ilkay Noylan

KENTTE ÖZNELEŞEN KADIN: FOSFORLU CEVRİYE

Sokakta Kadın Adımları

Kent sokakları, bulvarlar, köprü üstleri, kırlar, ormanlar… Gökyüzünün altında adım atılabilecek tüm alanlar, neredeyse bütün kültürlerde tarih boyunca erkeğin tekelinde olmuştur. Kadınlar, sözüm ona bir çatının koruyuculuğu altında kapalı mekânlara tıkıştırılmışlardır. Düzenin kurallarını sürdürmek durumunda bırakılan kadın, patriarkal yapının içinde kentin öznesi değildir. Kentin öznesi erkektir. Kent, caddeler erkeğe aittir. Sokaklar, hele ki gece, normların içinde kalan kadına kapalıdır. Gece sokağı kullanan kadın, evin sınırları içinde kalmayı seçen veya sınırların dışına çıkmayı göze alamayan kadından ayrıştırılır, dışlanır. Toplumsal olarak makbul kadın için dışarısı; güvenli olmayan, ihtiyaç bağlamında kullanılan alandır. Bu durum, tarihin farklı dilimlerinde ve kültürlerde de değişmemiş.

Genellikle, erkekler için sokakta yürümek, kadınlar için olduğundan çok daha kolaydır. Kadınlar, özgürlüklerin en sıradanlarından biri olan yürümeye kalkıştıkları için bile rutin bir şekilde cezalandırılmış ve sindirilmişlerdir çünkü kadınların cinselliğini kontrol altında tutmaya çalışan bu toplumlarda kaçınılmaz olarak, kadınların yürümesi ve hatta sadece var olmaları bile sürekli cinsel bir mesele addedilmiştir.

Patriarkal yapının sahiplendiği kamusal alana bir kadının, belli saatler ve beklentiler dışında, adım atmasının, burada yürümesinin ön koşulları vardır: Evi/ailesi için alışveriş yapmak, akraba/tanıdık ziyareti, sağlık hizmetine ulaşım, toplum tarafından onaylanmış mesleği icra etmek üzere işe gitmek bu koşullardan bazılarıdır. Bunun dışındaki gerekçeler makbul kadınlığa yakışmaz. Bu koşullara itiraz ederek sokakta yürüyen en tanınmış kadınlardan birisi Suat Derviş’in yarattığı ünlü roman karakteri Fosforlu Cevriye’dir. Fosforlu Cevriye’yi oluşturan temelleri anlamak için yazarın gazetecilik yaptığı yıllara bakmak gerek.

Suat Derviş’in edebi çizgisindeki kırılma ve onu toplumcu gerçekçi eserler yazmaya iten sebeplerden biri gazeteciliğe başlamasıdır. Gazeteciliği, kurgu yazarlığını beslemiştir. Bu sayede ‘memleketini ve insanlarını tanımaya başladığını’ belirten yazar, gazeteci kimliğiyle yaptığı sokak röportajlarında halkın sosyal ve ekonomik sorunlarına yakından tanıklık eder. Sokak çocukları, seks işçileri, varoşlardaki yaşamın zorlukları, insanların varoluş mücadeleleri gibi pek çok toplumsal olayı eserlerinde ele alır. Farklı gazeteler için hazırladığı röportaj dizilerinde toplumun pek çok sorununun altını çizer, onları görünür hale getirir. Bu röportajlar sırasında görüştüğü yahut gözlemlediği kişiler, gezdiği mekânlar, Fosforlu Cevriye romanının ilk nüvelerini oluşturur. Denilebilir ki Fosforlu Cevriye, sokakta filizlenir, sokakta yaşar ve İstanbul sokaklarını mekân edinerek, Suat Derviş’in röportajlarında tanıdığı insanları anlatan bir romana dönüşür. Romana adını da veren ana karakter gece kadını Fosforlu Cevriye, bir flanöz olarak İstanbul sokaklarında yürürken aynı zamanda kentte özneleşen kadının sayılı örneklerinden biri olur.

1870 yılının İngiltere’sinde polise, fahişe olduğundan şüphelenilen herhangi birini tutuklama yetkisi veriliyordu. Sırf yanlış zamanda yanlış yerde yürümek bile bir kadını şüpheli duruma düşürmeye yetiyordu. […] Eğer tutuklanan kadın tıbbi muayeneden geçmeyi reddederse, aylar boyunca hapse mahkûm edilebiliyordu; fakat acı verici ve aşağılayıcı tıbbi muayenenin kendisi de bir nevi cezaydı ve eğer kadının hastalık taşıdığı tespit edilirse, tıbbi bir cezaevine kapatılıyordu. Masumiyeti kanıtlanana dek suçlu görülen kadının, bu durumdan zarar görmeden kurtulması mümkün değildi.

