Serap Alıcı

YOK HÜKMÜNDE

Ofisin kapısını içeriden kilitledi, ivecen hareketlerle sandalyesini onun masasına yanaştırıverdi. O ise başını ellerinin arasına almış dirseklerini masaya dayamış öne arkaya sallanıyor, duaya benzer bir şeyler mırıldanıyordu. Garipti. Kıvırcık saçlarını düzleştirmemiş, pembe rujunu sürmemişti. Ne olmuştu da sarı dağ çiçeği, bir gecede böyle bozulmuş böyle dağılmıştı. Meraktan ölüyordu. Dostluğun koruyucu kalkanına sığındı, lafı hiç dolandırmadı.

“Yemekhanede herkesin içinde soramadım, neyin var kızım, arbede mi oldu yine?”
Uykusundan vakitsiz uyandırılmış çocuk gibi açtı gözlerini Feride. Singindi. Çelimsizdi. Sesi hepten kısılmış, çatallanmıştı.
“Yok abla, doğru düzgün bir kavga bile olmadı bu sefer; yemeğini yarım bıraktı, kızına bile dönüp bakmadı. Kapıyı çarpıp gitti.”
Feride zoru seçmişti. Hayatın çelmesini göz göre göre yemiş, yine de hepsini sineye çekmişti. ‘Baba bedduası aldım ben, iflah olmam’ der kabullenirdi kaderini.
 Füsun dayanamadı, acı konuştu.
“Demedim mi demek istemiyorum Feride ama kaç kere söyledim sana kuzum, kırk yıllık Kani bu seninki, değişmez dedim. Kanma söylediklerine, inanma vaatlerine dedim. Ben dedim ben dinledim.”
Feride duymuyordu. Gözlerini boşluğa dikmiş olanları anlamaya çalışıyordu.
“Yüzümüzü bile görmek istemiyormuş bundan böyle. Ne demek bu abla? Sen anlat bunu bana.”
“Boyu devrilesice! Üzdü seni yine değil mi?”
Ne yazık ki bu beddua da öncekiler gibi sözde kalacak, rafa kalkacaktı.
Furkan cıva gibiydi, hayta ve haşarıydı. İstanbul gibi günü gününe uymaz, yarını hiç belli olmazdı. Jöleli saçları, jilet gibi ütülü gömleği, deniz kokulu parfümü ve gamzeli gülüşüyle mahalledeki herkesten farklıydı o. Mahirdi. Cumhuriyet Lisesi’nin 1985-1986 yıllığına ‘Kantinci Furkan Abi’ olarak adını yazdırmayı bile başarmıştı. Bu, asırlık okulun tarihinde bir ilkti. Feride’nin de aralarında olduğu ‘bir tost bir ayran’  kuyruğundaki liseli kızların da derdi elbette tost yemek değildi.
Feride her zaman yaptığı gibi aşkla savundu Furkan’ını.
“Beddua etme abla. Kıyamam ben ona. Hem önceleri böyle değildi ki, sonradan değişti o.”
İnanıyordu bir de buna!
Yıllardır her halini görmüştü arkadaşının ama bugün bir farklıydı Feride. İlk kez yılgındı, bezgindi; dibi kumlu deniz gibi dağınık, boz bulanıktı. Geçmişin karanlık sularına dalmış, bir anlam kalıntısı bulmaya çalışıyor da önünü göremiyor gibiydi. Gözlerini boşluğa dikmiş anlatıyor anlatıyordu:
“Islığını duyduğumda yüreğim ağzımdan çıkacak sandım. Perdeyi usulca araladım; ayın gümüş ışığı üstüne vurmuştu; öyle kara yağız öyle öyle civan… Köşedeki karaçamın altında dikilmiş beni bekliyordu. Korkuyu unutmuştum. Anamın kapıya ağ gibi gerilmiş kollarını yarıp çıktım. Koştum, dolandım boynuna, deniz kokuyordu. El ele karıştık karanlığa. Öyle sorgusuz sualsiz teslim oldum ben ona abla.”
Sustu.
Boğazı kurumuştu.
“Sabah namazında yayılmış haber. Saf saf ‘Mardinlinin küçük kızı dul Melahat’ın oğluna kaçmış, kaçmışkaçmışkaçmışkaçmışkaçmışkaçmışkaçmış da kaçmış… Hiç susmamış konuşmuşlar. Orada almış haberi babam, doğrulup kalkamamış seccadeden. Biz İstanbul’a varmadan cümle âlem öğrenmiş olanları. İnsan içine çıkamaz olmuş demirci Abdullah. İlenmiş durmuş bana. Öldürmüş en kıymetlisini hayalinde. Öyle demiş ayağına gelen Melahat anneye.
“O benim için artık yok hükmünde. Öldüğümde sakın gelmesin cenazeme.”
Durmamış temelli göçmüşler Alaçam’dan. Neredeler şimdi, ne yaparlar hiç bilmem. Nadide çiçeğiydim ben hani, mis kokulu. Kopartıp attı kökümden. Hiç acımadı.”
Feride hatırladıklarından yorulmuştu. Füsun’un verdiği bir bardak suyu yudum yudum içti.
“Durma anlat kuzum. Ah et, beddua et, küfret ama  sakın susma” dedi. Yüreği ferahlasın diye, yükü hafiflesin diye, acısından ölmesin diye anlatmalıydı Feride.
