Nuran Gezer

NEVRİYE

Ne hissediyorum? Terk edilmişlik mi, incinmişlik mi, öfke mi? Otuz iki kısım tekmili birden. Yırtığın yama tutmadığı, her şeyin aşınıp yok olmaya yüz tuttuğu, pekişen sevgisizlikle göz göze gelemeyişleri, iç titremelerini yitirişi, içe ılık ılık akan o incecik sızıntının duruverişini… O eskilerin güzel adamı nerede şimdi? Zaman ilaç, derler büyükler. Yok değil.

“Zaman ne çok şeyi eskitiyor, hırpalıyor, yakıp yıkıyor” dedi kadın.
“Sen de benim o sevdiğim eski kadın değilsin artık” dedi adam. “Ama her şeye rağmen sevmeye çalışıyorum seni. Bu davranışlarınla kaybediyorsun beni.”
“Sümüklü bir gelin gibi abla evine kaçman terk ediş sayılmaz mı?  Bu bırakıp gitmeler yedi bitirdi beni. Her şeyin merkezinde sen, senin projelerin, ihtiyaçların, kararların ve tercihlerin, dedi kadın. Asıl sen beni kaybediyorsun.”
“Beni teste tabi tutan da sen” dedi adam.
“Bir arpa boyu yol alamadık maalesef” dedi kadın.
***
Apartmana yeni taşındık. Giriş kat, nohut oda bakla sofa küçücük bir evcik. Ortalıkta adım atacak yer de yok, kocam da yok. Denkler, hurçlar, karton kutular arasında oradan oraya sıçrayıp dururken nereden başlayacağımı bilmeden bakıyorum etrafıma. Nasıl yerleşecek bunca eşya?
Yatak odasından üzerime ev kıyafetleri alayım da hiç olmazsa kıyısından köşesinden başlayayım yerleşmeye derken pencerede bir karaltı, bir siluet görünüyor. Biri elini cama perdeleyip içeriyi merakla kolaçan ediyor. Umacı gibi karanlık bakışlarıyla göz göze geliyoruz. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilmeden, gözüne şavk tutulmuş tavşan misali donup kalıyorum. Gerisin geriye dönüp odanın kapısını kapatmak üzereyken incecik bir kadın sesi.
“Şükran Hanım, n’apıyorsun Allah aşkına, ayıp değil mi ya?”
 “Aman Nevriye, ne var bunda? Daha perde bile takmamışlar baksana. Çingen mi, caber mi? Kimin nesi, neyin fesi? Merak ettim.”
Hızla çarpıyorum kapıyı. Sanki kırıldığımı anlayacak da… Biraz sakinleşmek için mutfağa koşup böyle durumlarda en iyi çare olduğuna inandığım şeyi yapıyorum, kocaman bir fincan Türk kahvesi. Sinirden ellerim titriyor. Nasıl bir yere düştük biz derken telefonum çalıyor. Arayan o.
“Gördün mü bak yine her zamanki gibi yoksun ortalıkta. Hani kornişleri taktıracaktın? Kabak gibi ortada her şey. Konu komşu seyrediyor maşallah. Beyimiz ortada yok.”
“Bunca tartışmadan sonra benden bunu mu istiyorsun? Sen çok beceriklisin ya! Bul birini yaptır.”
“Bana bak, yeter artık. Bir şeylerin gerçekten değişmesini istiyorsan koşa koşa kaçtığın ablanın evinden derhal dönersin evine. Hani, her ne olursa olsun tüm sorunları kendi içimizde halledecektik? Konuşarak çözülecek diye söz vermemiş miydik, ne bu şimdi? Bir özür bekliyorum önce. Ulan bu kadar zor mu?”
Susuyor.
Nefesim tükenince yarım yamalak duyduklarım: “Neden anlamıyorsun söylediklerimi? Evet, evden gittim. Sırf var olan sorunlarımızı kördüğüm etmemek ve seni kırmamak için. Benim de sayabileceğim onlarca yüzlerce yaşanmış özür gerektirecek şeyler var. Gel o noktaya geri dönmeyelim. Burada dileyeceğim bir özür sana iyi gelecekse al sana binlerce özür.”
Alttan alan, ferahlatıcı ve artık tekrarlanmayacak bir pişmanlık ifadesi değil bu. Bilmez mi insan? Uzun yıllarla tavsamış, çiğnene çiğnene tadı tuzu kalmamış bir çiklet gibi sündürülüp durulan bu ilişkiyi diriltmeye çalışmanın kime ne faydası olacak?
“Laf olsun diye değil, kendimi iyi hissettirecek bir adım istedim sadece senden. Nafile.”
Karşıdan gelen ses bir uğultudan ibaret artık. Duyacak hâlde değilim. Uzunca bir sessizlikten sonra makinalı tüfek gibi sayıyorum ağzıma geleni. Öfkem başıma çıkıyor. Avazım çıktığı kadar mekânı, zamanı unutarak bas bas bağırıyorum. Nasıl olduysa, o hengâme arasında kapının usulca tıkırdatıldığını fark ediyorum. Kayıtsız bir boş vermişlikle, göz dürbününü kontrol etmeyi akıl etmeden hızla açıyorum kapıyı. Karşımda mini minnacık, yumruk kadar minyon bir kadın. Işıl ışıl yanan gözlerindeki tatlı sevecenlikle elindeki siyah poşeti uzatıyor. Utangaç.
“Hoş geldiniz kızım. Hayırlı olsun. Ben yan dairede oturuyorum. Adım Nevriye. Şimdi senin odun ocağın yoktur. Yiyecek bir şeyler getirdim, çok bir şey değil. Afiyetle yiyin. Ha, bir de bir şeye ihtiyacın olursa hiç çekinme sesleniver.”
Dakika bir gol bir cinsinden bu karşılaşma, beni öylesine utandırıyor ki ne diyeceğimi, durumu nasıl idare edeceğimi sapıtıyorum. İzahat verip vermemek konusundaki ikirciğimi yıldırım hızıyla yenip bu incelikli davranışa teşekkür ediyorum. Acaba haykırışlarımın ne kadarını duydu? Hakkımda ilk ağızda neler düşünecek kim bilir? Şirret, geçimsiz, ağzı bozuğun biri, der herhalde. Yok, öyle olsa çalmazdı kapıyı değil mi? Aman neyse ne canım, olan oldu bir kere. Ah be kadın, şu öfkeni dizginlemeyi öğrenemedin gitti.
      ***
“Sevmenin bir karşılığı olmalı değil mi” dedi kadın. “Neden bunu etimde, kemiğimde iliklerimde hissetmekte bu kadar aç ve ısrarcıyım? Sevinci, umudu, coşkusu, kavga dövüşü, hır gürüyle geçen 20 yıl. Dile kolay.”
“Birbirimizi suçlama yarışına girmeyelim” dedi adam. “Bir süre ayrı yaşayıp görelim. Bakalım hayat ne gösterecek.”
***
Siz de yapar mısınız bilmem ama insanların adlarının anlamını hep merak ederim. Sanki karşımdakinin kimliği, huyu suyu hakkında fikir verir. Nevriye; sağduyulu, hoşgörülü ve yaratıcı olup yoktan var eden, becerikli demekmiş. Ne hoş. Umarım öyledir. Getirdiği poşetten haşhaşlı cevizli çörekle, ev yapımı mis gibi limonata çıktı. Bir küçük termos da çay. Bunca işin arasında nasıl hora geçti anlatamam.
Ertesi gün annemin Akşehir’den kargolayıp gönderdiği kütür kütür Napolyon kirazlarından bir tabak yapıp çaldım, Nevriye’nin kapısını. Plastik çiçekle süslediği kapının önündeki yoksul naylon terliklerinden evde olduğunu anlamıştım. Temiz pak eşarbını düzelterek açtı kapıyı. Alttan görünen saçının dipleri bembeyaz, uçları kızıl kınalıydı. Yine o sade sıcaklığıyla, çıktı sesi.
 “Buyur kızım gir. Gir, bi kahve yapayım da azıcık dinlen.”
Tereddüt ettim ama dünkü telefon görüşmemin ne kadarına vakıf olduğunu anlamak için de içim içimi yiyordu. Girdim.