O zamandan bu zamana değişen bir şey yok ki Suat Derviş’in aynı adla filmi de çekilmiş romanı Fosforlu Cevriye, seks işçisi kadınların, gece polis tarafından yakalanıp karakola getirilme, sağlık muayenelerinin yapılmasını beklemek üzere orada tutulmaları sahnesiyle açılır.

Varoluşu Görünür Kılan Sokaklar

Ayten Alkan derlediği Cins Cins Mekân adlı kitapta Doç. Dr. Çağatay Keskinok’un Mekânın Siyasası dersinden şunları aktarır: Mekân, toplumsal olarak üretilir, olayların geçtiği yer (locus) ile toplumsal faillerin ve davranışsal birimlerin yöneldiği şey (focus) olma özellikleri arasındaki diyalektiğin ürünüdür. Toplumsal faillerin etkinlikleriyle (yeniden) yapılanır, (yeniden) üretilir ve dönüşür, dolayısıyla toplumsal faillerin nesnel ve öznel deneyimleri mekâna anlam yükleyip onu (yeniden) tanımlar, öte yandan mekânsal biçimler de faillerin davranış kalıplarında belirli etkiler yaratır ve bütün bu süreçler belirli yapısal ve tarihsel koşullar altında gerçekleşir.

Sermayeyi üreten, sokakların da sahibidir. Bedeni üzerinden para kazanan Fosforlu Cevriye’nin en doğal eylemidir sokaklarda yürümek. Bir kenti tanımak ve dolu dolu yaşamak için izlenecek en doğru yol, adım mesaisidir. Suat Derviş, Cevriye’yi yoksulluk, kimsesizlik nedeniyle değil bir var olma, özneleşme stratejisi nedeniyle sokağa yerleştirmiştir. Sokaklara Cevriye’nin varoluşu bakımından üç şekilde bakılabilir:

1) Sokaklar Fosforlu Cevriye’nin yaşam alanıdır. Şişli, Beyoğlu, Galata’nın izbe sokakları, Galata Köprüsü’nün altı, Tarlabaşı, Dolmabahçe sırtları, Mecidiyeköy, Doğancılar, Karacaahmet, Mahmutpaşa, Eminönü, Üsküdar, Kapalıçarşı, Taksim Meydanı… Cezası bitip Bolu Hapishanesi’nden çıktığı gibi (iki sene daha Bolu’da sürgünde kalması gerekirken) bir kamyon şoförünü kandırarak İstanbul’a kaçan Cevriye “avucunun içi” gibi tanıdığı bu kocaman şehre gelir gelmez, kendisini muazzam sarayının içinde dolaşan bir sultan hanım gibi büyük ve kudretli hissetti. Genelevde yahut bir hamiyle çalışmayı, dilenmeyi, esrar satmayı, metres hayatı yaşamayı reddeden; kendisi dışında kimsenin hesabına çalışmayı kabul etmeyen Fosforlu için de geçerlidir Epikürcü kiniklerin düşünceleri: Yürüyen kraldır, dünya da onun krallığı. İstanbul, bütün çocukluğu köprü civarında geçen Cevriye’nin kurduğu ilişkilerle hüküm sürdüğü kenttir. Cevriye denizin maviş sularını, kuvvetli yosun kokusunu, balık, midye, tuz kokusunu çok sever. Başı belaya girdiğinde onu günlerce saklayıp, yedirip, içirebilecek dostları vardır ancak Fosforlu bu dostluk bağını hiçbir zaman suiistimal etmez, çok mecbur kalmadıkça kimsenin evinde, meyhanesinde konaklamaz. Çocukluğunda nerelerde uyumamıştır… Viraneler, eski bir takım mazgal delikleri, bir çeşmenin boş haznesi, mezarlıklar, damsız dört duvarlar. Zengin tüccarlara kadın ‘prezanta’ eden Sümbül Dudu Cevriye’ye kız ben bu meslekte çok yosma görmüşüm, gördüm, ama sen İstanbul sokağının tam kendisisin, der.

2) Sokaklar Fosforlu Cevriye’nin çalışma alanıdır. …üç kere yanına yaklaşan erkeklerle Karacaahmet’e gidip geldi. […] Karşıya geçecek vapur parasını değil, karnını doyuracak parayı da çıkarmıştı. Hatırlamadığı kadar eski bir tarihten beri, bütün yabancı erkeklerin kolları arasına terk ettiği vücudu sayesinde hayatta kalır, karnını doyurur, içki parasını kazanır, yaşamsal ihtiyaçlarını giderir, ekonomik faaliyetlerini yürütür. Doğrudan sokağın kendisi Fosforlu Cevriye için bir ekonomik üretim alanıdır. Çünkü nihayet para kazanmak zorundaydı. […] Bütün geceyse sokaklardaydı. Birer sokak köşesinde Cevriye’nin karşısına çıkan insanların onunla kısa ya da uzun münasebetleri olduktan sonra yine bir köşe başında Cevriye’den ayrılıp kalabalığa karışır giderler. Cevriye aynı erkekle uzun soluklu ilişki kurmayı, birine bağlanmayı yahut kendisine bağlanılmasını tercih etmez. O, kimsenin ‘gaco’su değildir. Yıkıntılar, surlar, mezar araları, meyhaneler, rıhtımlar, köprü altları, kadınların erkeklere ‘prezanta edildikleri’ evler Fosforlu’nun aşkını sattığı yerlerdendir.

3) Sokaklar Fosforlu Cevriye’nin sahnesidir. Cevriye için sokak, ekonomik ilişkilerini kurduğu yer olduğu kadar güvenli ilişkilerini kurduğu yerdir. Dolayısıyla duygusal bağlarını da orada kurar. Aynı zamanda Cevriye’nin özgürlük alanıdır sokaklar. Hürriyetinden mahrum olmak, hele Cevriye gibi başıboş bir kız için dayanılmaz bir işkenceydi. Şiddetten korunmak, ekonomik kaynağı olan erkeklerle tanışmak için sürekli yer değiştirir. Böylece görünmeyi de görünmez olmayı da kontrol altında tutar sokaklarda. Ne zaman görünüp ne zaman saklanacağı kendi kontrolündedir. Bu, Cevriye’yi mağdur rolünden çıkarır, kendi yaşamında eylemliliği, iradesi olan bir faile dönüştürür. Cevriye hayatı her zaman seviyordu. Hiç ölmek istemiyordu. Neşesi, yaşama sevinci, canlılığı, en zor anlarda bile ümidini yitirmeyişi çevresine de sirayet eden Cevriye, polisler dâhil olmak üzere herkes tarafından sevilir, kollanır. Karakolda sorguları devam ederken polis memuru gülerek Cevriye’ye sigara uzatır: Sen bizim eski itibarlı müşterilerdensin, sana bir tane vereyim. O, İstanbul’un en meşhur simalarından biriydi. […] İstanbul polisi onu pek iyi tanırdı. Güzelliği kadar ismi de kaldırımlarda meşhur Fosforluyla birlikte bulunmuş olmak serseriler arasında en büyük övünme mevzusudur. Esmer omuzlarını fıkırdatıp çiftetelli oynayışını görüp de onun için deli divane olmayan, uğruna ölümle bitebilecek kavgalara karışmayan yoktur.

Görünür olmak, cinsel olarak erişilebilir olmakla aynı anlamdadır ve kadının görünür olması yoldan gelip geçenlerin ona kolaylıkla ulaşabilmesini sağlar. Aynı zamanda onun da diğerlerine ulaşabilmesini ve aralarından tercih yapabilmesini sağlar. Cevriye sokakta yürür, insanlarla konuşur, müşterilerini bulup onlarla anlaşır, çoğu gayrimüslim eşi dostu, tanıdığı insanlarla selamlaşır, yardıma ihtiyacı olan arkadaşlarına destek olur. Erkeğe tanımlanmış sokakta, gündelik hayat rejiminin içinde Fosforlu Cevriye, düzenli eylemliliğiyle kamusal alanda kendine bir yer açar. Sokağı kullanım hakkı, sokağa giriş çıkışı erkekler tarafından sınırlandırılmış biçimde değil, bu sınırları aşmak suretiyle yapar. Evinde oturup çarşıya pazara gidip dönen ya da komşuya gidip çay, kahve içip dönen bir kadın değildir o. Yaşamı bizzat sokakta kurar. Yersiz yurtsuz da değildir. Aslında tüm sokaklarıyla kent Cevriye’nin hem sahnesi hem kendi yurdudur. Cevriye seçimleri ve eylemliliğiyle tam bir kentsel özne tasviridir.

Normatif olan, bir kadını ev, aile, soy bağı ve toplumsal statüyü verecek bir bağ; evli olmak, boşanmış olmak vb. ile tanımlar. Bütün bu sabit hallere karşı Cevriye, sokakta karşılaşmalar ve sürekli yer değiştirmelere dönük, daha akışkan bir kimlik kurar. O çok hareketlidir, kent de bir o kadar akışkandır. Cevriye bir yerde duramıyordu. Oradan oraya koşturuyordu. Bir saat evvel kendisini Edirnekapı’da, bir saat sonra Maçka’da, Taşlık’ta görüyordu. Cevriye’nin geceyle gündüz kimliği farklıdır. Sokaktan sokağa hali farklıdır. Kendi mahallesindekilerle konuştuğuyla karakolda konuştuğu dili farklıdır. Kentin bitimsiz hareketliliğinde Fosforlu’da sürekli bir akışkanlık içindedir. Bir anı diğer anını tutmaz. Duygularında, hareketlerinde bu akışkanlığı bariz şekilde görmek mümkündür. Cevizli kahvenin çırağı Kemal askere giderken kendisini uğurlamaya gelmiş Fosforlu’ya, askerden döndüğünde birlikte yaşamayı teklif eder. Cevriye’nin cevabı onun ani değişkenliğine iyi örnektir: Hele bir dön bakalım, demişti. O, gözünün önünden uzaklaştığı zaman, Cevriye göz pınarlarına biriken iki damla yaşı kurutmuştu. Cevriye vapurla geriye döndüğü zaman onu artık hatırlamamıştı bile. Yürümek onun en temel eylemidir. Kent hem onu yutan, öğüten, ezen hem de ironik olarak özgürlüğünü sağlayan yapıdır.

Homeros’un Odysseus’u dünyayı dolaşır ve her önüne gelenle yatar. Odysseus’un karısı Penelope ise, vazifesine uygun şekilde evde kalır ve peşinen reddetme otoritesine sahip olmadığı taliplerini geri püskürtmeye çalışır. O dönemden bu yana yerel ya da küresel seyahat, ekseriyetle eril bir ayrıcalıktır; kadınlar da genelde ya varış noktası ya ödül ya da aile ocağının bekçileridir. İşte bu noktada Fosforlu Cevriye bir flanöz olarak, yüzyıllar boyunca kadınların boynuna geçirilmiş halkanın baklalarını birbirinden ayırıverir.

Üç Ayrı Cevriye Yansıması

Fosforlu Cevriye’nin şahsında, kadın imgesinin üç farklı yansımasını görüyoruz: Seks işçisi, dayanışma ilişkisinin içinde neredeyse kız kardeş ve hanımefendi.

1) Karakoldaki aynadan yansıyan Cevriye, karşımıza cinsel obje olarak çıkar. Polislerin gece sokaklardan topladıkları seks işçilerinden biridir o. İlk defa Beyoğlu’ndaki bu karakola getirildiği zaman büyük bir sevinçle el çırpıp aynaya koşmuştur. Cevriye’nin kendini bir defada yukarıdan aşağıya kadar gördüğü biricik ayna buydu.  Kendi yansımasını bir bütün olarak gördüğü, kimsenin bakmadığı tozlu ve bulanık aynayı o çok sevmişti. Peki neden? O güne kadar kendisini ayrı bir varlık/birey olarak görmeyen, kendisi hakkında düşünmeyen Cevriye’nin kendisiyle/benliğiyle ilk karşılaşmasıdır bu. Her temas benliği etkiler; fakat her temas aynı şeyi yapmaz. Bazı temaslar bireyi sabitleyerek bir kalıba sokar, ona etiketler yükler. Oysa bazıları, kişiyi potansiyeliyle birlikte görmeye çalışır. Bu tür bakışlar, insanı sadece olduğu hâliyle değil, olabileceği yönlerde de tanımlar. Böyle bir gözün sınırları içerisinde kişi yalnızca durağan bir özne olarak değil; bir süreç, bir yön, bir ihtimal olarak var olur. Cevriye karakoldakiler için seks işçisinden başka bir şey olamaz. Bu etiket Cevriye’nin üzerine, polislerin zihnine yapışmıştır. Karakolda özne değil, diğer kadınlardan farkı olmayan bir nesnedir Fosforlu. O ancak sokaklarda yürüdüğü zaman tüm sıfatlarından arınır, bakış açılarından sıyrılır, onları gerisinde bırakır. Oysa Necatibey Sokağı’ndaki hanın çatı katında Cevriye’yi potansiyeliyle birlikte görüp, ona hanımefendi olarak davranan adam, ondaki ihtimalleri de açığa çıkarır.

2) Mahalle ilişkilerinden yansıyan Cevriye’nin diğer seks işçisi kadınlarla kız kardeşlik dayanışması içinde olduğunu görürüz. Öz kız kardeşini görmüş gibi sevinçle onun boynuna atılan Kös Ayten’in ne kadar zayıfladığını, sağlıksızlığını görünce onun için üzülür. Götürüldükleri karakolda (…) şimdi ahbaplara, tanıdıklara rast gelecekti. Hemen hemen de hepsini akraba özler gibi özlemişti. Her zaman dört beş çocuk beraber gezdikleri yeniyetmelik zamanlarında Emirgan yakınlarında yanmış bir köşkte geçirdikleri gecenin sabahında ateşlenen, kemikleri kırılırcasına ağrıyan, yerinden kımıldayacak hali olmayan Cevriye’nin yardımına kendisinden birkaç yaş büyük Arap Cemile yetişir. Günlerce anne gibi bakar ona. Süt bulur, besler, başında bekler. Cevriye onu öz kız kardeşi gibi sever.

Bu tek taraflı bir yardım değil, karşılıklı dayanışmadır. Cevriye, Fındık Marika’ya, uğrunda her şeyi göze aldığı sevgilisi Cafcof Ömer’e idam kararı verildiğini öğrendiği gece köprünün üstünde rastlar. Marika korkulu, bitkin, perişandır. Cevriye gitmiş, cebindeki bütün parayla bir şişe rakı almıştı. Şişeyi bir dikişte içen Marika acısından avaz avaz bağırmaya devam eder. Polisler tarafından yakalanmaktan korkan Cevriye onu zorla, bir baba kadar sevdiği Barba’nın meyhanesine götürür. Barba kepenkleri kapamış, sabaha kadar Marika’ya içirmişlerdi. Ne aslan herifti şu Barba! Barba efkârdan anlar. Aralarındaki dayanışma samimi, çıkara dayanmayan, gerçek yardımlaşmadır. Sümbül Dudu’nun evi, Cevriye’nin Galata’da en çok sevdiği yerdir. Burasını adeta sıcak bir aile ocağı gibi severdi.

Kös Ayten, Top Melahat’in polislerin elinden kurtulmak için nereden kaçıp gittiğini çok iyi bilmesine rağmen onu ele vermez. Bolu’ya hapishaneye gönderilmesine neden olan olayda, eline esrarı tutuşturan adamın kimliğini polisin tüm sıkıştırmalarına rağmen Fosforlu açık etmez. Değil saklaması için verilmiş sırrı, tanık olduğu herhangi bir olayı bile kimseye söylemezdi. Bu, sokakta edindiği bir terbiyeydi. Galata’da kızın böylesi makbuldü: Cevriye’yi diri diri kes, bildiği şeyi söylemez. Sır küpüdür o.

3) Adamın bakışından yansıyan Cevriye’yse cinsel objelikten arındırılmış hanımefendidir. Hastanede altı hafta yatıp çıkarıldığı gün Hisar’da aradığı kayıkçı arkadaşını bulamaz. Dönüş yolculuğu için tramvay parası çıkışmaz, yeni bir erkekle birlikte olacak gücü de kendisinde bulamaz. Serin bir sonbahar gecesinde sahilde bağlı kayıklardan birini seçer, tam olarak iyileşmediğinden kayıkta uyuyup kalır. Adını hiçbir zaman öğrenemeyeceği adamla işte bu kayıkta tanışan Cevriye, daha sonra ona kara sevdalanır. Ömründe ilk defa birisi onun dilinde bulunmayan bir sözcükle, ‘siz’ diye hitap ediyordur ona. Kayıkta yatarken üşümesin diye kalın paltosunu üzerine örtmüştür. Ateşinin düşüp düşmediğine bakmak için bileğine nazikçe dokunur. Kayıktan inerken Cevriye’yi orada bırakmaz. Kendi gölgesinden bile saklandığı Necatibey Sokağı’ndaki hanın tavan arasındaki odasına götürür, orada bir hafta Cevriye’ye doktor maharetiyle bakar. Tanıştıkları gece adamın taşıdığı kocaman ve ağır pakette bildiriler veya gazeteler olduğunu tahmin ediyorum. Zira adam, polisten kaçan, müthiş tedbirler alarak saklanan, izlenmekten korkan adi bir suçludan ziyade siyasi nedenlerle aranan birinin davranış örüntüsüne sahiptir. Saklandığı çatı katında geniş bir çalışma masası vardır, akşama kadar bütün günlük gazeteleri ve kitap okuyarak zaman geçirir, yazı yazar. Her akşam perde arkasında bir sandık içinden aldığı ufak madeni parçalarla masanın üzerinde meşgul olur.


Seks işçisi Cevriye bu adamla karşılaştıktan sonra hayatında ilk defa utanma hissiyle tanışır. Hastalığından dolayı kendisine ihtimam gösteren adama kalbinde minnet duyar. Adam, sürtük değil; bir dişi, bir kadın olduğunu bile ona hatırlatmamıştı.

Anlam çoğu zaman, yalnızca bireyin kendi içinde kurduğu dünyada değil, başkalarıyla yaşadığı temaslarda şekillenir. Dışarıdan gelen bir söz, bir ifade ya da bir bakış; bireyin kendi içsel anlatısını dönüştürebilir. İnsan, kendi iradesiyle bir kimlik inşa ediyor gibi görünse de bu süreç çoğu zaman ötekilerin müdahalesiyle karmaşık bir hâl alır. Bu esrarengiz adamın kendisine sürekli ‘siz’ diyerek hitap etmesi, nazik davranışları, onun kadınlığından yararlanmaya yeltenmemesi Fosforlu’nun aklını karıştırır. … bana sanki bayanmışım gibi muamele ediyor. […] Sanki benim bir bayandan ne farkım var? Onu da, beni de aynı Allah yaratmamış mı?

Yürüyerek benliğinizle buluşmaya gitmezsiniz. Burada mevzu, kendinizi yeniden bulmak, otantik bir ben veya kayıp bir kimliğe yeniden kavuşmak için eski bağlardan kurtulmak değildir. Yürüyerek kimlik fikrinin kendisinden, biri olma, bir isim ve hikâyeye sahip olma isteğinden kaçarsınız. Biri olmak, herkesin kendinden bahsettiği yüksek sosyete toplantılarında ya da terapi seanslarında iyidir. Oysa biri olmak boynumuza ağır ve aptalca bir kurgu zincirleyen (bizi benlik tasvirimize sadık kalmaya zorlayan) toplumsal bir zorunluluk değil midir? Yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket halindeki kadim yaşamdır.

Tüm bu görme biçimleri, oradakilerin Cevriye’yi görme biçimleridir. Bu bize Cevriye’nin kim olduğunu söylemez. Kentte özne olurken de aslında Cevriye, ötekinin arzusundan yansıyan kendine bakmaktadır. Cevriye bütün bu imgelerle bir ilişki kurar. Birinden ekonomik, finansal özgürlüğünü sağlar. Biriyle kız kardeşlik sayesinde hayatta kalma ilişkisi kurar, diğeriyle de özdeğer duygusunu kazanır. Cevriye çocukluğunda denizle özdeşleşip benliğini bulmuşken yetişkinliğinde onu benliğine yaklaştıran yürüme eylemi ve kent sokaklarıdır. Farklı bir Cevriye olabilme ihtimali de zihninde bir yer etmiştir.

 

Kaynakça:

Solnit, Rebecca, Yol Aşkı, (çev. Elvan Kıvılcım), İstanbul: Encore Yayınları, Mayıs 2016

Alkan, Ayten, Cins Cins Mekân, (der. Ayten Alkan), İstanbul: Varlık Yayınları, 3. Baskı, Ocak 2017

Derviş , Suat, Fosforlu Cevriye, İstanbul: İthaki Yayınları, 4. Baskı, Eylül 2019

Gros, Frederic, Yürümenin Felsefesi, (çev. Albina Ulutaşlı), İstanbul: Kolektif Kitap, 17. Baskı, Şubat 2021

Sağlam, Ayşe Elif, Ötekinin Gölgesinde Benlik Arayışı: Sartre’ın İzinden Varoluşsal Bir Düşünce Denemesi, psychologytimes.com.tr

 

 

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir