Pelin Kandır Çolak

BOĞAZİÇİ’NDE BALIK, MOSTAR’DA LEYLA

Gündüz Vassaf’ı okumaya Mostari’yle başladım. Kitabın kapağında, sırtını bize yüzünü Mostar’a dönmüş hali. Bosna gezimden önce tarihi bilgilerin yanı sıra, günlük yaşantıyı da anlatan kitapları araştırırken tesadüfen buluyorum Mostari’yi. Köprünün başında yaşadığı, düşündüğü, düşlediği şeylerden ilham alarak yepyeni bir gezi haritası çıkardığım sıralar yine başka bir tesadüfle söyleşisi olduğunu öğrenip koşa koşa gidiyorum.

Elimde Mostari nefes nefese son anda yetişiyorum söyleşiye. Beni arka kapıdan içeriye alan kadın uyarıyor, Gündüz Hoca sağlık sorunları sebebiyle kitaplarını imzalayamayacak diye. Ne önemi var, ben sadece Mostar’a gideceğimi söyleyip ayrılacağım diyorum içimden. Söyleşi bitiyor, herkes ona olan sevgisini dile getirmek için sıraya girerken birden kendimi elimde kitap sırada beklerken buluyorum. Sıra bana geldiğinde tek yapabildiğim, “Merhaba Gündüz Hocam, haftaya Mostar’a gidiyorum” demek oluyor.” Aaa” diyor şaşırarak ve elimdeki kitabı alıp kapakta durduğu köşeyi göstererek. “Burada hemen köprünün ayağında Kahveci’de Leyla var, ona selam söyle” diyor. Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemeden “Baş üstüne” diyorum.
Salondan çıktıktan sonra artık tek düşündüğüm şey Leyla oluyor. Yaşıyor mu hala? Kaşı gözü, boyu posu nasıl? Kendimi nasıl tanıtacağım? Ya işi bıraktıysa? Bir anda seyahatim ‘Leyla’yı bulma’ yolculuğuna dönüşüyor. Eve dönerken bu kısacık diyalogu ve Leyla’yı nasıl bulacağımı kafamda yüzlerce kere evirip çevirirken mecnuna dönüyorum. O gece kitapta Leyla’nın geçtiği yerleri tekrar tekrar açıp okuyorum.
Mostar’ı görmek için sabırsızlansam da tedirginim içten içe. Beş asrı devirmiş köprüyü yakın tarihte yıkan iç savaş aklımın bir köşesinde hala. Etnik kimliklerinden bağımsız yüzyıllardır bir arada yaşayan insanları birbirine kırdıran, açlık, işkence ve ölümlerle göçe zorlayan savaşı unutmak mümkün değil.
1993 yılında köprü Hırvatlar tarafından tamamen yıkılınca geçici süreliğine demir bir köprü yapılıyor. 2004 yılında ise aslına uygun olarak yapılıp tekrar dünyaya armağan ediliyor. Her armağanın bir bedeli var tabii, Mostar’ınki 2 milyon göç ve 100.000 ölü.
Peki bu hikaye nasıl başlıyor derseniz hep beraber en başa gidelim, yani 1557 yılına.
O yıllarda tahta Osmanlının 10. Padişahı Kanuni Sultan Süleyman var. Kanuni Mostar’a bölgedeki hâkimiyetinin, gücünün ve büyüklüğünün bir göstergesi olarak devletin şanına yaraşır bir köprü yapılmasını emrediyor. Bu zorlu görevi Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayreddin üstleniyor. Köprü 9 yılda tamamlanıyor. Rivayete göre ‘köprü çökerse, kellen düşer’ diye haber yollayınca köprüyü bitiren Mimar Hayreddin üstünden ilk geçtiğinde yıkılır diye korktuğundan dağlara kaçıyor (Mostari, S:22 İletişim Yayınları).
Mimar Hayreddin’in hocası Mimar Sinan gibi Kanuni’nin damadı Sadrazam Rüstem Paşa da bir devşirme. Köyü Mostar yakınlarında. (Mostari, S:35 İletişim Yayınları). Drina Köprüsü’nde İvo Andriç, yine başka bir devşirme olan Sokullu Mehmet Paşa’nın, 9-10 yaşlarındayken Osmanlı askerleri tarafından götürüldüğü sırada konulduğu sepetin aralığından yaşlı gözlerle Drina’ya bakarken, o heybetli Drina köprüsünün hayalini ilk kez orada kurmuş olabileceğini yazar (Drina Köprüsü, S:27-28 İletişim Yayınları). Kim bilir belki Sadrazam Rüstem Paşa da çocuk yaşta koparıldığı köyüne bir köprü yapılacağını duyunca aynı şeyleri hissetmiştir. Ömür boyu hasret kaldığın baba ocağına, ana kucağına, Neretva nehrinde çıplak yüzdüğün yazlara, kışın soğuktan donduğun, yazın kuş olup uçtuğun dağlara, yağmurda koşarken düştüğün toprağa bir köprüyle kulaç atmak. Çocuklukla kurulan ve bizi son nefesimize kadar hiç terk etmeyen o büyülü bağın en güzel örneği, köprüler. Yalnız ulusları, kıtaları, dinleri, dilleri değil aynı zamanda bizi çocukluğumuza, salt düşlerle yaşadığımız yaşlara, henüz hayatta olan ana-babamıza, acının, hüznün, hasretin, savaşın ne olduğunu bilmediğimiz pirüpak zamanlara bağlayan köprüler.
Mostar’a doğru yol alırken geçmiş, gelecek ve şimdi bir çiçek dürbünü motifleri gibi geçip gidiyor gözlerimin önünden. Benim Mostar maceram nelere gebe acaba. Boşnakça neşeli bir şarkı çalıyor radyoda, aklımda Leyla.
İki saatin sonunda Mostar’a varıyorum. Sabah saatleri olmasına rağmen her yer turist, ara sokaklarda yürüyorum usulca. Dükkânların hepsi açık, önlerindeki hediyelik eşyaların çokluğundan camları görünmüyor. Kartpostallar, cezveler, magnetler, oyuncak bebekler. Köprünün kendisini görmeden önce alıştırma yapıyor insan. Kahve fincanlarından ipek şallara, çakmaklardan karakalem tablolara kadar her yerde irili ufaklı, renkli renksiz Mostar.
Böyle kaç sokak bitirdim bilmiyorum. Ve hiç beklemediğim bir anda görüyorum onu. Tam karşımda! Mostar! Dilim tutuluyor, hiçbir şey söyleyemiyorum. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapatıyorum. Açıyorum ve işte yine karşımda! Haftalardır hayalini kurduğum, İvo Andriç’e ışığı hatırlatan, Gündüz Vassaf’ı zapt eden, Mimar Hayreddin’i korkudan kaçırtan, yüzyıllardır Müslümanı Hristiyan’a, Boşnak’ı Hırvat’a, garbı şarka bağlayan o köprü!
Bu güzelliği doyasıya izlemek için bulduğum ilk lokantaya oturuyorum. Hava mis gibi, pırıl pırıl bir Ekim sabahı.  Neretva’nın renkleri büyülüyor insanı. Ne yeşil ne mavi, yosun, çam, safir, kuşkonmaz, zümrüt, camgöbeği. Hepsi. Birden yine düşüyor aklıma Leyla. Nerede acaba şu anda? Çalışıyor mu bugün? Açmış mıdır dükkânı? Kaç metre uzağındayım acaba? Leyla’yı düşünürken Mostar’ın ortasındaki küçük kalabalığı fark ediyorum. Neretva’ya atlayacak olan adama tezahürat ediyorlar. Hemen kıyıya bakıyorum belki Leyla’sını görürüm diye. Yıllardır Leyla’larının gözüne girmek isteyen tüm Mecnun’lar soluğu Mostar’da alıyor. Ve alkışlar eşliğinde saniyeler içinde bir havada bir nehirde adam. Ben de kendimi kaptırıp alkışlıyorum. Köprüdeki kalabalık usulca dağılıyor.
Artık Stari Grad Kahvesi’ni bulmanın zamanı geldi. Hesabı ödeyip karşı tarafa geçiyorum. Köprünün üstünden ilk geçişim. Üzerinde yürünmekten taşlar o kadar kayganlaşmış ki özellikle yaşlılar birbirlerine tutunarak yürüyorlar. Saniyelik bir an. Tam köprünün ortasındayım. Zamanın ortasında. Bir yanımda kılıç kuşanmış atlılar diğer yanımda tarihi yazan hattatlar, bir yanda çan diğer yanda ezan, Neretva bile yarılıyor ortadan ikiye şimdi. Sağ yanım ördekbaşı, sol yanım zeytuni.
Stari Grad Kahve’sinden içeri giriyorum. Boşuna endişe etmişim onca zaman, Leyla tam karşımda, görür görmez onun olduğunu anlıyorum çünkü gözleri Neretva mavisi! “Merhaba” diyorum, “Siz Leyla mısınız?”. “Evet” diyor ama şaşkın, kimim ben?! Hemen söyleşiden sonra Gündüz Vassaf’la çektirdiğim fotoğrafı çıkarıp gösteriyorum. “Aa kitap!” diyor. “Evet, sana Gündüz Hoca’dan selam getirdim” diyorum.
Hemen bir masaya oturtuyor beni.” Kahve, çay, su ne içersin abla” diyor. Bildiği üç beş Türkçe kelimeden biri de abla. Kahve söylüyorum. Boşnak usulü nasıl içileceğini biliyorum ama o yine de gösteriyor. Kahve cezvede, tabakta bir şeker bir de lokum ve boş bir fincan. Teşekkür edip kitabın sayfalarında adının geçtiği yerleri yeniden okuyorum. Bu hayatımda bir kitap kahramanıyla karşılaştığım ilk an. Heyecan, şaşkınlık ve mutluluğum hiç öncekiler gibi değil. Bu bambaşka.
Cervantes’in Don Kişot’uyla, Tolstoy’un Anna Karenina’sıyla, Kafka’nın Milena’sıyla karşılaşmak gibi bir şey bu. Leyla, okurken sadece harflerden ibaret iki boyutlu bir cisimdi benim için. Edebiyatın kurduğu köprü onu ete kemiğe büründürüp çıkardı karşıma. Kitaplar da Mostar gibi yazarı, okuru ve kahramanları birbirine bağlayan birer köprü. Hem de savaşlara yenik düşüp de yıkılmayanından. Barbarların bombaları bizlerin arasında yüzyıllardır kurulmuş o ipekten ağı parçalamaya yetmiyor. Ne mutlu bize, Karadeniz’den Boğaziçi’ne, Neretva’dan Tuna’ya, Pasifik’ten Hint Okyanusu’na kadar her yer inşa ettiğimiz kelimeden köprülerle yorgun ama mağrur ayakta.
Görevimi tamamlamış olmanın gururuyla kalkıyorum Kahve’den. İki kere sarılıyorum Leyla’ya, ikincisi ‘kitabın kahramanıyla tanışan okur’ mucizesini bana yaşattığı için. Artık öğlen oldu, köprüde iğne atsan yere düşmüyor. Ben ise kendimi ödüllendirmek için bir balık lokantasının yolunu tutuyorum.
Bosna’nın en iri alabalıkları Neretva’dan çıkıyormuş. Mostarlılar öyle diyor. Evliya Çelebi de ‘16 imparatorluk dolaştım, böyle köprü görmedim’ dediği Mostar’ın altında nazlı nazlı akan Neretva’nın alabalıklarının iriliğinden ziyadesiyle etkilenmiş (Mostari, S:35, S:55 İletişim Yayınları). Alabalık resimli tabelalar lokantaların önüne dizilmiş sıra sıra. İstanbul’daysa palamut zamanı şimdi. Balıkçılar çarşısında parlaklığıyla göz dolduran, her 10 dakikada bir çıktığı denizi hatırlatmak istercesine balıkçının maşrapadan fırlattığı çeşme sularına maruz kalan palamutlar. Izgaralardan gelen mis gibi koku, zenginin sofrasına fakirin burnuna şenlik. İstanbul insanının şehrin kuruluş amacına eşit derecede ulaşamaması ne acı. Oysaki şehrin ilk atası olan Byzantion’un (M.Ö. 667) Kral Byzas tarafından Sarayburnu’na kurulmasının sebebi palamutlar. (Boğaziçi’nde Balık, S:64 İletişim Yayınları). Karadeniz’den başlayıp Haliç kıyılarına kadar sürüler halinde gelen palamutlar Byzantion halkının en önemli beslenme ve geçim kaynaklarından biri. Tarihini unutmak istemeyen şehir bu miladı Byzantium sikkelerine de taşımış.
O sikkelerde palamudun dışında bayrağımızın simgesi ay-yıldız da var. Geçmişi o dönemdeki ay tanrıçası Hekate’ye kadar uzanıyor. (Boğaziçi’nde Balık, S:66 İletişim Yayınları). Efsanelerden birinde Byzantion’u ele geçirmek isteyen düşman orduları gece saldırıda bulunacakken Hekate karanlığın içinden çıkıp Byzantion’u aydınlatınca şehir düşman saldırısından kurtuluyor.
Gel zaman git zaman. Sarayburnu’nda haşmetli bir yapı, Topkapı Sarayı. Osmanlı Devleti’nin en parlak yılları. Mostar’a yapılacak köprü mimarinin en sade ve en zarif örneklerinden biri olarak, beş asır boyunca Neretva’nın üstünde bir Hilal gibi parlayacak. Hekate’nin mutluluğu yüzünden okunuyor olmalı.
Ama umutla başlayan hikâyeler mutlu bir sondan önce bazı acımasız kesintilere uğrarlar.
Tarih 9 Kasım 1993, Mostar köprüsü yıkılmış. Ben 6 yaşımı yeni doldurmuşum. Her Pazar babamla yaptığımız Kadıköy gezilerinden birindeyiz. Açık kitapçıları geziyoruz, oturup bir yerde yemek yiyoruz. Dönüş yolunda balıkçılar çarşısından annemin sipariş ettiği kadar balık alıyoruz. Okula daha başlamamışım. Osmanlı’yı tarih kitaplarından okumak için daha uzun seneler var önümde. Mostar’ı görmek için ise Gündüz Hoca’nın bıyıklarını kestiği yaşa gelmem lazım (Boğaziçi’nde Balık, S:93 İletişim Yayınları). Leyla belki ilkokula başlamıştır. Savaşın ne olduğunu görmüştür ama ben sadece televizyondan izliyorum. Zaten hafızam balık kadar, hemen unutuyorum. Bulutsuzluk Özlemini de bilmiyorum henüz, yıllar sonra üniversite sıralarında son ses Yaşamaya Mecbursun’u dinleyip ‘Mostar Köprüsü çökmüş, Neretva ne kadar üzgün kim bilir…’ diye eşlik ederken Mostar’ı yazacağımı da.

Diğer gezi yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir