Servet Öztürk

HAN KANG’IN ‘VEDA ETMİYORUM’ ROMANINDA HAFIZA VE KADINLAR

Üç Kadın Bir Ada Bir Katliam

Beş yaşındaki ben K şehrinde ilk kar yağarken ellerimi uzattığımda, otuz yaşındaki ben Seul’de nehir kenarında bisiklet sürerken yaz yağmurunda ıslandığımda, yetmiş yıl önce bu adada bir ilkokulun spor sahasında yüzlerce çocuk, kadın ve yaşlının yüzü karla kaplanıp tanınmaz hale geldiğinde, tavuk ve civcivlerin kanatlarını çırptığı kümes korkunç şekilde pirinç pompaya çarpan yağmur damlaları etrafa sıçradığında; o su damlalarının, dağılan kristallerin ve ince buzların aynı olmadığını, şu anda üzerime düşen karların bunlardan farklı olduğunu kim söyleyebilir?

Milattan önce beşinci yüzyıla gidelim, Herakleitos’un oluş felsefesini ortaya attığı zamanlara. Tarihi Efes topraklarında ünlü filozof sürekli bir dönüşümden bahsetmiştir. Nehir akar, su form değiştirerek buz olur, kristallere döner kar olur ama esas öz değişmez. Değişmeyen harekettir, yani eylem. Bu eylemler ise karşıtlıktan doğmuştur, doğumun önemi ölümün varlığıyla değerlidir. Zıtlıklar ise Herakleitos’un “diyalektik anlayış” adını verdiği uyumu getirir. Yüzyıllar sonra aynı şeyi Han Kang Veda Etmiyorum adlı kitabında anlatır. Dönüşümünü tamamlayamamış üç kadının uyum sürecine şahit oluruz okurken.
Kent ve Anılar
Kent, yaşadığımız coğrafyanın dokusu ve anılarımızın biriktiği yerdir. Bu dokuda biriktirdiğimiz anılarla vedalaştığımızı zannetsek de bazen bir sokak başında gördüğümüz kedi, bazen de bir ekmek fırınından aldığımız koku bizi anıların yaşandığı zamana geri götürür. Tıpkı Han Kang’ın Veda Etmiyorum adlı kitabında olduğu gibi. Gayriiradi bellek dediğimiz o tılsımlı şey, geçmişi yeniden harekete geçirebilir. Gyongha’ın gördüğü kâbusları yazmaya iten güç de bu bellektir.
Romanın ana çekirdeğini oluşturan olay, 1948 yılında Jeju Adası’nda yaklaşık 60 bin kişinin toplu olarak idam edilmesiyle tarihe geçen Jeju Katliamı’dır. Tarihte Jeju Ayaklanması olarak da geçen olay komünist ve antikomünist güçler arasındaki çatışmadan doğmuştur. Ayaklanmadan sonra adadaki birçok köy, Güney Kore Ordusu tarafından imha edilmiştir.
Han Kang bu katliamı üç farklı kadının gözünden anlatır. Romanda adı geçen ve başkarakteri paylaşan üç kadının ortak noktası bir kentten daha büyük olan adadır ve bu adada yıllar önce yaşanmış katliamdır.
Kadınların Temsil Ettiği Kentler
Romanda İnson’un yaşadığı mekân Jeju Adası’dır. Ada hayalimizde canlanan tropikal, güneş, deniz, kum konseptinden farklıdır. Binlerce kişinin ölümü burada gerçekleşmiştir, dolayısıyla yaşamı değil ölümü çağrıştırır. Cungsangan adında küçük bir beldede yaşayan karakterimiz, annesinin ölümünden sonra bile burada kalmaya devam eder. Ada ondan annesini almasına rağmen buradan kopmak istememesi geçmişle olan bağından kaynaklanır. Kitapta geçmişte yaşananlar geçmişte kalmaz, bireysel bellek çığ gibi büyüyerek toplumsal belleğe dönüşür.
İnson’ın davranışlarının üzerinde yaşadığı coğrafyanın etkisi vardır. Doğal hayatın bütünüyle içindedir, topladığı yabani dut ve çileklerden çay yaparak arkadaşına ikram eder. Bir toprak gibi sakin, dingin ve huzurludur. Buna karşın, İnson’un yaşadığı kasaba coğrafi olarak zorludur, kimsenin o mevsimde gitmek istemeyeceği bir mekân olarak tarif edilir.
O gün adada eş zamanlı olarak şiddetli kar yağışı ve fırtına uyarısı yapılıyordu ve adam bana İnson’un evinin bulunduğu Cungsangan beldesine hiçbir taksinin bu havada gitmek istemeyeceğini söyledi… Ve hatta yarın sabahtan itibaren Cungsangan beldesine ulaşıma kapanma ihtimalinin yüksek olduğunu ekledi. (s.52)
Ada, kitapta da anlatıldığı gibi Güney Kore’den sadece haritada ayrılmaz,  katliamdan sonra adeta lanetlenmiş bir yer gibidir. Katliamın izlerini yok etmek istercesine yağar kar. Yazar bu durumu, şöyle ifade eder: “Kar, aslında gökyüzünden düşmüyor da yeryüzünde oluşup sürekli hızla havaya doğru yükseliyormuş gibi…”
Kitapta adı geçen bir diğer mekân Gyongha’ın yaşadığı, Seul’dür. Adanın dingin, sakin ve soğuk atmosferine karşın, Seul kalabalık ve tropikal iklimin etkisiyle bunaltıcı derecede sıcaktır. Kentin kalabalık ve kaosunu içinde taşır. Yaşadığı şehrin bunaltıcı sıcağının da etkisiyle evinden dışarı çıkmak istemez, yaklaşık iki ay boyunca inzivaya çekilir. Salt klimalı olduğu için banka, kafe ve kütüphaneye gitmek ister fakat insan kalabalığına karışmak istemez, vazgeçer. Bir gece eve dönüş yolunda asfalttan yüzüne vuran sıcak hava, nem iyice bunaltır ve bu durum onda eve gidip vasiyetine devam etme isteği uyandırır. Gyongha’ın yaşadığı bu melankoliyi bir tür eko-anksiyete olarak adlandırabiliriz. Dünyanın doğal dengesinin bozulmasına karşın rasyonel bir tepkidir vermiştir.
Gyongha’nin Gözünden
Romanda Gyongha, anlatıcı başkarakter olarak karşımıza çıkar. Seul civarında bir daire kiralamıştır ve burada vasiyetnamesini yazmak ister. Karakterin hayata küsmüş, ölümü bekleyen ve inzivaya çekilen biri olduğunu görürüz. Aynı zamanda bir yazardır ve yıllar evvel yaşanan katliamı anlatmak ister. Kitabını yazmaya başladığı dönemde kâbuslar görür ve rüya ile gerçeği ayırt edemeyecek noktaya gelir. Dediğimiz gibi bir rüya ile başlar her şey, karın soğuğunu hissedecek kadar gerçek aynı zamanda bir o kadar da sıra dışıdır. Binlerce siyah ağaç hepsi de budanmıştır ve mezar taşlarını andırır. Rüya ile katliam arasında sezgiselliğe dayanan bir ilişki kurulur burada. Bergson’un “sezgicilik kuramı” olarak adlandırdığı felsefi görüş ile Gyongha’nin rüyaları arasında böyle bir bağlantı kurabiliriz. Öte yandan rüyaları diyoruz çünkü başkarakter dört yıl arayla aynı rüyayı iki kez görmüştür. Gyongha rüyayı gördüğü esnada tropikal sıcakların olduğu yerde yaşamaktadır, rüyada ise kar yağmaktadır. Yaşadığı kent ile rüyadaki mekân arasında bir tezatlık görülür. Kitapta Umyan Dağı’nın ötesindeki Negok semti günümüz dünyasında olmayan yani hayali bir yerdir. Gyongha, katliama maruz kalmamıştır fakat onun aracılığı ile kolektif bir acının bireyde bıraktığı izleri görürüz. Toplumsal hafıza Gyongha ile birlikte kişisel belleğe dönüşür.
İnson’ın Gözünden
Romandaki bir diğer karakterimiz marangozluk yapan İnson, anlatıcının yirmi yıllık arkadaşıdır. İnson, insanlığın diğer yüzünü temsil eder. Katliam yapan insanoğlunun öldürmeyen ve yaşatmaya çalışan tarafıdır. Geçirdiği korkunç kaza ve bir dizi ameliyata rağmen düşündüğü ilk şey kuşunun açlıktan ölecek olmasıdır. Bu sebeple Gyongha’yı kuşunu beslemesi için çağırmaktan çekinmez.
İnson’da travmaya yol açan şey katliam değildir, zira katliama kendisi değil, anne ve babası maruz kalmıştır. İnson’a her üç dakikada bir yapılan iğne onun acıyı tekrar hatırlamasına ve hiç unutmamasına sebep olur. Tıpkı katliamının hep hatırlanması ve unutulmaması gibi. Yaşanan katliamın acısı böylece somutlaştırılıp bir sonraki kuşağa aktarılmak istenmiştir. Bedensel acı ile toplumsal acının iç içe geçtiğini görürüz burada.
İnson’ın Annesinin Gözünden
Kitapta adı söylenmez, “İnson’ın annesi” olarak anılır. Katliamdan kurtulmuştur, hayatta kalmıştır fakat cesetlere tek tek bakarak ailesini arayan küçük bir kız çocuğunun travmasını taşır. Anne, geçmişte yaşadıklarını sonraki kuşaklara aktaran soyut bir köprü görevi görür kitapta. Bir röportaj vasıtasıyla dinleriz katliamı onun ağzından. Felaket geçmiştir fakat “yüreğimin derinliklerine giriyor ve kalbim attığı sürece de orada yaşamaya niyetli” diye adlandırır yaşananları.
Neden Veda Etmiyorum?
Kitabın ismi, konusu kadar merak uyandırır okuyucuda. Bir şehirden gitmek, bir ülkeden gitmek ya da birinden gitmek için veda gerektirir mi?
İnson ile Gyongha’ın ortak bir projeleri vardır. Bu proje için belgesel çekmek isterler. Belgesel için doksan dokuz adet ağaç dikilecek sonra ağaçların gövdeleri boyanacak ve birer mezar taşını andıracaktır. Ağaçların mezar taşlarına benzetilmesi fikri ise Gyongha’ın rüyalarından esinlenilerek oluşur. Zira dört yıl arayla aynı rüyayı gören Gyongha için bu durum onu yazmaya iter, böylece projenin adını Veda Etmiyorum koyarlar.
Sonuç olarak ada kadınların kopamadığı, travmalarını harlayan bir unsur olarak karşımıza çıkar. Adadan hem fiziksel hem mental olarak çıkamayan kadınların hikâyesidir Veda Etmiyorum. Kentte yaşayan Gyongha, adada yaşayan İnson ve annesi bulundukları coğrafyanın kaderine teslim olmayan karakterlerdir. Geçmişin izlerini taşırlar ve bireysel bellek, toplumsal belleğin unutturmak istediği trajik olayı bir sonraki kuşaklara nakleder. Böylece yıllar önce gerçekleşen katliam, kadın- kent bağlamında yeniden su yüzüne çıkarak tarihe tanıklık eder.
SERVET ÖZTÜRK

Diğer Panzehir Dosya yazılarını okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir