KALBİN MUTMAİN PARÇALARI / Eda Özdemir
KALBİN MUTMAİN PARÇALARI
Yaşadığı hayal kırıklığı yüzüne apaçık vurduğunda gizlenmek için artık çok geç kaldığını fark etmişti. Böyleydi işte, yüzü kalbinin aynasıydı. Üzüntü belki, kızgınlık bazen ama incinmek kıyısından dönemeyeceği bir limandı. Limana varmak üzere olan bir vapur gibiydi yüzünün hali; yolcular onu görmüş, binmek için hareketlenen aceleci topluluk üstüne üstüne yürüyor gibiydi. İşte tam da böyle yakalanmıştı yanındakilere, kırgınlığın dönülmez yokuşunda. Oysa söylenen pek bir şey de yoktu, geçmiş günlerden birkaç kinaye, yarım kalmış birkaç vaat, tutulmamış sözlerin kesişim kümesi. Geçmiş ve gelecek arasında tekinsiz bir salıncakta sallanan dostluğun sıratı.
Bir bir aşikâr olan duyguları onu daha da ele vermeden çıktı Ragıp’ın Yeri’nden. Tünel’e doğru yürümeye başlamıştı ki yağmur başladı; yanlarına dönüp masada unuttuğu şemsiyesini almayı geçirdi aklından ama iliklerine kadar ıslanmak daha evlaydı az önce yüzünü döktüğü o masaya dönmekten. Kendine duyduğu öfkeyle yürümeye devam etti; öfke tanıdıktı, öfke yakın, öfke eski dost… Hem zaten onlardan önce pekâlâ bir hayatım vardı diye düşündü; hayatımdan çıksalar ne kaybederim ki? Sorunun cevabı kızgın demir gibi yaktı içini.
Şefkat ve kendine duyduğu acıma hissi neden kol kola yürüyordu bilmiyordu. İkisi de lanetlenmiş bir evde büyüdüğü için olabilirdi. Üzerinde kocaman çarpı işaretiyle “Açma” yazan kutuları açmakta mahir olduğundan, yasaklanan duygular tepesinde neon ışıklar yanan “bu yol, işte bu yol!” yazan levhalar gibiydi. Çok çocuklu bir evde büyümek demek sıra sana gelene kadar anne babanın şefkat kuyusunda dibi sıyırmak demekti. Bulanmış, çamurlanmış… O yüzdendir ki ilerde görüp görebileceği debisi az, biraz yüksek suları ferahfeza derya sanmıştı. Bir diğer yol arkadaşı kendine acıma duygusu ise çok hafif tökezlediğinde bile “acımadı ki, acımadı ki” diyen ağlamaklı ama mağrur çocuklar gibiydi. Kendini düşük, muhtaç ve zayıf göstermek zinhar yasaktı. Halini değil elden, kendinden bile saklamak konusunda ehil olmak en güzeliydi. Kol kırılıp yen içinde bile kalmamalıydı, hem baksana olmamıştı öyle bir şey. On, yirmi, otuz olmadı bir şey, eğilip de yaraya üf bile denmedi. Ama kırkında oldu bir ‘şey’.
Zamanında üflenmeyen yaradan kangren kokusu geldi. Acımtırak, kesif bir koku. Baştan anlaşılmadı, hem zaten hayat zordu, bunca koşuşturmada nereden çıkmıştı bu koku? Günden güne daha da yoğunlaşan kokuyu artık fark etmemek imkânsızdı. Sordu soruşturdu; kendinde böylesi ağır bir kokuyu alan başkaları da vardı. Neler yapmışlardı? Tamamen kurtulmuşlar mıydı? Tamamen olmasa da artık çok fazla hissetmediklerini söylemişlerdi, hem bunun için sürüsüne bereket teknik, bilimsel ve geleneksel öğreti vardı. Kendisine uyanı bulup bu ‘ara sıra’ gelen kokudan kurtulmak mümkündü. Hepsini tek tek uyguladı. Zaman ve para ondan yanaydı. Yaşama ilk adım, nefes! Doğru nefes alıp vermeyi öğrenecekti. “Tam verilmemiş nefesler bak buralarda bir yerlerde sıkışıveriyor” deyip, midesi ile göbek deliği arasındaki boşluğu sıkıp bırakmıştı, nefes terapisi hocası Yadigâr Hanım. Bir işe yarayıp yaramadığını tam anlamasa da geceleri göğsünde kuş çırpınıyormuş gibi heyecanla uyandığında kendini kendi soluğunla sakinleştirebilmek ne demek öğrenmişti.
Yağmur şiddetini artırmış, geri dönmek için çok uzaklaşmış, eve varmak için ise yürünmesi imkânsız bir noktada kalakalmıştı. Biraz kuruyup ısınmak, biraz da ıslanıp parçalanmış adi bir peçete gibi dağılmış düşüncelerini toplamak için yeşil tenteleri olan, dekorasyonu duvarlarındaki Che fotoğraflarıyla son derece uyumsuz bir yere oturdu. Kahvesi güzeldi, keki lezzetli. Akik şamdanlar o kadar anlamsız gelmemeye başladı gözüne, kafasındaki yumağın gözbebeklerine düşen kısmı gibiydi işte, karman çorman. Kendini seslerden, can acıtan renk karmaşasından, güzel kahveden ve yoğunlaşan kokusundan soyutlamak için gözlerini kapadı. Ne zaman bunu yapsa kendini çocukluğunda oynadığı, evinin arkasındaki çingene mahallesi dedikleri yerde buluyordu. Terapisti “ İşte burası senin güvenli alanın” dediğinde şaşırmıştı ama her seferinde orayı görmesi de başka türlü nasıl açıklanır bilmiyordu. Sadece kiremitleriyle duran, sıvası tamamlanmamış, iki katlı, çıplak evler. Camları hep açık olan, uçları yırtık tülleri rüzgârda havalanan… Evdeki karmaşada, kalabalıkta görünmez olduğunda, görünmezlik pelerinini çıkarmak istediğinde kaçtığı yer. Heybetli görüntüsü, geniş omuzları, soluk beyaz teni ve mavi gözlü olmasından mütevellit Rus Neriman dedikleri Neriman Abla’nın sofrasında yediği bulgur pilavı. Mahalle düşünce aklına akabinde gelen görüntü devasa bir tencerede pişen bulgur pilavı, Neriman Abla’nın etrafta koşan çocukları, masadaki yeri, az ama herkese yeten yemekler.
Gözlerini kapattı, Rus Neriman karşısındaydı. Bu kez ne sofra vardı ne bulgur pilavı, ne de etrafta koşuşan çocuklar. Türlü yaramazlıklar yapılan evinde dokunulmasına kızdığı tek şey olan dedesinin Filibe’den getirdiği koltukta oturuyordu. Bir şey söylemek ister gibi bakıyordu ki sesi kulaklardan önce kalbe indi. Ağzı hareket etmiyordu lakin çok net duyuluyordu söyledikleri.
“Ben bu kokunun kaynağını biliyorum” dedi, elini avucuna alarak. “Durgun su kokar, bırak aksın.”
Elini ateşe değmiş gibi çektiğinde, gözleri de şimşeğe bakmış gibi kamaşmıştı. Yağmur hızını kesmiş, biten kahvesi önünden alınmış, ışıklar seyrelmişti. Dışarı çıktığında ıslak toprak kokusu bir nebze olsun kendine getirdi. Kalbi bulunduğu kabın şeklini alan bir su gibi kapılarını açmıştı kendine, o kapıdan dökülenler ise dimağ kabında toplanıyordu yeniden. Kendini açıklamaktan yorulmuş, savunmasız hissettiği an yumruklarını sıkmaktan usanmış, uzaklaşan her ilgi zerresinde suçlu hissetmekten bitap düşmüştü. İpleri tutmaktan parmakları nasır tutmuş, urgan kanlanmıştı. Bırak aksın demişti Rus Neriman. Akan suda ellerini yıkamak istedi, çevrelediği sularda oluşan yosunlardan kurtulmak. Alındığı, kırıldığı, öfkelendiği insanlara sizinle alakalı değil demek, arka mahallede yabani papatyaların arasında koşmak istedi. Özgür hissettiği, kanıt beklenmeyen, parmak kaldırıp “burda, burda” demesine gerek kalmayan o yerde. Durgun su akar da berraklaşır, debisi açılır da hizalanır, kendi halinde akar da sakinlerse koku da kaybolur giderdi. Rus Neriman cevabı vermişti. Yavaş adımlarla, soluğunu dengeleyerek, havada asılı duran görünmez yağmur zerrelerini içine çekerek yürümeye devam etti. Tünel’e vardığında kendi tünelinden çıkmış, şeytanlarını henüz kovamasa da görmüş, kalbinin mutmain parçalarını bir araya getirmişti. Yorgun füniküler nihayet göründüğünde yüzüne yerleşen aklıselim gülümsemeyi sevdi; göçebe değil yerleşikti.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