İlkten burnuma mis gibi arapsabunu kokusu çarptı. Derme çatma formika ayakkabılıktan terlik verdi. Salona girdiğimde goblen kumaştan, karşılıklı iki sedirin ortasına konmuş sehpalı bir küçük televizyon, kırma bir masa, iki iskemle ve yine formika bir büfeden ibaret odada içimi aniden bir hüzün dalgası yaladı geçti. Büfenin içinde tekir bekir, Nuh nebiden kalma fincanlar, modası geçmiş bardaklar vardı. Bir de içi bonbon şekeri dolu delikli nikelaj şekerlik. Yoksullar istifçi olur, kolay kolay atamazlarmış eskiyeni. Kim bilir hangi pazar harçlığından kısarak almıştı bu ıvır zıvırları. Zor ulaşılan kıymete biniyor demek ki… Anneciğim zamanın beherinde, ortasında balerin resmi olan kenarları oylumlu yaldızlı Çekoslovak malı kâğıt gibi incecik porselen pasta tabağının teki kırıldığında “Takım bozuldu” diye ağlamıştı da çocuk yüreğimin içi sızlamıştı.
Büfe camı üzerinde kesme çiçek motiflerinden, iğne oyası dantellere kadar her şey çocukluğumun objelerine ne de çok benziyordu. Muşamba masa örtüsünün üzerinde, insanın ağzını sulandıracak kadar capcanlı karpuz resimleri vardı. Cam sürahinin, yanındaki bardağın ağızlarına  danteller örtülmüştü. Perdeler koca koca güllü, iç açıcı, divan yastıklarının üstüne bembeyaz patiskadan kanaviçe işli gergin örtüler seriliydi. Penceresindeki camgüzelleri, begonyalar, küpeliler öylesine diri ve gürbüzdü ki solgun ve eski eşyalara can katıyordu sanki. Hele bir de o pıtrak  gibi yapraklarından minik çiçek dökeni yok mu, adını sordum. “Aşkın gözyaşları” dedi. Aşkı hiç bildin mi, tattın mı Nevriye abla?
Kallavi sade kahvelerimizi çabucak yapıp getirdi mutfaktan. Yanında gül lokumu ve birer yudumluk küçük bardak vişne likörüyle. Birden bayram sabahlarının sevincini anımsatan, ılık bir duygu sarıp sarmaladı içimi. Çocukluğumun evinde gibiydim. Elinin tadı geçmiş leziz kahvelerimizi içerken, ellerine baktım dikkatle. Beyaz martı yavrularını hatırlatan o minicik, küt parmakları romatizmadan eğrilmiş kısacık tırnaklı, kullanmaktan eprimiş, küçük, boş vermiş, maharetli ve yorgun ellerine.
Karşı duvarda yıpranmış, kavlayıp soyulmuş bir çerçeve içinde pala bıyıklı, heybetli, babacan bakışlı, iri cüsseli bir adamın fotoğrafı asılıydı. Kim olduğunu sordum “Rahmetli” dedi.
Bir balıkçı tezgâhının başında, kasıklarına kadar çekili kara çizmeleri, kalın abadan pantolonu ekose gömlek üstüne deriden kaba deri yeleğiyle, insanın gözünün içine içine bakan bir adam. Garip ve alışılmadık bir güven duygusu veriyordu insana. Ekmeğini engin deryalardan çıkaran çakır gözlü, geniş gönüllü… Balıkçı Rahmi. Mesleğinin çilesine inat, tatlı bir iyimserlik yayılıyordu geniş yüzünden.
“Çok mu oldu öleli?”
“Eh. Oldu biraz. Yirmi yıl” dedi iç çekerek.
“Sever miydin?”
Eski bir dostla birden bire burun buruna gelmiş gibi heyecanlıydı sesi.
“Sevilmez mi kızım? Ben on beşimde gelin geldim bu eve. Yol iz bilmezdim. Cahillik desen başa bela. Benden yaşça epey büyüktü. İlk karısı ince hastalıktan ölünce, köyden kentten şöyle besleme filan birini bulalım demişler. Eee, Allah da yazmış. Evlendirdiler. İlk zamanlar çok zoruma giderdi. Her gün balık, balık kokulu çamaşırlar. Adam da balık kokar. Banyo kazanını Allah’ın günü yakarım, yurum, arıtırım. Köylük yerde ne olur, çapa, yolma, hasat. Alışmışız bulgur bulamaç yemeye, tuhaf gelirdi ilk zamanlar her akşam balık yemek. Sonradan öğrendim ama lüferi, çinakopu, hamsiyi, sarıkanatı, barbunu, karidesi, istakozu. Tadına vardım. Söylemesi ayıp, her gün bir kadeh içerdi benimki. Böyle böyle öğrendim de, alıştım da. Meze yapmayı da, sarhoş kahrı çekmeyi de. Yokluk da cabası. Hep kıt kanaat geçindik. Hatırımı hiç kırmadı diyemem ama hep alnının terini yedirdi bana. Gönlü de bol adamdı. İşte, bir gün işlemeyiverdi kalbi.
Derin bir soluk aldıktan sonra, hafif yollu dikkatimi tarttı, sabrımı ölçtü ve devam etti.
“Olmadı çocuğumuz, bilmem ondan bilmem benden. Önceleri pek dertlenirdim ama alışıyor insan. Neye alışmıyoruz ki? Değil mi ki insanız, her şey bizim için.”
Sustu.
Asıl konuda, sadede gelip söze nereden başlayacağını bilemeden iç çekti. Birkaç saniye duraksadı. Ben de gözlerinin içine bakıp mahcupça gülümsedim. Sanırım bundan cesaret alarak:
”Bak yavrum, seni tanımıyorum. Gördüğüm kadarıyla iyi birine benziyorsun. Ben cahil bir kadınım, sana ders vermek haddim değil.”
Bir ayağı çukurda insanların dinginliği ve gün görmüşlüğüyle sürdürdü.
“Senin yaşında bir kadının neye dellendiğini tahmin edebilecek yaştayım. Siz daha iyisini bilirsiniz ama insan bazı şeylerin kıymetini yitirince anlıyor. Rahmetli anam dediydi, “Sen sümük eder atarsın da şuraya, başkası simit eder takar koluna”.
Yeniden nefeslendi.
“Ben, Rahmi Usta benden önce gitti diye seviniyorum. Niye mi? Ben önce ölseydim hem per perişan olurdu, hem de kocalıkta herif kahrı çekmek zordur da ondan. Eğriye eğri, doğruya doğru. Dayağını da yedim, aç açıkta da kaldım ama ne yalan söyleyeyim onca yıl geçti hala özlüyorum onu. Okuma yazmam yok. Hayatım boyu ne işim ne param oldu. Koca eline bakmak zordur bilirim. Ama yalnızlık da zor be kızım.”
Kurumuş gözlerini fotoğrafa dikti.
“Özlemim çok depreştiğinde ne yaparım biliyor musun? Doğruca yallah balık pazarına. Sarı sarı parlak ışıkların altında yatan derya kuzularını seyre dalarım. O çiğ balıkların, yosunun, iyodun keskin kokusunu, daha çok da sanki rahmetlinin kokusunu duyup içime doldururum. “Denizden yeni çıktı bunlar, taze balık geldi” çığlıklarında onun sesi yankılanır sanki. Koca koca varillerden badyalarla ‘şarp şarp’ diye tazecik balıklara, ahtapotlara, kerevitlere çarpan seslerle kendime gelirim. O an sanırsın Rahmi Usta ağları çekmiş, denizden eve getireceği nevaleyi ayıklamakla meşguldür. Özlemim bir nebze hafifler, onun şerefine yarım kilo balık alıp nefesimi tutarak dönerim eve.”
“Ah yavrum! Biliyorum zaman değişti. Ama bence sevgisine, emeğine sahip çıkan insan karşılık bulur be kızım” dedi.
Beynime kazınan son cümleyle başım zonklayarak, kulaklarım uğuldayarak sarhoş gibi çıktım Nevriye Abla’nın evinden. Sanki annemi dinlemiştim. Sadık, çilekeş, sabırlı, cefakâr, fedakâr, hamarat olmayı ömrü billah görev edinmiş anneciğimi. İç sesimse şöyle diyordu: Ah benim yüreği, aklı, kendi dünya güzeli Nevriye Ablam. Bir tatlı masaldan fırlayıp çıkıverdin ya karşıma. Öyle değil o. Ne o zaman bu zaman, ne de bu insanlar büyülü hikâyelerin kahramanları. Di’li geçmiş zamanlarda değil neredeyse fi tarihinde kaldı o hoşluklar, hoşnutluklar. Yok artık o katıksız kendini verişler. Her gün ne çok kadın boğazlanıyor bir bilsen. Artık o ana rahmi kadar güvenli sandığın temiz masal evleri yok, yıkıldı.
***
Birkaç saat sonra istemsizce eli telefona gitti kadının.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir