaklaşınca yüzündeki ifade yine o oyunbaz hâle geldi, sanki kapı tokmağına değil de kendi çekingenliğine dokunacaktı. Apartmanın kapısında durdu ve bir müddet bekledikten sonra merdiven boşluğunun kokusunu içine çekip koridora geldi, posta kutularındaki isimlere baktı, gözleri üzerlerinde dün geceki gülüşün izini bulabilecekmiş gibi arama yaptı, çünkü insan bazen bir harfin köşesine bile anlam yükleyebiliyordu.
Zile bastığında kapının ardında önce bir sessizlik oldu, sonra kilidin çevrildiğini duydu; kapı aralandı, karşısında dün geceki yabancı belirdi, yüzü uykudan yeni çıkmış gibiydi, saçları dağınıktı ama gülüşü aynı yerden geldi. “Sen…” dedi, yarım bir kahkahayla, sanki konuşmasını tamamlamasa daha komik olacakmış gibi. Kadın ellerini cebinden çıkarmadan başını hafifçe geriye aldı, kendi hâlini hafifletmek ister gibi konuştu: “Dün gece bir şey söyleyecektim” dedi, “söylemeden gittim”. Yabancı kapıyı biraz daha açtı, koridorun ışığı kadının yüzüne vurdu. “Şu ‘ismin ne’ meselesi mi” dedi. Kadın güldü. “O da var” dedi, “ama asıl şu var, ben seninle arkadaş olmak istiyorum”. Yabancı, bir an ciddileşir gibi yaptı, dudaklarını ısırıp sonrasında gülmek ister gibi bir mimik hareketiyle “Arkadaşlık için apartman baskını” dedi, “fena bir giriş”. Kadın “İçeri girmeme gerek yok” diye karşılık verdi, “kapıda bile olur; sadece dün geceyi boşa çıkarmak istemedim”. Yabancı, kapının kenarına yaslandı, gözleri kadının yüzünde dolaştı. “Dün geceyi boşa çıkaran insanlar var zaten” dedi, “senin derdin bu mu?” Kadın başını salladı. “Benim derdim” dedi, “o anın bir yere düşmesini engellemek; insan bazen bir şey yaşar, sabah olunca onu hemen ‘olmadı’ gibi yapar”. Bu kez yabancının gülüşü kısa sürdü, sanki bir yerinden yakalanmış gibi baktı. “Kahve var” dedi, “ama ev darmadağın”. Kadın “Dert değil” dedi, “dün de sokak darmadağındı.” Yabancı güldü, kapıyı açıp geri çekildi. “Tamam” dedi, “o zaman içeri”.
Evin içine girince kadının ilk hissettiği şey, yabancının gotik bir tarza sahip olduğuydu; dışarıdaki curcuna içeride yoktu ama eşyaların konuşmaktan kaçınan düzeni her şeyi açıklamaya yetiyordu. Bir sehpanın üstünde kapatılmamış bir kitap, yanındaki kül tablasına bırakılmış bir anahtar, duvara yaslanmış bir plak kapağı; hepsi “az önce bir hayat buradaydı” duygusu taşıyordu ama aynı anda “bu hayat uzun süredir kimseyi içeri almıyor” hissi de veriyordu. Kadın koltuğun ucuna otururken kendi kendine kızdı; dün geceyi takip eden bu sabah hareketi, romantik bir heves gibi görünmesin istiyordu oysa mesele heves değildi; bir insanı tanıma merakı da değildi yalnızca. Kadın, kendisini en çok yoran şeyin insanların birbirine koyduğu mesafe olduğunu biliyordu; yakınlık kurulunca onu hemen “fazla” sayıp geri çekilmek, konuşmayı kısa kesmek, bir duyguyu “ayıp” diye saklamak… Dün gece o bariyerler kısa süreliğine gevşemişti; bu gevşemeyi “hata” diye etiketlemek yerine, onu “imkân” diye görmek istemişti. Yabancıyla arkadaş olmak istemesi, birini hayatına ekleme arzusundan önce, kendi içinde açılan o kapıyı kapatmama inadına benziyordu; sanki bu kapı kapanırsa, bir daha kolay kolay açılmayacakmış gibi.
Yabancı kahveleri getirince yüzündeki ifade değişmişti; daha açık, daha yumuşak, daha az savunmalı… “Dün gece” dedi, fincanı uzatırken, “bana çok tuhaf geldi”. Kadın fincanı aldı. “Neyi” diye sordu. “İki insanın” dedi yabancı, “hiçbir şey sormadan anlaşır gibi durması”. Kadın “Ben de o yüzden geldim” dedi, “bu hâl normalde yaşanmıyor”. Yabancı bir an sustu, sonra yine hafifçe gülümsedi. “Yine de” dedi, “ben hâlâ isimsiz kalma fikrini seviyorum”. Kadın “Bugünlük seçelim” dedi, “yarın vazgeçeriz”. Yabancı “Peki” dedi, “bugün bana ‘Nil’ de”. Kadın kahkaha attı. “Nil mi” dedi, “çok iddialı”. Yabancı başını sallayarak gülümsedi. “İddialı değil” dedi, “kısalık; kolay söyleniyor”. Kadın “Tamam Nil” dedi, “ben de bugün ‘Leyla’ olayım”. Yabancı gözlerini kısarak baktı. “Leyla” dedi, “yağmurla uyumlu”. Kadın fincanı dudaklarına götürdü, bir yudum aldı; kahvenin sıcaklığı boğazından inerken içindeki “dün gece hâli” bir an parladı…
Konuşma, beklenenden daha gündelik yerlerden akmaya başladı; dün geceki şarkıyı nerede duydukları, hangi sahnelerde cazın iyi geldiği, yağmurun insanı nasıl görünmez kıldığı… Kadın, bu gündelikliğin içinde derinliğin daha iyi saklandığını düşündü o anda çünkü büyük laflar kurunca insan kendini sahneye çıkarıyor, gündelik konuşunca sahneden iniyordu. Yabancı ara ara gülüyor, ara ara dalıyor, ara ara pencereye bakıyordu. Kadın, onun pencereye her bakışında içinde kısa bir gerilim geçtiğini sezdi, ama üzerine gitmedi. Arkadaşlık, sorgu masası kurunca doğmuyor, yan yana durunca güçleniyordu; kadın bunu dün gece sokağın ortasında öğrenmişti. Yine de odanın içinde duran gizli bir şey vardı; sanki ev, bir veda hazırlığı taşıyordu. Kadın bunu hissettiğinde kendine kızdı; her hissi bir anlam çıkarma zorunluluğuna bağlamak istemiyordu. Fakat insan, birinin gözlerinin arkasındaki gölgeyi görünce merakını susturamıyordu. “Sen dün gece çok güldün” dedi, “bugün de gülüyorsun ama arada bir, sanki bir yere yetişmen gerekiyormuş gibi bakıyorsun”. Yabancı, fincanı masaya bıraktı, gülüşü bu kez daha kısa kaldı. “Evet” dedi, “yetişmem gerekiyor”. Kadın “Nereye” diye sordu. Yabancı, bir an durdu, sonra hafifçe güldü. “Kendime” dedi, “ve pek vaktim yok”.
Sonra yabancı yerinden kalktı, duvara yaslı plak kapağını aldı, kadına uzattı. Kapakta bir caz albümü vardı, kenarı yıpranmıştı. “Bunu al” dedi, “dün geceyi sevdiysen, bunun içinde daha iyileri var”. Kadın “Neden” dedi, “bu senin”. Yabancı gülümsedi. “Zaten” dedi, “benim olsun diye tutmuyorum”. Kadın albümü eline alınca kapağın arkasında küçük bir not gördü; iki satır, aceleyle yazılmış bir yazı. Tarih dünküne yakındı. Kadının boğazı bir an kurudu ama yüzünü ele vermedi. “Sen, bugün…” dedi, söyleyecekleri boğazında öylesine takılıp kalmıştı ki, yutkunmak bile ona zor gelmişti o sırada. Yabancı “Evet” dedi, “bugün”. Kadın başını eğdi, albümün kapağını kapattı. “O zaman” dedi, “ben de bugün burada olmamı boşa çıkarmayayım”.
Kapıya doğru yürürlerken konuşma yine hafifledi. Yabancı “Arkadaş olmak istiyorum” cümlesini tekrar edip kadına takıldı, kadın da “apartman baskını” lafını ona geri fırlattı. Kapı açıldığında merdiven boşluğunun serinliği yüzlerine vurdu. Kadın eşiğe geldi, bir an durdu; içinden yükselen şey, vedalaşma kavramına sığmıyordu, o yüzden en kolay şeyi söyledi. “Görüşürüz o zaman” dedi. Yabancı “Görüşürüz” diye güldü, “Kolay olursa”. Kadın, bunu şaka sandı, karşılığında gülümsedi, başını salladı. “Niye kolay olmasın, olur” dedi, “Nil ismi kolay ne de olsa…”. Yabancı, kapı pervazına yaslanıp elini kaldırdı. “Yağmur yağarsa, sokak yine sahne olur, belki başkası eşlik eder sana”.
Merdivenlerden inerken kadın, içini yoklayan yarım kalmışlığın ısrarına kapılmadı ve geri dönmeyi düşünmedi; geri dönse, onu tutacak bir şey bulamayacağını biliyordu. Sokağa çıktığında gökyüzü yine esvâtı kısılmış bir renk hâline çekilmişti; yağmur yeniden başlamaya hazırlanır gibi duruyor, rüzgâr köşeleri yokluyordu. Kadın, elindeki plağın kapağına baktı, sonra apartmana baktı ve önüne dönerek yürümesini sürdürdü.
Akşamüstü, gün ışığı apartmanların arasından çekilirken kadın daha fazla dayanamadı, plak kapağını eline alıp yeniden o sokağın yolunu tuttu. Giriş kapısından içeri girdiğinde merdiven boşluğu bu defa daha tanıdık gözüküyordu. Durdu, bir an bekledi, sonra zile bastı. İçeriden, kendisine doğru gelmesini arzuladığı kapıya yöneliş hareketini dinler gibi oldu ama hiçbir hareketlilik kulağına ulaşmadı. Bir kez daha denedi, bu kez daha uzun ve daha ısrarcıydı; sessizlik bozulmadı. Kapıya yaklaşıp kulağını dayadı, içeride bir hayat emaresi aradı ama sonuç nafileydi. Geri dönmek üzereyken yukarı kattan bir ses duydu; merdivenlerden yaşlı bir kadın iniyordu, elindeki poşet ile basamaklara çarpa çarpa ilerliyordu.
Kadınla göz göze geldiler; yaşlı kadın durdu: “Boşuna bekleme” dedi, sesi açıklama yapmaya alışkınmış gibiydi. Kadın hiçbir karşılık vermeden başını kaldırdı. “Gitti o, gelmez bir süre” diye devam etti yaşlı kadın ve elindeki poşeti basamağa bırakırken: “Öğleden sonra hızla çıkıp gitti”. “Nereye” diye sordu kadın, sesi kendi duyusuna bile uzak düştü. “Bilmiyorum, söylemedi” dedi ve tam devam edecekken, yutkundu ve sonra: “Garip biriydi zaten” dedi.
Kadının canı sıkıldı o anda, yalnızca elindeki plak kapağının kenarını sıktı. Kalbinde yine bir acı hissetti, bu acı bir anlığına onu ayakta tuttu. Zil artık anlamsızdı, kapı suskundu. Kadın apartmandan yavaşça çıktı.
O akşam yağmur yeniden azdı, sanki doğa dün yaşanan sahneden daha sert bir sahne indiriyordu yeryüzüne. Kadın, apartman kapısının önünde durdu. Yabancının yaşadığı binanın çeşitli yerlerine göz gezdirdi. Pencere camlarında ışıklar yanıp sönüyor, birilerinin hayatı devam ediyordu; o devam edişin içindeki sıradanlık, kadının içine en çok dokunan şey oldu. Elindeki albümü paltosunun cebine koydu ve dün geceki dans pistinin ortasına doğru yürüdü; su birikintileri yine oradaydı, fırtına yine dönüp dolaşıyordu.
Kadın, dün geceki bölgeye geldi ve orada durdu. Yağmur kaldırım taşlarının arasına doluyor, su birikintileri dün geceyi anımsatan silinmemiş izleriyle birlikte varlığını devam ettiriyordu. Kadın, az önce yaşananların ağırlığı ya da hafifliği üzerine hiçbir yorum yapmak istemedi; yalnızca bulunduğu yerin, artık bir geçiş değil, bir durak olduğunu düşünmeye başladı. Kollarını yana açtı bu kez kendi sınırlarını yoklar gibi; vücudunun hareketi, müziğin yokluğunda kendi ritmini aradı ve buldu. Dans, bir eşlik beklemeden sürdü; ayakları suya değdi, damlalar sıçradı, sokak onu seyreden tek tanık olarak yerinde durdu.
Döndü, eğildi, doğruldu; yalnızlık bu hareketlerin içinde olabildiğince genişledi. Yalnız olmak eksilmek gibi bir şey değildi o anda, tersine özgürlük alanıydı; içine kimsenin girmediği ama kimsenin de engellenmediği bir alan. Dün geceki yabancının yüzü bir an için zihninde belirdi sonra yok oldu; sesi, gülüşü, söylediği yarım cümleler… Hayat, bir insanın uzun süredir söyleyemediği şeyleri söyleyebilmek için karşısına bir yabancı çıkarır; belki de o yabancı, yalnızca doğru anda doğru yerde durduğu için sahiciydi. Hangisinin doğru olduğunu ayırt etmeye çalışmak o anın içerisinde olabilecek bir şey değildi; çünkü ayırt etmeye kalktığında, dansın ritminin bozulacağını biliyordu.
Kendi çevresinde dönerken yabancıyı aramıyordu artık, onun yokluğunu da doldurmuyordu. O karşılaşma, geride bırakılan bir kişi olmaktan çıkmış, içinde açılan yeni bir kendin olmaya dönüşmüştü. Yağmur devam etti, sokak kararmaya yüz tuttu; kadının hareketleri yavaşladı, sonra durdu. Tam ortada, tek başına, nefesini dinlerken, göğsünün içinde uslanmadan dolaşan dirim duygusunun, ona ait olduğunu ilk kez bu kadar açık ve saklanmaz bir biçimde duyumsamanın, adı konmamış bir duruluğuyla gülümsedi. O gece sokakta dans eden kadın, ilk kez kendisiyle karşılaşmıştı. Ve bu karşılaşma, açıklama istemeyecek kadar gerçekti.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
