Demet Eker

KADIN KİMLİĞİ AÇISINDAN İSTANBUL VE BİHTER

Roman türü Türk edebiyatında toplumsal dönüşümün, bireyin ortaya çıkışının ve zihniyet değişiminin aynası olarak şekillenmiştir. Tanzimat’la birlikte roman, Batı’dan alınan bir tür olmanın ötesine geçerek, yerli meseleleri tartışma alanına dönüşür. Aile yapısı, kadın-erkek ilişkileri, ahlak, bireysel istekler ve toplumsal baskılar romanın merkezine yerleşir. Bu süreçte roman, geleneksel anlatı biçimlerinden ayrılarak psikolojiye, iç dünyaya ve karakter derinliğine yönelir. Böylece Türk romanı, olanı sorgulayan bir tür hâline gelir.

Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’su, Türk romanında teknik olgunluğun ve psikolojik derinliğin belirginleştiği önemli metinlerden biridir. Roman, olay örgüsünün yanında karakter çözümlemeleriyle özellikle de iç çatışmalarla ilerler. Batılılaşma sürecinin getirdiği yeni yaşam biçimleri, modern aile yapısı ve bireysel arzular, bu romanda ilk kez bu denli yoğun ve tutarlı biçimde işlenir. Aşk-ı Memnu yasak aşk temasını merkeze alırken aslında Osmanlı toplumunun modernleşme sancılarını, belirsizliklerini ve birey ve toplum arasındaki çatışmayı görünür kılar. Bu yönüyle eser, Türk romanında yazıldığı dönemin zihniyetini yansıtan bir metin olarak karşımıza çıkar.
Kadınlar romanda olay örgüsünü yönlendiren, çatışmayı derinleştiren ve anlatının ritmini belirleyen unsurlardır.
Ancak bu etkinlik, çoğu zaman ahlaki yargılarla kuşatılan ve dönemin toplumsal cinsiyet algısını yansıtan çok katmanlı figürler biçiminde kurgulanmıştır. Nihal kırılgan ve korunması gereken kadın tipini temsil ederken Firdevs Hanım, toplumsal sınırları zorlayan fakat bu nedenle olumsuz algılar uyandıran bir figürdür. Bu iki uç arasında yer alan Bihter ise romanın asıl gerilimini taşıyan karakterdir. Bihter Türk romanında modern kadın kimliğinin en çarpıcı temsilcilerinden biridir. Genç, güzel, arzularının farkında ve bu arzuları bastırmak istemeyen bir karakter olarak çizilir. Onu istikrarsız ya da ahlaki zaaf sahibi olarak nitelemek, karakterin sunduğu derinliği daraltır. Bihter’in temel özelliği değişkenliğidir. Duyguları keskin geçişler gösterir, tutkuyla bağlanır, hızla hayal kırıklığı yaşar. Bu değişkenliği, onun zayıflığı olarak değerlendirmemek gerekir. Onun değişkenliği, romanın modern bireyine özgü bir hareket hâlidir. Bihter sabit roller içinde kalmayı reddeden bir kadındır ve bu reddediş, anlatının trajik eksenini oluşturur.
Bihter karakterini anlamanın anahtarı, onun annesiyle kurduğu problemli ilişkide saklıdır.
Bihter çocukluğundan itibaren annesinin gösterişçi, hırslı ve denetleyici kişiliğini reddederek büyür. Bu reddediş, basit bir kuşak çatışması olmaktan ziyade Bihter’in kimliğini kurarken “anne gibi olmama” üzerine şekillenen bir varoluş stratejisidir. Ancak bu strateji, onu özgürleştirmek yerine daha derin bir çatışmaya sürükler.
Psikanalitik açıdan bakıldığında Bihter’in yaşadığı durum, anneden yeterli duygusal kabul görmeyen bireylerde ortaya çıkan ve Lichtenstein’ın “kötücül hayır” biçiminde tanımladığı bir olguyla açıklanabilir. Bu yapı, bireyin hem tanınma arzusunu hem de reddedilme korkusunu aynı anda taşımasına neden olur. Bihter’in yetişkinlik hayatındaki tatminsizlik, aşırı arzu ve sürekli eksiklik duygusu bu zeminde şekillenir. Sevmesine ve sevilmesine rağmen doyuma ulaşamaması, kökenini çocuklukta yaşanan bu duygusal yaradan alır.
Bihter’in evliliği de bu yarayı onarma girişimidir. Zenginlik, statü ve yalı, onun için sevgiye açılan bir kapı çok anneden kaçışın aracıdır. Ancak evlilik, Bihter’in arzu ettiği duygusal karşılığı sunamaz. Evlilik yatak odası, onun için bir güven alanı olmaktan çıkar ve boğucu, mezar benzeri bir mekâna dönüşür. Bu noktada Bihter’in arzusu bastırılmaz; aksine daha yoğun, daha talepkâr bir hâl alır.
Roman boyunca tekrarlanan ayna sahneleri, Bihter’in onay arayan yapısını gösterir.
Kendi bedenine bakışı, kendini sevme kadar sevilme arzusunun da dışavurumudur. Bihter, arzusunu beden üzerinden tanımlar çünkü duygusal kabulü bu yoldan arar. Bu da onu, ataerkil düzenin gözünde “tehlikeli” bir kadın figürüne dönüştürür.
Türk edebiyatında şehirler, karakterlerin iç dünyasını şekillendiren, onları belirleyen ve çoğu zaman yargılayan canlı yapılardır.
Bu açıdan İstanbul, özellikle Servetifünûn romanında, kadın karakterlerin arzuları, bastırılmışlıkları ve çatışmalarıyla iç içe geçmiş bir mekân olarak karşımıza çıkar. Aşk-ı Memnu’da İstanbul, Bihter’in ruhsal devinimini taşıyan, onu biçimlendiren ve nihayetinde dışlayan bir varlıktır. Bu nedenle Bihter’i İstanbul’dan bağımsız düşünmek, karakterin asıl trajik boyutunu eksik bırakır. Çünkü Bihter bu şehirde yaşayan bir kadın değil İstanbul’un akışkanlığıyla aynı mantıkla işleyen bir bilinçtir.
İstanbul’un roman boyunca özellikle su imgesiyle varlık kazanması, bu bağı güçlendirir. Boğaz, iki yakayı birbirine bağlayan ama aynı zamanda ayıran bir geçiş alanıdır. Ne bütünüyle karaya aittir ne de sınırsız bir denizdir. Bihter’in varoluşu da bu arada kalmışlıkla şekillenir. Ne geleneksel kadın rolüne bütünüyle uyum sağlar ne de modern birey olmanın özgürlüğünü tam anlamıyla yaşayabilir. Bu nedenle Bihter İstanbul gibi geçişli bir karakterdir.
İstanbul ve Boğaz, iç mekân olarak yalının Boğaz’da bulunması “su” metaforunun önemini gözler önüne serer.
Felsefe, mitoloji ve inanç sistemlerinde su, daima ayrıcalıklı ve anlam yüklü bir unsur olarak değerlendirilmiştir. Pek çok kültürde ve efsanede suyun çıktığı yer olan kaynaklar, bolluk ve esenlik getirdiğine inanıldığı için kutsal mekânlar arasında sayılmış, özenle korunmuş ve saygı görmüştür. Başlangıcı ve özü temsil eden su, yaşamla birlikte yok oluşun da simgesi olarak kabul edilmiş; özellikle deniz, dişil olanla, doğumla ve ölümle ilişkilendirilmiştir. Yaratılış anlatılarının büyük bölümünde su ve deniz, varoluşun temel dayanağı olarak yer alır. Suyun kadınsı bir nitelik taşıdığı düşüncesi ve kadınla özdeşleştirilmesi, hem ürperti hem de tensel bir çekim duygusu uyandırır; bu ikili duygu, denizlerde, göllerde, ırmaklarda ya da pınarlarda yaşadığına inanılan, cezbedici ve dişi su varlıkları aracılığıyla anlatım bulur. Aşk-ı Memnu’da da Bihter’in dişiliğinin yansıması olarak su, yalnızca estetik bir unsur değildir. Su burada denetlenmesi güç bir doğayı simgeler. İstanbul’un suları akmaya devam eder, durdurulamaz, yönleri her an değişebilir. Bihter’in arzuları da böyledir. Sabitlenmez, kalıcı bir biçime sokulamaz. Bu durum, ataerkil düzen açısından bir tehdit olarak algılanır. Çünkü düzen, sabitlik ister; rollerin, sınırların ve kadın bedeninin kontrol altında tutulmasını talep eder. İstanbul’un yarı modern yapısı, bu kontrolü tam olarak sağlayamaz ama taşmayı da kabullenemez.
Yalı, bu çelişkinin mekânsal yoğunlaşma noktasıdır.
Dışarıdan bakıldığında düzenli, güvenli ve ahlaklı bir yaşam alanı izlenimi verir. Oysa içeride bastırılmış arzular, suskunlukla çevrelenmiş çatışmalar ve görünmeyen gerilimler hüküm sürer. Bihter’in bu mekânda yaşadığı sıkışmışlık, İstanbul’un modernleşme iddiasıyla sunduğu sınırlı özgürlüğün bir sonucudur. Şehir, kadına hareket alanı açar gibi yapar fakat bu alan, belirli bir eşiğin ötesine geçemez.
Bihter’in trajedisi tam da bu eşikte başlar. O, İstanbul’un sunduğu geçici serbestlik hâlini kalıcı bir varoluş biçimine dönüştürmek ister. Ancak şehir, tıpkı suyun yatağını aşmasına gösterilen tepki gibi bu talebe karşı koyar. Taşan su felaket olarak algılanır, taşan kadın arzusu ise ahlaki bir tehdit olarak kodlanır. Böylece Bihter şehirle uyumsuzluğu nedeniyle de dışlanır.
İstanbul’u burada pasif bir tanık gibi düşünemeyiz. Şehir, Bihter’in arzularını büyüten ama onları taşıyacak derinliği olmayan bir yapıya sahiptir. Boğaz’ın yüzeyi nasıl sakin ama altı güçlü akıntılarla doluysa, İstanbul’un toplumsal yapısı da görünürde düzenli, derinlikte ise çatışmalıdır. Bihter bu akıntılara kapılır çünkü onun duyusal dünyası bu şehirle aynı ritimde işler.
Bihter’in sonu da akışın kesintiye uğramasının temsilidir. İstanbul yaşamaya devam eder, Boğaz akmayı sürdürür fakat şehir, kendi düzenini korumak adına bir kadını daha sessizce siler. Bu yönüyle Bihter’in trajedisi, bireysel bir aşk hikâyesinden çok, modernleşme sürecindeki İstanbul’un kadın bedenine ve arzusuna tahammül sınırlarını açığa çıkarır.
Sonuç olarak Bihter ile İstanbul arasındaki bağ, estetik bir benzerliğin ötesindedir. İkisi de akışkandır, ikisi de geçişlidir ve ikisi de sınırlarla kuşatılmıştır. Romanın asıl sarsıcı yönü, akışkan bir kadının, akışkan olduğunu iddia eden bir şehirde bile barınamamasıdır.
Aşk-ı Memnu Türk romanında bireyin, özellikle de kadının, modernleşme süreci içindeki konumunu tartışan temel metinlerden biridir. Bihter karakteri, bu tartışmanın merkezinde yer alır. Onun değişkenliği, arzuları ve taşma hâli, modern bireyin varoluşsal gerilimi olarak okunmalıdır. İstanbul ise bu gerilimin yalnızca sahnesi konumunda olmaktan çok aktif bir bileşenidir. Akışkan bir şehirde, akışkan bir kadın olarak Bihter, romanın en çarpıcı ve en sarsıcı figürü hâline gelir. Bu nedenle Aşk-ı Memnu taşmayı kaldıramayan ve bu nedenle da kadını cezalandıran bir düzenin hikâyesi olarak değerlendirilmelidir.
DEMET EKER
Kaynakça:
-Atlı, F. (2017). Aşk-ı Memnu Roman Kişilerinde Beden-Ruh İlişkisi Anasır-ı Erbaa’dan Freud’a. Turkish Studies, 12(15), 81.
-Cebeci, O. (2004). Psikanalitik edebiyat kuramı (Vol. 38). Ithaki Publishing.
-Demir, E. (2021). Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu romanında kadın temsillerinin toplumsal cinsiyet perspektifinden incelenmesi. Turkish Academic Research Review, 6(1), 293-307.
-Temizkan, M. (2024). Yaratıcı Yazmaya Kaynaklık Etmesi Bakımından Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-I Memnu Adlı Romanında Mekân Kullanımı. The Journal of Academic Social Science Studies, 5(5 Issue 3), 209-227.
-Yiğit, Z. (2012). “Modernliğin arka yüzü” olarak gündelik hayat: Aşkı memnu. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 14(2), 125-144.

 

Diğer Panzehir Dosya yazılarını okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir