Dilek Üstündağ

ŞAİR EFNAN EZENEL’LE SÖYLEŞİ

Efnan Ezenel ile 2025 Kasım ayında Edebiyatist Yayınevi etiketiyle yayımlanan son şiir kitabı Martı Çıkmazı özelinde şiir ve hayat üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

İlk soru olarak kitap adı ile başlamak klasik bir yol olsa da Martı Çıkmazı sorulmadan geçilecek bir isim değil. “Martı” gibi özgürlüğü ve hareketi simgeleyen bir varlıkla “çıkmaz” gibi kapalı, yönsüz bir mekânın yan yana gelişi dikkat çekici. Bu seçimi yaparken zihninizde nasıl bir imge vardı? Martı Çıkmazı sizin için neyi temsil ediyor?

Öncelikle titizlikle hazırladığınız röportaj sorularınız için çok teşekkür ederim Dilek Hocam. Bu soruya cevap vermeden önce martılarla olan imgesel ve yaşamsal bağımdan bahsetmek isterim. Bodrum’da büyüdüğüm için doğa, deniz ve martılarla iç içeydim. Denize ve ona dair her şeye tutkuluyum. Martılar da buna dâhil. Saatlerce martıları izlediğim göğe bakma duraklarım var oralarda. Bir inziva gibi düşünebiliriz. Onların çığlık çığlığa hem denizde hem gökyüzünde hem de yeryüzünde var oluşu beni her daim etkilemiştir. Ayrıca çok küçükken okuduğum Martı kitabı zihnimde hep yer etmişti. Bireysel açıdan baktığımızda martıları kendimle özdeş buluyorum sanırım. Ancak ben bir insanım ve birey olarak hem özgürlüğümün tutkunuyum hem de çıkmazlarım var. Yaşamın kendisi başlı başına bir çıkmaz. Bu iki kelimeyi yan yana getirmek evet bir tercihti. Martı Çıkmazı kitabın tamamlanmasından yıllar önce bir şiir olarak ortaya çıktı aslında. Birey olarak kendimi şiirle ifade ederken aslında bireyden topluma evirilen bir şiir oldu. Sizin de dediğiniz gibi iki hâl söz konusu, insanlık hâlleri ve varoluşun sancısı diyebiliriz. Martı Çıkmazı evet, bir çelişki, hayat gibi dilemma (ikilem).  Özgür olmak isteriz ancak prangalarımız vardır. Dünya barışı derken savaş isteyen bir düzen içindeyiz. İyi ve kötü, güzel ve çirkin, savaş ve barış, umutsuzluk ve umut; bir başka ifadeyle Martı Çıkmazı zıtlıkların imgesel yansıması. Martı insan ile, insanlık ile, çağ ile bağdaştırıldığında bir çıkmaz yaratıyor. Bu yüzden Martı Çıkmazı. Hepimiz kendi sancımızı taşıyoruz; kendi adımıza da dünya adına da ve bu var oluş çıkmazın ta kendisi.

Kitap, Yer ve Gök başlıklı iki ana bölümden oluşuyor. Bu iki kavram hem karşıtlık hem de tamamlayıcılık içeriyor. Şiirleri bu başlıklar altında toplamayı neden tercih ettiniz? Yer ve Gök sizin şiir evreninizde hangi anlam katmanlarını taşıyor; okuru nasıl bir yolculuğa davet ediyor?

Evet, sizin de dediğiniz gibi bu iki kavram hem karşıtlık hem de tamamlayıcılık içeriyor. Bu da bilinçli bir tercihti. Ancak şiirler beş yıllık süreç içerisinde sezgisel olarak ortaya çıktı. Aslında kendi yaşamımdan izler taşıyor. Yer bölümü, son yıllarda sevdiklerimin vefatıyla ortaya çıkan bir bölüm; ayrıca ülkemizdeki acı kayıpların, kadın cinayetlerinin vb. olayların yarattığı “Ölüm” temasını içeriyor. İçerim’den çıkan şiirler ve o bölüm, acının şiirle aktığı yer. Gök ise “Yaşam” temasını temsil ediyor. Hayat dolu biriyim ben, tüm sancılara rağmen. Esen rüzgârın, yağan yağmurun, bir çocuğun mutluluğunun, aşkın yarattığı mucizevi duyguların, baharın gelişinin ve benzeri birçok şeyin kıymetini bilmeyi tercih ediyorum. Mutluluğun ufak anlarda saklı olduğuna inanıyorum. Küçük sözlerin, sade hayatların hayranıyım. Kişisel yaşamım açısından ve bireysel anlamda bu bölümleri bu şekilde özetleyebilirim.

Şiir evrenim açısından ise Yer ayak bastığımız ve hatta ayak direttiğimiz bir gerçeklik. Peki, bu gerçeklik ne içeriyor? Madde dünyadaki bedenimizi, yaşamımızı, madde dünyadaki ihtiyaçlarımızı, acıyı, kayıpları, sancıları, bunalımları, kayboluşları ve kaybedişleri, yalnızlığı ve dahası; özetle bu dünyanın, yaşamlarımızın ağırlığını simgeliyor. Yer matemin ta kendisi; insanın kendi içsel matemi, çıkmazı. Toprağa dönüşü, sevdiklerini toprağa saklamayı, dünya gerçekliğine karşı insanın ruhunun kırılganlığını… Hatta hepimizin ani ve kötü olaylarda duygusal dünyamızdaki sarsıntıyı dile getirirken dediği gibi “yerle bir olmak”ı temsil ediyor.

Gök ise tüm bunların karşısındaki zıtlık. Umudu, aşkı, hayalleri, kaçışı, özgürlüğü ifade ediyor. Daha içsel, daha ruhumuzdan göğe bakan hâlimizi simgeliyor. Gök bir yön değil yalnızca; kendimizi martılar gibi aşma isteği, başka ihtimallerin düşü. Yaşamın farklı bir boyutu, inancı, ruhun dinginliği, ölüm karşısında tutunduğumuz anlam, görünmez bağlarımızı, tutkularımızı simgeliyor. Tüm bu karşıtlıkların içinde Yer ve Gök tamamlayıcılığı içeriyor.  Bir yanımız yeryüzüne yaşamaya bağlı, yaralı ve istekli; bir yanımız ise anlam arayışında, yaşamaya tutkulu.  Şiirlerim insanın bu gerçekliğini taşıyor okuyucuya. İşte burada okuyucuyu önce kendine, kendi gerçekliğine, acılarına, sancılarına ve yaralarına bakmaya davet ediyorum; sonra da göğe, umuda, bambaşka ihtimallere. İnsanın ayak bastığı zemin çok kaygan; yer ayaklarımızın altından kayabilir ve biz o anlarda göğe bakabiliriz.

Şiirlerinizde görsel yapı dikkat çekiyor; ritimli, şekilli, kaydırılarak yazılmış dizelerle karşılaşıyoruz. Bu biçimsel tercihlerin arkasında nasıl bir arayış vardı? Sizce bu biçim, şiirin duygusunu görsel olarak da okuyucuya geçiriyor mu?

Görsel yapıyı anlatmaya öncelikle kapak tasarımımla başlamak isterim.  Görsellik aslında kitabın kapak tasarımı ile de başlıyor. Kapak tasarımında da kitabın iki bölümü ifade ediliyor. Tasarımı beni yakından tanıyan, şiir evrenimi çok iyi bilen, kendisi de şair olan sevgili dostum Gülşah Demirci yaptı. Hem kitap kapağı hem şiirlerin görselliği edebî metnin yansıması olmasının yanı sıra aynı zamanda estetik bir algı da sunuyor. Bu dengeyi kurmayı seviyorum. Edebiyat ve estetiği dengelemeyi tercih ediyorum. Sanatsal değeri göz ardı etmemeli diye düşünüyorum.

Şiirlerimden bahsedecek olursam bazı şiirlerim ritimli, bazıları kaydırılarak yazılmış dizeler; oradaki kelime anlamını görsel olarak da yansıtma gayesini barındırıyor. Şiir, sadece okunulacak bir metnin ötesinde görsel olarak da algılanabilecek bir yapı bence. Evet, hepsi bilinçli bir arayışın sonucu. Bunu bir notanın portedeki yeri gibi düşünebiliriz. Şiirin duygusunu zaman zaman bu görsellik de destekleyebilir. Duyguyu somutlaştırarak bir süs parçası değil, aksine anlamın bir parçası olabilir bu görsellik. Okurun şiir okurken yaptığı yolculukta gözlerinin de eşlik etmesini sağlayabilir, şiirin duygusal yapısının içine dâhil edebilir.

Bu kitapta imgeleriniz çoğu zaman umut–ölüm, yer–gök, sessizlik–çığlık gibi karşıtlıklar üzerinden kuruluyor. Bu imge dünyasını oluştururken şiirin sizi mi götürdüğünü hissediyorsunuz, yoksa dili ve imgeyi baştan bilinçli bir poetik çerçeveyle mi kuruyorsunuz?

Bir açıdan baktığımızda eğitim geçmişim belli bir poetik çerçeve oturtmuş olabilir. Ancak bu karşıtlıklar bir yaşam biçimi olarak ortaya çıktı. Yaşamı hep iki uç arasında deneyimlediğimi gözlemliyorum. Bunlardan en önemlisi kalmak ve gitmek, umut ve çıkmazlar, kalabalıklar ve yalnızlık; birçok karşıtlık barındırıyor yaşamım. Şiirlerde yer alan imge, aslında benim iç dünyamın doğal bir yansıması. Yazarken planlı hareket etmiyorum; şiirin beni götürdüğü bir yer var, oradayım ben. Ancak bu şu demek değil: Yazdığım gibi kalmıyor şiirim; yabancılaştığım bir süreç oluyor ve demlendikten sonra şiirimi estetik ve edebî prensiplerle düzenliyorum.

Şiire başlarken bir sızı, bir hatıra beni duygusal olarak tetikliyor; o duyguya veya düşünceye tutunarak başlıyorum. Sonra şiir kendi yolunu izliyor. Bazen hiç ummadığım bir yere götürüyor beni. Bu süreçte dil beni kuruyor sanki ben dili değil. Varoluşun kendini var etme süreci gibi nitelendiriyorum ben bu anları. O anlarda oluşan duygudan süzülüyor şiir ve izler bırakıyor. Belki bir imge ile yola çıkıyorum ama baştan beni nereye götüreceğini bilmiyorum; karanlığa mı aydınlığa mı?  İç dünyama samimiyim ben, bu da şiirime yansıyor.  Bazen bir görüntü, bazen bir duygu veya bir haber metni beni yola çıkarıyor ve sonra şiir kendi yolunu buluyor. Bu ilk evre sezgisel gerçekleşiyor. Ancak ikinci evrede yazdığım şiirle aramda bir süre bir mesafe oluyor. O mesafede bilinç devreye giriyor. Bu evrede dili, sessizliği, ritmi, imgeleri yani poetik çerçeveyi, şiirin iç tutarlılığını düzenliyorum. Poetik süzgeci gerekli buluyorum. Özetleyecek olursam sezgiyle kurduğum yapı bilinçle derinleşiyor ve bunun sonucunda da poetikanın kesiştiği bir alanda şiirlerim son şeklini alıyor.

Bazı şiirlerinizde Örtülü Faşizm’de olduğu gibi dil bilinçli olarak sertleşiyor; sloganlara yaklaşan dizeler, doğrudan göndermeler ve parçalı bir anlatım görüyoruz. “Kadının adı yok”, “şiddet ve tecavüz”, “öldü insanlık” gibi ifadelerle şiir, estetik bir alan olmanın yanı sıra açık bir tanıklık metnine dönüşüyor. Martı Çıkmazı’nda bu şiirin durduğu yer, sizin şiir anlayışınızda nasıl bir eşik temsil ediyor? Şiirin toplumsal hafızaya karşı bir sorumluluğu olduğuna inanıyor musunuz, yoksa şiir sizin için her koşulda önce kişisel bir ses mi?