“Baba ocağına bir daha dönememek ne zormuş be abla. Yaşamayan bilmez bunu. Anam, ablalarım burnumda tütüyorlar. Hepsi siyah beyaz bir fotoğraf şimdi. Bense…”
 Yutkundu.
“…sadece bir hayaletim ben, ‘yok hükmünde’. Tam on yıllık bir kimsesizlik bu benimkisi. Dile kolay. Niye katlandım bu hayata biliyor musun?”
Sormuyordu aslında.
Birileri belli ki yanlış belletmişti aşkı ona. Ne yazık. Ne acınasıydı. Bir romanda okuduğu o söz geldi aklına: ‘Söyledikleri kadar sustuklarından da sorumludur insan. Dostlarsa en çok sustuklarından.’ Öyleyse susmamalıydı Füsun, anlatmalıydı ona bildiklerini.
“Aşk böyle bir şey değil Feride’m. Olmamalı da. Aşk yaşatmalı, aşk güldürmeli, aşk ümitli olmalı önce. Böyle hoyrat, böyle hain, böyle insafsız olmamalı. Hem kimsesiz de değilsin ki sen. Bak ben varım, kızın var, kedin var. Ayrıca teklik kimsesizlik değildir ki. Bak bana, tek tabanca.”
Ayağa kalktı, yukarı sıyrılmış daracık eteğini kıvrıla kıvrıla aşağı doğru çekiştirdi. Sağ elini havada tabanca gibi salladı:‘Bam Bam Bam’ . Eski silahşorların yaptığı gibi iki parmağının ucundan çıkan hayali dumanı püf diye üfledi. Onca şaklabanlık ne yazık ki işe yaramamıştı. Feride’cik gözlerinin önünde kıvrana kıvrana can çekişiyordu.
“Sordum bir de abla, niye diye.”
“Eeee, niyeymiş anlat bakalım?”
Merak etmiyordu aslında.
“Âşık olmuş bizimki, Dicey bir kıza hem de. Aşktan hiç söz etmemişti öncekilerde. Elimin kiri der geçerdi. Bu seferki başka abla.”
“Dicey’i nereden bulmuş bu kıranta?”
 Feride sözlüye kalkmış savunmasız öğrenci gibi bir bir anlattı bildiklerini.
“Furkan’ın çalıştığı barda çalıyormuş bu kız. Geçen ay başlamış işe. Sevmişler birbirlerini. İlk görüşte aşkmış yani onlarınki. Bak abla, şiir bile yazmış ona.”
Cebinden çıkarttığı buruşuk kâğıt parçasını uzattı ona. Füsun yüzünü buruşturdu. Alaycı bir sesle okudu şiiri.
Seni gördüğüm o günden beri
Eski ben değilim
Mavi gözlerinin delisi
Aşkının esiriyim
Dinlerken içinden tekrarlıyordu Feride.
“Bana hiç şiir yazmadı, biliyor musun abla” dedi. Küskündü. Nefes almakta güçlük çekiyormuşçasına derince soludu. Füsun daha fazla dayanamayıp hırsla buruşturdu elindeki kâğıdı. Göstere göstere köşedeki çöp kutusuna fırlatıp attı. Hırsla mırıldandı.
“Adı da Sema’ymış aşüftenin.”
Susmayacaktı.
“Aç gözünü kuzum. Bırakmaz bu herif seni. Boşuna üzüyorsun kendini. Bu yazdığı da şiir miir değil ha. Bildiğin çöp.”
“Yok abla, bilmiyorsun sen, bu seferki başka.”
Füsun öfkeyle ellerini birbirine çarptı.
“Madem öyle, o zaman öldü varsay sen de Furkan’ı. Öldü bitti, gitti.”
Sonra saatine baktı, telaşla kalkıp ofisin kapısını açtı; masasına gelip dimdik oturdu. Bir tomar dosya kâğıdını masaya vurarak hizaladı. Büyükçe bir karton dosyaya yerleştirdi, götürüp Feride’nin masasına pat diye koydu.
“Ama artık güne dönmemiz lazım. Haydi kalk bakalım, millet gelmeden yüzünü gözünü yıka. Sonra da şu dosyayı Sevtap Hanım’a götürüver. Heyheyleri üstünde yine kız kurusunun. Çatmasın bize yok yere. Servisten seninle inerim, doya doya dertleşiriz evde. Belki çıkar gezeriz gece, kız kıza, ha?”
Feride elindeki dosyalarla kapıdan çıkmak üzereydi, duraladı, söylenenler aklına yatmamıştı.
“Olmaz abla, çıkamam gece vakti ben. Hem Yaren’i de bırakamam evde tek başına.”
Öğretilmiş tüm çaresizlikler sanki dile gelmiş konuşuyordu. Yaklaştı, omuzlarından sımsıkı kavradı onu. Gözlerinin içine bakarak konuştu.
“Öldür Feride, öldür içindeki taşralı gelini de yaşamaya başla artık.”
“Ya sonra abla?”
Sorusunda sanki bir umut vardı.
“Onu da sonra düşünürüz kuzum.”
Feride saatine baktı.
“Erken çıkabilirsek bugün, belki” dedi.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir