Sevimsiz anılar huzurumu kaçırıyor. Oysa daha yeni süpürmedim mi sizi halının altına? Ne diye kabarıp duruyorsunuz? Ben usandım sizinle uğraşmaktan, siz bir türlü yılmıyorsunuz. Ah, şu elim ayağım tutsaydı da yaka paça kapı dışarı atsaydım sizi ama dedim ya; yılların yorgunluğu üstümde. Şöyle bir kalkıp silkineyim, desem mecalim yok.
Bir vefasızla heba ettim koca ömrümü, ona yanarım. En başından belliydi gözünün Halime’de olduğu; az mı taşıdım mektuplarını. Çeşme başında, düğünlerde bakışıp dururlardı. Cahildim o zamanlar. Epeyce de küçük.
Gözümü karartmıştım sonunda. Halime sabah ezanından evvel sana kaçacak diye haber etmiştim. Bir bohça denkleştirmiştim, içinde çeyiz sandığımdan aşırdığım iğne oyası renk renk yemeniler, desen desen ördüğüm çoraplar…
“Halime nerede, gelmeyecek mi” diye sorup durmuştu.
“Az biraz bekle, gelir şimdi” deyip oyalamıştım.
“Şafak söktü sökecek, gelse gelirdi. Kaçamadı herhal. Haber et seni bekledi diye.”
Atının sırtına atlayacakken “Dur, gitme” demiştim, “Halime gelmeyecek.”
Kaşları çatılmıştı. “Ne diye çağırdın o zaman beni?”
Yüzümü kızartarak “Ben vardım sana” deyivermiştim.
“Yürü git be kızım. Benim çoluk çocukla işim olmaz” diyerek kolumdan ittirmiş, yemenim başımdan kayıvermişti. Beliklerim çıkıvermişti meydana.
“Al şu bohçanı” derken gözleri parlamıştı bir an.
Süt gibi ak tenim eski bir fotoğraf karesi gibi gözlerimin önüne gelince acı bir gülümsemeyle kıvrılıyor dudaklarım.
“Avazım çıktığı kadar bağırır, ağama beni kirletti derim. O da çeker vurur ikimizi” demiş, geri adım atmamıştım. Ya Ali’nin ya kara toprağın olacaktım.
Kaderin işine bak, şimdi ikisi de toprak oldu…