Öncelikle bu şiire dikkat çektiğiniz için çok teşekkür ederim. Benim için bireysel olarak önemli bir şiir bu. Hatta bazı eleştiriler de aldı sloganların var oluşundan dolayı ancak bu şiirde zaten büyük bir ironi söz konusu. Bilinçli bir biçim var. Toplumsal konularla iç içe olmaya çalışan biriyim; hatta dolaylı değil, sosyal medya ile değil, direkt içinde; mahkemelerde veya toplumsal sorunların çözülmeye çalışıldığı platformlarda elimden geldikçe kendi yaşamımda bu tarz olayların çözümüne gerek meslekî olarak gerek sosyal sorumluluk olarak destek olmaya çalışıyorum. Sadece yaşamımın yakın tanıklarının bildiği bir durum bu. Bunun da yansıması olarak bu şiir ortaya çıktı. Bazen öyle olaylar oluyor ki bu öfkeyi, bu isyanı, aşan bir dil kullanarak ifade ediyoruz.  Bunu bağıra çağıra yapmanız gerekmiyor; aksine somutlaştırabildiğiniz bazı yöntemler oluyor. Örtülü Faşizm şiirinin ismiyle açıklamaya başlayayım dilerseniz. Şiirin özellikle “Faşizm” kelimesi (“Faşizm”) üzeri çizilmiştir. Burada hem faşizme karşı bir duruş söz konusu, aynı zamanda da “Örtülü” kelimesine referans verilmektedir. Üzeri örtülen cinayetlere, davalara, tacize, tecavüze… Dosyaların gözlerim önünde hâkimler tarafından kapatıldığı davalara şahidim! Madem bazı olaylar ifade edilince hukuki yaptırımlarla susturuluyoruz, o zaman şiir konuşur; imgeler, biçimler, kitaplar konuşur.

Ülkemizde bazı gerçekler var ki “acı gerçekler”… Artık bazı acılar imgeyle romantize edilecek, dolaylı anlatımla taşınamayacak kadar ağırlaştı, bunu hissediyorum. Bu şiir acıların tanıklığının, öfkenin, çaresizliğin doğal sonucu olarak ortaya çıktı. Daha çıplak bir söylem var. Şiir, katlanamayacağımız, görmezden gelemeyeceğimiz olanlarla da bir yüzleşme.  Artık yaşananlar haberlerden, sosyal medyada attığımız gönderilerden, etiketlerden (#) ibaret değil; toplumsal bir yara, acı ve çaresizlik. O parçalanmış anlatım sizin de ifade ettiğiniz gibi bir tanıklık; normalleşmeye, sosyal medyaya, yasalara karşı şiirin içinde başka bir dil ile ironi yaratmanın somut hâli. Burada çok doğru bir nokta var: “Sloganlara yaklaşan dizeler”. Çünkü derdim slogan yaratmak değil; tam tersine sloganlaşmış acının ve gerçeğin yeniden ortaya çıkarılması.

Okurun rahatsız olmasını istedim. Daha sahici bir dil ile gerçekliği yeniden hissettirmek istedim. Herkes görüyor; yıllardır sloganlar, yürüyüşler, kampanyalar sürüyor ve etiketler açılıyor (bu şu demek değil: yapılmasın, yanlış vb. değil asla. Elbette sosyal medyanın çok iyi etkilerini de görüyoruz). Tüm bunlara rağmen şiddet ülkemizde giderek tırmandı, çocuklarımıza, hayvanlara kadar ve tecavüz durmadı, vahşileşerek devam ediyor. Bu çelişki beni çok derinden yaralıyor. Aslında kolektif bir acıda bu şiirde buluşuyoruz. Bu “sloganlara yaklaşan dizeler”, “parçalanmış anlatım” parçalanmış toplumla örtüşüyor. Trajedinin nasıl popüler kültürde tüketildiğinin bir aynası bu; aynı zamanda orada kullandığım etiketler var, o etiketler de bu ironilerin bir parçası ve adaletsizliğe karşı bir haykırış, isyan… Acının dili dahi klişeleşti. Bu şiirde bunu görünür kılmak istedim. Tüm bunlara rağmen değişmeyen zihniyeti, çaresizliği ifade etmek istedim. Şiirin elinden geleni yapmasını okurun alıştığı dilin dışına çıkıp içimizde değişmeyen şeylerin yarattığı boşlukla yüzleşmesini istedim. Burada gazete ve haber kanallarının da sosyal medyada ölümleri nasıl rakamlara dönüştürdüğünü, acının tüketime dönüştüğü trajik durumunu ortaya koymak istedim. Çünkü annesi babası tarafından katledilen çocuklar için veya evladını kaybeden bir anne için ne yazık ki hiçbir şey değişmiyor. Ölüm olduğu yerde duruyor! Bu anlamda bu şiir bu kitapta bir kırılma noktasıdır. Sezgiyle, imgeyle dolaylı anlattığım şiirlerin dışında daha çıplak bir söyleme bürünen duyguların tanıklığı.

Kıyıda Kalanlar şiirinde “dar sokaklar”, “uyurgezer saatler”, “çalınmış düşler” ve “henüz çocuktuk” gibi imgelerle hem bireysel bir aşk hikâyesi hem de zamana karşı savunmasız bir kuşak hissi kuruluyor. Çocukluk, kırılganlık ve kayıp temaları karşımıza çıkıyor. Bu çalışmanızda çocukluk nasıl bir alan kaplıyor, “kıyıda kalma” hâli daha çok bireysel bir hafızaya mı, yoksa ortak bir toplumsal yaraya mı işaret ediyor?

Ah! Bu şiir çok sade ve çocuksu benim için. Bireyi toplumdan, toplumu bireyden ayrıt etmiyorum açıkçası. Bütünün içimdeki yerimi bilerek yazıyorum. Çocukluk geçmişte kalmış masum bir dönem olmuyor ne yazık ki; hâlâ içimizde yaşayan, yaralı bir yer çoğumuz için. Kıyıda Kalanlar şiirinde “dar sokaklar”, “uyurgezer saatler”, “çalınmış düşler” gibi imgeler kişisel anılarımın izlerini taşıyor, evet. Ancak bir kuşağın ortak ruh hâli bu aynı zamanda. Zamanın bizi sürükleyip getirdiği bugünü, kayıpları, çocukluk izlerini, çaresizliği anlatıyor. Sürekli ertelenen hayalleri olan bir nesli, yarım kalmışlıkları, her şeye rağmen sevme hâlini, benim kuşağımın veya ortak duyguda buluştuğumuz farklı kuşakların bireylerinin hayata karşı savunmasızlığını; kolektif bir duyguyu ifade ediyor. Kayıp temaları, “henüz çocuktuk” gibi dizeler yaşla ilgili olmaktan çok, yaşamımızdaki kırılmalarda içimizdeki çocukla baş başa kalışımızı anlatıyor. Evet, bir zamanlar çocuktuk belki de hâlâ öyleyiz; ancak aynı zamanda orada yaralandık demenin yolu bu şiir ve hâlâ o çocuk bugün aynı kayıpları yaşadığında o yara kanıyor demek. Bu şiir geçmişle beslenip bugüne tutulan bir ayna. Nostaljik değil, hâlâ bugünü anlatıyor. Tüm bunlar bizi bugün dahi kıyıda kalan bir hâle sokuyor.

Şiirlerinizde dil zaman zaman sertleşiyor, zaman zaman içe çekiliyor. Dilin tonunu belirlerken neleri gözetiyorsunuz? Dilin sesi, şiirlerinizde nasıl bir alan kaplıyor?

Gün içinde dili farklı alanlarda ve farklı işlerde çok kullanıyorum. Yoğun bir çevirmenlik hayatım var. Dolayısıyla filoloji okumuş biri olarak dil, hayatımın farklı alanlarında sürekli bir etkileşim hâlinde. Akademik alanlarım bana dilde kelimelerin hafızasını öğretti. Dili kullanan biri olmaktan öteye sorgulayan, bozup yeniden kuran biri olmayı öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum. Bu da bana kendi dilimde duygunun farklı biçimlerde nasıl ifade edileceğini görmemi sağlıyor ve daha cesur, daha yaratıcı olmama katkı sunuyor. Filolojide aldığım eğitim dilin hem bir yapı olduğunu görmemi hem de şiirde nasıl bir kırılma yarattığını öğretti. Dilim şiirde tam da bundan besleniyor bence. Anlatım aracı olmaktan çıkıp şiirin ta kendisi oluyor. Şiirin kendi sesine bürünüyor. Ne söylediğimden çok nasıl söylediğim ön plana çıkıyor. Bu anlamda ben şiirlerimde kendi iç sesime kulak vererek şiirin kendi sesini bulmasına izin vermeye çalışıyorum. Kendime “şu tonda yazmalısın” demiyorum. Öfke, çaresizlik, isyan varsa o dil sertleşiyor; önceki sorularda da belirttiğim gibi öyle gerçekler var ki sert bir dil ortaya çıkıyor. Fısıltıyla ifade edemiyorsunuz. Bir nevi kullandığım dilin tonu aslında vicdanımın da sesi, iç sesim. Dilin tonu yazdığım, hissettiğim duygusal yoğunlukla ilişkili. Ancak önemli bir nokta var ki dile karşı sorumluluklarım mevcut elbette. Ritim, akış da çok önemli. İçimde nasıl yankılandığına da dikkat ederim. Şiirim nefeste nasıl ilerliyor, nasıl duyuluyor; bunların belirleyici olduğu süreçlerden geçiyor. Ama bu sonraki evre. Bu yüzden bazen sert bazen içe çekilen bir dil tonu görüyoruz; şiirde derindeki o tonu değiştirmiyorum. Ancak bu dil tonu asla saygısızca olmaması gerektiği bilinciyle yazıyorum.

Özgeçmişinize baktığımızda Fransız Dili ve Edebiyatı eğitiminizin yanı sıra profesyonel turist rehberi olduğunuzu görüyoruz. Edebiyat dili, metni ve insanın iç dünyasını merkeze alırken; turist rehberliği insanla doğrudan temas, anlatma ve aktarma pratiği üzerine kurulu bir alan. Bu iki farklı ama birbirini besleyen eğitim süreci ile iş deneyimleriniz, yazı dilinize ve şiirinizin dünyasına nasıl yansıyor?

Bu soruda da aslında zıtlıkların hikâyesi mevcut. Evet, biri daha insanın iç dünyasını merkeze alırken diğeri tamamen başka dünyalar, kalabalıklar, dış dünya üzerine kurulu bir alan. Turist rehberliği beni dış dünyaya çekiyor; başka ülkelere, başka hayatlara. Bu da edebiyatın gözlem alanında beni çok besliyor. Aslında daha çok öykü veya farklı türde metinler yazarken oldukça besleyici oluyor. Şiirimde ise bunun yansımaları şöyle oluyor:

Bu ikilik hem monolog hem de temas kuran, okurla doğrudan iletişim kuran dizeler oluşmasını sağlıyor bence. Turist rehberliği aynı zamanda anlatıcı olduğumuz bir alan. Dolayısıyla belki şiirlerimde kendime ve okuyucuya olan samimiyetim buradan besleniyor. O duygunun içinde var olurken okuyucuyu da o duygunun içine çekmem buradan geliyor olabilir. Şiirimde bu iki sesin yansımalarını görebiliriz diye düşünüyorum. Edebiyat bana derinlik katarken mesleğim bana temas kurmayı, empati geliştirmeyi sağlıyor. Bu da şiirime yansıyor. İki farklı alan birbirini tamamlıyor. Tabii burada sezgisel olarak doğal bir duyarlılıkta ortaya çıkıyor. Mesleğimi icra ederken insanların gözlerine bakarak, yüzlerine bakarak anlatım yapıyorum. Anında tepkilerini, meraklarını, heyecanlarını görebiliyorum. Şiir yazarken de sanırım sezgisel olarak okuyucunun da duygularını kendi duygularımla görmeye başladım. Sonuç olarak yaptığım her meslek, uğraştığım her alan bana ayrı bir derinlik kattı ve tüm bunlar beni oluşturdu. Bu anlamda şiirde bunun tamamlayıcı etkisi kaçınılmaz olarak mevcut diye düşünüyorum. Ancak en önemlisi akademik hayatım ve Fransız Dili ve Edebiyatı okumam en temelde beni etkileyen bu süreçler. Ancak ne olursa olsun en önemli savunduğum nokta: Çok okumak. Gerek bilimsel gerek edebî; okumak, okumak. Her zaman yazmaktan çok okumanın büyük bir katkısı olduğunu düşünüyorum ve tüm mesleklerim bu anlamda okumak üzerine; bu da beni ve kalemimi oldukça besliyor.

 

Daha fazla Panzehir kitap söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir