AKREBİN GERİ ADIMLARI / Deniz Kara
AKREBİN GERİ ADIMLARI
–Minerva-
“Zamanın gerçeğiyle yüzleşmek için akrebin adımlarına bakmak yetmez.”
Tik tak, tik tak. Bu sesi icat eden kimdi acaba? Zamanın kendisini değil de onun temsilcisini dinliyoruz her gece. Ben üçte uyananlardanım. Hayır, belki de hiç uyumadım. Belki de uyuyormuş gibi yapıyorum ki bu hikâye başlasın. Zaten pek bir şeyin başladığı da yok.
Bahçeye çıktım. Ay vardı. (Ay hep olur, değil mi? Romantik olmasa da havalı.) Elimde su şişesi. (Bu kısmı daha şiirsel hale getirmek isteyenler ‘bakır ibrik’ diyebilir ama dürüst olmak gerekirse marketten alınma plastik bir şişeydi.) İçindeki su neyse ben de oyum belki. Taşıyıcı.
Çiçeklere su verdim. (Burada ağlamaklı bir fon müziği düşünebilirsiniz ama ben sadece toprağa bastım ve ayakkabım çamur oldu. Onu da not edeyim.) Sonra anlattım. Ne anlattım? Her şey. Herkesin unutmak için can attığı o korkunç hikâyeleri. Komşunun ebleh oğlunu, annemin kırık saatini, gazetede gördüğüm o küçük ilânı, dükkânın vergi levhasını. Bir de… Neyse. Çiçekler dinledi mi? Sanmam. İnsanlar da pek dinlemiyor zaten. Arada tek fark var, çiçekler en azından susuyor.
Sabah oldu. Açtılar. Rengârenk. O kadar gürültülü ki renkleri. Sanki “biz temiziz, sen kirlisin” der gibi. Ben biliyorum ama… Her yaprak bir itiraf saklıyor. Her renkte biraz kan var. Ama kimse sormuyor, bu kırmızı nereden sızdı diye. Belki bir küskünlükten, belki çocukken yere düşüp dizini kanattığın o günlerden. Belki sadece çok sevilmiş, sevilirken terk edilmiş bir insandan. Bazen en canlı renkler, en sessiz çığlıkların tortusu. Renk dediğin şey sadece ışık değil çünkü; bazen suçluluk, bazen pişmanlık, bazen de susulmuş bir “özür”. Birikir içinde öylesine, gelişigüzel tüm renkler.
Sonra… Sonra susuyorum işte. Çünkü buradan sonrası yalnızca benimle ilgili. Oraya girmek istemem. Okur da istemez zaten. Okur; çiçek açsın, bir mucize olsun, iyileşelim ister. Oysa bazen hiçbir şey iyileşmez. Bazen yalnızca anlatırsın. Anlatmak da bir tür unutma şeklidir ya da belki iyileşme. Amaaaan! Neyse ne.
Sonra, bilmediğim bir şey oldu. (Belki de bildiğim ama kabullenmek istemediğim bir şey.) Bir rüya mıydı bilmiyorum ama bir ağaç konuşmaya başladı. “Sen fazla suluyorsun” dedi. Bir ağaç için fazla mıydı su? (Bir insan için fazla sevgi gibi.) Sustum… O haklıydı ya da ben çok yorgundum.
Geceyi kesip biçen kediler vardı. Arada birbirlerini tırmalıyorlar. Küçük bir ‘hayatta kalma provası’. Belki öyle olduğunu sanıyoruz. Çünkü gerçek savaş çoğu zaman dışarıda değil içeride olur. Biz sadece tırmalandığımızı sanıyoruz. Oysa kendi pençemizle çiziyoruz ruhumuzu.
İnsanın evrimi dedikleri şey de bu zaten. Önce dış dünyanın pençeleriyle çizilirsin. Annen, baban, öğretmenin, sevgilin. Hepsi birer pençe. Sıra kendine gelir sonra. Freud bakar, Jung not alır. (Buna da büyümek denir, hatta bazıları ‘olgunlaşmak’ bile diyorlar.) İçindeki o hiç susmayan kediler başlar sırayla. Biri miyavlar, biri hırlar, biri susar ama hep tetiktedirler. Bütün gece uyumazsın çünkü içeride birileri sürekli birbirini tırmalıyor. Rüyalar bile kaşınır bazen. Sonra sabah olur; kalkarsın, işe gidersin. Kimse fark etmez içindeki tırmıkları.
Ama sen bilirsin. Aynada kaşının altındaki o minicik çizik sensin.
Çiçeklerin yanında yere çömeldim. Hâlâ açılmamış bir gonca vardı. Konuşmak istedim. (Yani insan bir goncayla ne konuşabilir ki?) “Senin zamanın gelmedi mi hâlâ” dedim. “Senin geldi mi” dedi. Cevap veremedim. Belki bu yüzden rüya gibi geldi her şey. Gerçek olan şeylere cevap veremezsin. Rüyada ise en azından uyanma şansın var.
Bir kuş geçti sonra, gagasında bir parça beyaz ip. Belki yuva yapıyordu. Belki sadece taşıyordu. Belki hiçbir amacı yoktu. İnsan gibi. (Taşıyorsun, durmadan bir şeyleri. Kimi zaman kırık saatleri, kimi zaman çocukluk seslerini. Ama nereye? Elbette nereye olduğu önemli değil. Önemli olan düşürmeden taşımak. Çünkü kaybolan şeyin suçlusu hep taşıyan olur.)
Gece birden karardı. Zaten karanlıktı ama bu başka bir karanlık. İç kararması gibi değil. Daha çok içe batma gibi. Uyumuşsun. Belki rüyadaydın en başından beri. Kim bilir? Rüyalar bazen uyanıklıktan daha gerçek.
Bir salondayım. Tanımadığım insanlar var. Herkes konuşuyor ama dudaklar kıpırdamıyor. Sesler tavan arasından geliyor. (Evet, evet, gölgelerin taşındığı yer orası olmalı.) Bir kadın bana yaklaşıyor. Yüzü yok. Cümlesi net. “Geçmişi nereye gömdüğünü sandın?” Ben cevap veremiyorum. (Çünkü bazı şeyleri gömmedik, sadece üstünü örttük. Kumla. Kum saatinden bir zamanla.)
Sonra bir masa. Masanın üstünde eski bir saat. Akrebi geriye doğru ilerliyor. (Budala! İlerlemiyor, geriliyor.) Yelkovan bana göz kırpıyor. Birden herkes bana bakıyor. Aynı anda. Ama yüzleri yok. Çırılçıplak hissediyorum ama giysilerim üzerimde. Demek ki başka türden bir çıplaklık bu. Belki inkârın sona erişi.
Tam o anda uyanıyorum. Ter içinde. Saat üç. Yine. (Ne garip. Bazı saatler sadece zamanı değil seni de tekrar eder.)
Aya döndüm yine. Aynı yerdeydi. (Hiçbir yere gitmeyenler, en çok değişenlerdir bazen.) “Beni de al” dedim. (Çok sessiz söyledim, almayacağını bile bile. Zaten insan reddedileceği şeyleri en sessiz söyler.) Sonra birden bir kadın sesi geldi. Belki de içimdeydi. (Ama sesi dışarıdan duymak daha kolay, değil mi?) “Sana bir şey anlatacağım” dedi. “Anlatma” dedim. “Zaten biliyorum.” (Gerçekleri duymak istemeyen kahramanlar olur bazı romanlarda. Ben de onlardan biriyim ama ben kahraman değilim. Sadece dinlemek için oldukça yorgunum.)
Bir taş vardı yerde. Küçük. Siyah. Pürüzlü. Üzerinde bir harf. Belki bir baş harf. Belki de son. Belki bir yarım kalışın izi. Belki bana aitti. Belki bana ait olan her şey gibi başkasına ilişik. Çünkü bazı şeyler asla sadece sana ait olmaz; senin sandığın eşyalar bile hatıralarla üleşik. Bir bakarsın bir ses, bir yüz, bir anı oturmuş üstüne. Kim bilir, belki bu taş da birine ait olmanın yorgunluğunu taşıyordu.
Eğildim, aldım. Ağırdı. Taşın değil geçmişin ağırlığıydı o. (Geçmiş dediğin şey bir hatıranın kıyısına ilişmiş binlerce ‘keşke’ ve ‘neden’le büyüyen yontu. Taş değil o sorular ağırlaşır zamanla. Taşıdıkça büyür, büyüdükçe susarsın.) Avucumda sıkıca tuttum. Sanki bırakırsam bir şey dağılacak. Belki ben. Belki taşın içindeki o harf. (İnsan bazen en çok tutunduğu şeyle batar.)
Avucumun içi terledi…
İşte, sabah oldu yine. Bu sefer çiçekler açmadı. Ben de açmadım. Yani gülümsemedim, yani pencereyi açmadım, yani hiçbir şey yapmadım. (Hava da zaten açmadı. Belki hep birlikte susmaya karar verdik.) Bazen yapmamak, var olmanın en net kanıtı olabilir. Çünkü eylem çoğu zaman bir kaçıştır. Bir şeyler yapınca düşünmezsin. Düşünmeyince hissetmezsin. Hissetmeyince… Yaşar gibi yaparsın sadece. (Oysa ben gerçekten yaşıyorum bu sabah, hiçbir şey yapmadan. Sadece var olarak. Sadece içimdeki o kıpırtısız boşluğun sesiyle.)
Yapmamak, bazen reddetmenin en edebî biçimi. Bir nevî protesto ama pankartsız, sessiz, içe dönük. Kimsenin duymadığı ama herkesin bir gün anlayacağı türden. (Anlarlar mı? Belki de bu da bir umuttur. İnsan, bazen en çok umudunu inatla sürdürdüğünde yorulur.) Bazen sadece yorulursun. O kadar. Ne bir çığlık ne bir kırılma… Sadece bir yorgunluk kalır geriye, usulca yayılan.
Gün akmaya başladı.
İnsanlar konuşmaya.
Ben yine sustum.
Çünkü her kelime biraz eksiltir insanı.
Ben artık eksiğimle barışmak istiyorum. (Tamlık yorucu bir ideal.)
Daha fazla panzehir öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
