Derya Sönmez

DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ BİLDİRİSİ

Biliyoruz ki hikâye anlatıcılığı insanlıkla yaşıttır. Yazının bulunuşundan çok önce, aklımızı meşgul eden şeyleri mağara duvarlarına çizerdik. Hayvan figürleri, av sahneleri, savaşa, korkuya, ihanete ve aşka dair daha pek çok şey. Arkeolojik çalışmalar yan yana sıralanmış bu figürlerin aslında bir anlatı kurduğunu, hikâyeciliğin ilk tohumlarının burada atıldığını gösteriyor.

Bu görsel anlatılar zamanla sözlü geleneğe dönüştü; söylencelere, mitoslara, halk hikâyelerine evirildi. Şüphesiz çağdaş öykü bu anlatı damarından doğdu. Ona her dönemde ihtiyaç duyduk. Bugün veri madenciliği, big data, yapay zekâ, sanal gerçeklik tartışmaları arasında öykünün geleceğini düşünmeden edemiyoruz. Acaba bizden sonraki kuşakların dünyasında öyküye yer olacak mı? Bana öyle geliyor ki, dünyayı anlamlandırma arzumuz sürdükçe öyküler de bizimle olacak.

Sözlü gelenekten bugüne, bizi hikâye anlatmaya iten şey, hayatın güçlüklerine anlatarak karşı koymanın daha kolay olacağı duygusuydu. Yaşamdaki kaosa, tesadüflere karşı, kurgunun düzenli ve anlamlı yapısı öyküyü tercih etme sebeplerimizden biri olsa gerek. Bu yönüyle öykü hayatın öngörülemezliğine karşı sığınılacak bir limandır. Dağınık, rastlantısal olayları bir örüntü içinde toplar ve anlamlı bir bütün haline getirir. Böylece dünya kısa süreliğine kavranabilir bir yere dönüşür. Kurgusal da olsa böyle bir âlemde dolaşmak rahatlatıcıdır. Her şeyin bir sebebi olduğu duygusu sarar bizi. Belki de çektiğimiz bunca acı boşuna değildir. Varoluşun ağırlığına karşı teselli buluruz. Belirsizliğin tekinsiz doğasından kaçar, anlatıların kurgusal düzenine sığınırız.

Anlatmak, acıyla baş etmenin etkili yollarından biridir elbette. Acı deneyimler dile getirildiğinde geçmişe ait bir şeye dönüşür, bugünün meselesi olmaktan kurtulur. Acı çekilmiş, yas tutulmuştur. Etkisini hâlâ hissetsek bile olayın geçtiğini kabullenip, hayatımıza devam edebiliriz. Anlatılmayan acılar ise mühürlenir. Sonsuz bir şimdi içinde donar kalır. Bu yönüyle sadece bireysel değil toplumsal travmaların iyileşebilmesi için de dile getirilmesi, rahatça konuşulacak bir sınıra çekilmesi elzemdir.

Aslında sadece anlatırken değil okurken de kendimizden yola çıkarız. Bunu fark etmeden yaparız. Her okur hikâyeyi başka yerinden yakalar. Böylece anlam çoğalır. Öykünün gücü tam da burada saklıdır: Bir başkasının hikâyesine kendi yaşantımız karışır ve böylece bireysel olan ortak bir insanlık deneyimine dönüşür. Bir öykü okurken metnin gerçeğine kapıldığımız anda zamanda bir çatlak açılır ve hikâyeler içeri sızar. Bir süreliğine dünyaya başkasının gözleriyle bakar, onun gibi hissetmenin ne demek olduğunu anlarız. Kahramanlar uzak memleketlerde yaşasa, bambaşka deneyimlerden geçse bile anlatılanın aslında bizim hikâyemiz olduğunu şaşkınlıkla fark ederiz. Bizim gibi düşünen insanların bulunduğunu bilmek, yalnız olmadığımızı hissettirir. Bu, varlığımızın kabul gördüğünün işaretidir. Çünkü görünmemek dehşet vericidir. Öyküler bizi bu karanlıktan kurtarır.

Öyküler birleştiricidir; hem de farklılıklarımızı örtmeden, sivri yanlarımızı törpülemeden, sesimizi kısmadan yapar bunu. İnsanları bir araya getirdiği söylenen pek çok şey aynılığı yüceltir oysa. “Birleştirici payda” çoğu zaman kutsallaştırılır. Dışarıda kalan, zamanla yabancıya; anlaşılmaz ve düşman bir “öteki”ne dönüşür. Öykülerin dünyasında ise her insanın biricikliği kıymetlidir.

Bugün hayat gerçek bir temasa izin vermeyecek kadar hızlı. Birbirimizden kopuyor, giderek yalnızlaşıyoruz. Muazzam bir bilgi akışı içindeyiz, fakat bu akış hakikati bulandırmaktan başka işe yaramıyor. Dünya “var olan”larla tıka basa dolu: nesnelerle, görüntülerle, büyük bir iştahla çekip bir daha bakmadığımız fotoğraflarla… Bize sunulanlar iştahımızı kabartıyor. Doygunluğun ne olduğunu unuttuk. Bugünün dünyası sonsuz gençlik, kesintisiz mutluluk vaat ediyor. Acıya, kararsızlığa, melankoliye yer yok. “Negatif duygular” kişisel başarısızlığın göstergesi sayılıyor. Can sıkıntısına çare olarak sunulanların ise sonu yok.

Öyküler, hayatı bir gösteriye indirgeyen bu anlayışa sessizce karşı durur. Bizi başka bir varoluşa davet eder.  Öykü yavaşlama sanatıdır, aceleye gelmez. Okurundan ve yazarından sabır bekler. Ayrıntıların izini sürer. Akıp giden zamanı durdurur, gündelik koşuşturma içinde gözden kaçana ışık tutar. “Küçük şeyler”e hakkını teslim eder. Tökezlemenin getirdiği bilgeliğe kulak verir. Yargılamaz. Dışlamaz. Toplumsal kabulleri sorgular. Kusuru, eksikliği yaşamın bir çeşitlemesi sayar. Öykü okura hakikati görebilsin diye uzatılan bir aynadır. Yaşamın zenginliğinden, sonsuz çeşitliliğinden beslenir. Bakışımızı gündelik olana, görünmeyene, sesi duyulmayana çevirir. Bizi, ekranlardan başımızı kaldırıp yanımızdakinin yüzüne bakmaya, onu gerçekten görmeye teşvik eder. Bu çağrı, bir gün bizim de anlaşılabileceğimiz ihtimalini taşır ve bu umut vericidir. Öyküler sayesinde yavaşlamanın zarafetini, dünyaya bakmanın ahlaki sorumluluğunu yeniden hatırlarız. Acı ve kederin dönüştürücü gücüyle temas ederiz.

Dünyanın büyüsünü yitirdiği söyleniyor. İnsanlığın kurduğu hayaller bugün savaşın ve yıkımın gölgesinde boşa çıkmışken öykülerin tanıklığı her zamankinden daha önemli. Öyküler tarih boyunca bizi bir araya getirdi. İlk insan toplulukları geceleri ateşin başında toplanır, hikâyeler anlatırdı. O günden bugüne hikâyeler bizi daha insani bir yaşam pratiğine davet ediyor.

Öykü okumak – dünyaya bir öykücünün gözüyle bakmak – yaşadığımız anlam kaybına çare olabilir mi?

Hikâyelere kulak vermek dünyayı daha iyi bir yer hâline getirmese de ona kaybettiği büyüyü yeniden kazandırabilir.

14 Şubat Dünya Öykü Günü kutlu olsun.

 

Yazarımızın diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir