İlknur Türkoğlu

İSTİFA MEKTUBU

Pek Saygıdeğer Efendim,

Bu mektubu kurumunuzda beş ayı aşkın süredir sürdürdüğüm görevimden istifa ettiğimi bildirmek için yazıyorum. Görevlendirildiğim ilk andan itibaren şahsıma verdiğiniz destek için teşekkür ediyorum fakat açıkça ifade etmeliyim ki bu aslında hayli gecikmiş bir istifadır.

Mektubu yazmaya başlamadan önce, incelediğim istifa mektubu örneklerine göre; bu bölümde görevimden neden istifa ettiğimi kısaca açıklamam gerekiyor fakat istifa nedenimi kısaca açıklamak mümkün olmadığından, affınıza mağruren ve merakınıza yenilip okuyacağınızı varsayarak, baştan itibaren süreci kısaca sizlere hatırlatmak isterim.
Az evvel belirttiğim gibi görevime yaklaşık beş ay önce başladım. İlk günü daha dün gibi hatırlıyorum. Ol deyince olmuşlardanım, adım sizin o mübarek ağzınızdan çıkar çıkmaz var oldum, daha öncesine ait hiçbir hatıram mevcut değil. Gözümü açtığımda siz, basık tavanlı, beyaz kireç badanalı bir odada yerde bir minderin üzerinde oturuyordunuz. Başınızdaki sarık ve yerlere kadar uzanan cübbenizle sadece odayı değil bu dünyayı ve öte dünyayı da dolduruyordunuz. O zaman öyle hissetmiştim. Gözümü ilk açtığımda gördüklerim işte bunlardı, siz mübarek, duvarların dibinde oturan birkaç zavallı kul ve sizin karşınızda bir anne ile kucağında bir sübyan. Kadın, çarşafının kenarları ile ağzını kapamış, yaşlı gözlerini yerden kaldırmadan anlatıyordu.
“Hoca efendim, ne olur, kapınıza geldik, Allah rızası için derdimize bir çare bulun. Bu sabi, benim evladım Yaşar, yedi yaşında. Geçen sene kardeşlerinden bulaştı, suçiçeği oldu. Öbürleri gibi buna da her gün çorba yaptım, ilaç içirdim. Kızlar iyileşti kalktı ayağa ama Yaşar’a bir hâller oldu hocam. Elleri ayakları işlemez oldu, yerinden kımıldamıyor ve bazen delirmiş gibi titremeye, bağırmaya başlıyor. Yaşar dört kızın peşine oldu hocam. Çok da güzel bir bebekti, görenin gözü kalırdı. Tabii kaynanam da eltilerim de çok kıskandı. Gözleri mi değdi, büyü mü yaptılar bilmiyorum ki… Ne olur bir yol gösterin.”
Odadaki herkes gibi ben de acıdım kadının gözünden akan sicim gibi yaşlara, ne yalan söyleyeyim. Çocuk anasının kucağında, gözleri devrik, ağzından salyalar akıtarak öyle yatıyor, Allah esirgesin. Bu hâle ne çare olur ki derken, gözlerinizi kapatıp sağ elinizi çocuğun başına koydunuz. Başınızı öne arkaya sallayıp mübarek ağzını açtınız. “Çocuğuna cin büyüsü yapmışlar hanım, içine cin kaçmış, hem de en kötülerinden. O cini, karşıma alıp çocuğu rahat bırakması için konuşmam lazım” dediniz ve işte ben o anda ortaya çıktım.
Aslında ben sizin söylediğiniz kadar kötü değilim ama siz öyle dediniz diye hepsi beni kötü belledi hocam. Ben bile bilmiyordum, siz anlattıkça öğrendim, ateş ehli bir cinmişim, gündüzleri banyolarda saklanır geceleri tavanlarda gezermişim. Kuyruğu var bile dediniz, yalan vallahi, kuyruğum yok benim. Başıma gelmeyen kalmadı sizin anlattıklarınız yüzünden, oysa bal gibi de yaşayıp gidebilirdim onlarla. “Cinlerin kötülerinin yapmayacağı iş yoktur, evladına ne yazık ki bunlardan biri musallat olmuş. Dergâha bir kere gelmenle iyileştiremeyiz, haftada bir geleceksiniz ve söylediklerimi harfiyen yerine getireceksiniz. Tamamen iyileşebilmesi için dergâhımıza belli miktarda bağış da yapmanız lazım hanım, var mı kenarında köşende bir şeylerin?” deyince siz, kadıncağız “Neyim var, neyim yok veririm, yeter ki Yaşar iyileşsin” diye eteklerinize kapanıverdi.
Kadın, çocuğunu sırtına alıp sıra bekleyen insanlarla dolu avluya çıkarken, ben de tabii görevim gereği onları takip ettim. Kadın bana inandığı sürece onlarla olmaya devam ettim ama o isyankâr kocası her şeyi altüst etti. Onu da anlatacağım tabii ama biraz nohut oda bakla sofa evde yaşadıklarımı anlatmak istiyorum. Şimdi Allah’ı var, kadın sizin dediklerinizi her gün aksatmadan birebir yaptı. İçinde sizin yazı yazdığınız kâğıtların olduğu sudan, çocuğa her gece içirdi. Verdiğiniz okunmuş tuzları ocakta yaktı, evi gülsuları ile temizledi, pakladı. Gülsuyu kokusundan, tütsü dumanından evdeki herkes gibi bana da gına geldi. Aylar geçtikçe iş öyle bir raddeye geldi ki, kocası olacak o münafık haklı olarak söylenmeye başladı. Haklı olarak diyorum, çünkü kadın benden korkusundan geceleri banyoya giremez oldu. Çocuklara da yasakladı gece banyoya girmelerini. Kocası ise vallahi zerre korkmadı, hiç umursamadı onun söylediklerini.
Gündüzleri ise kadın banyodan çıkamaz oldu. Nereden duyduysa, gusül ve namaz abdesti olmadan gezerse bedenine gireceğime inanmış. Her tuvalete gidişten sonra, her gaz kaçırdığında yeniden abdest alıyor. Hem de diğer insan soylarının aldığı gibi de değil, elini kolunu yıkarken okuduğu duaların sayılarında bir hata yapsa baştan başlıyor. Elini yıkarken altı kere Nas, yüzünü yıkarken yedi kere Felâk. Kadıncağız abdest almaktan helak oldu hocam. Başka bir iş yapmaya zamanı kalmadı, ne yemek pişirebiliyor ne temizlik yapabiliyordu. Abdesti bozulacak diye kocasını da yanına yaklaştırmayınca, işte o zaman kocası isyan etti, küfürler etti, tövbeler olsun. “Başlarım senin hocanın sakalına” diye böğürdü, “Bu çocuğu sen bu hale getirdin, senin bu cahilliklerin, safsataların. Çocuk başlarda böyle değildi, giderek kötüleşti, doğru düzgün bir doktora götürelim dedim sana Zeliha, sen tutturdun dergâhtaki şeyhin nefesi diye. Hay nefesine de sarığına da!”
Ah, bilseniz kadın nasıl çırpındı kocasını susturmaya ama nafile, susturamadı. Ertesi sabah adam çocuğu kaptığı gibi uzaktaki üniversite hastanesine götürdü, bıraktı. Akşam döndüğünde kadın yalvardı yakardı “Yaşar’ım nerede?” diye. “Yaşar’ı hastaneye yatırdılar. Meğer suçiçeği olduğunda verdiğin aspirinler yüzünden bu hale gelmiş çocuk. Daha fazla gecikseymişiz, Yaşar ölecekmiş Zeliha, aslan gibi oğlum belki bir daha yürüyemeyecekmiş.”
O gece adam, karısının feryatlarına aldırmadan evde ne kadar okunmuş su, üzerlik otu, muska varsa arayıp buldu, bahçede ateş yakıp içine attı. “Al sana ateş ehli cin, al sana kuyruklu cin, al sana cinlerin padişahı, yaktım gitti hepsi, hiçbiri bize bir şey yapamaz artık Zeliha” diye ağlayıp durdu adam.
Beş ay boyunca ama özellikle de o gece bahçede yanan ateş ve şahsıma edilen hakaretler nedeni ile o evdeki görevime daha fazla devam etmek istemiyorum efendim.
Sayenizde var oldum, Allah bin kere razı olsun sizden hocam. Her görevin bir zorluğu var, bunun da bilincindeyim ama bu zorlu şartlarda daha fazla devam edemeyeceğimi bildirir, görevimden azlimi talep ederim.
Anlayışınız için teşekkürü borç bilir, başarılarınızın devamını dilerim.
Saygılarımla.
İmza, isim, günün tarihi…

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir