YOL NOTLARI (3) / Nihan Feyza Lezgioğlu
YOL NOTLARI (3)
Aralık 2025. Sabah saatleri. Dışarıda ayaz var. Otobüsten iniyoruz. Altmışlı yaşlarda bir adam ve kadınla beraber. Adam hep arkasından yürüyor kadının. Diğeri dönüp bakıyor ara ara. İki yabancı olsalar hızla yürür uzaklaşırdı kadın diyorum, demek ki birlikteler. Hatta evliler; kadının yüzünden anlıyorum bunu. Böyle olmalı ama görünen başka. Adam ne yapıp edip geride kalıyor yürürken, yan yana yürümek bile istemiyor karısıyla. Kadın biraz bıkkın ama en çok da dün ya da bugün ne yaptığı için böyle “cezalandırıldığını” bilmiyor gibi. Belki de yıllardır “cezalı”.
Hak edilmeyen, hiçbir insanın da hak etmeyeceği, olsa olsa birilerinin reva göreceği “cezalar”ı düşünmeye başlıyorum yürürken. Onlarca senaryo dönüyor zihnimde, öyle çok şey var ki böyle. Görünen, görünmeyen, dile getirilen, getirilemeyen, kanıksanan, alışılamayan, bir zaman sonra unutulan, asla unutulmayan… Diğeri’ne layık görülen onlarca gaddarlık. Siz de bilirsiniz; ya muhatabı olmuşsunuzdur onların ya da şahidi. Bir de kadınsanız ne yapıp eder, bir yolunu bulurlar size hepsini tattırmanın. Fakat -insanlık dışı muameleleri zikretmeyeceğim bile- diğeri’ni bile isteye yalnızlaştırmak, bunların içinde en ağırı gibi geliyor bana. Yalnızlaştırmanın da en kötüsü, ona kendine ait hiçbir şey bırakmamaktır herhâlde. Bu mahrumiyeti, Woolf’un metaforundan hareketle “bir oda” diyerek sınırlamayacağım. Çünkü insanın, hele bir de diğeri’ni yeterince tanıyorsa, ne kadar acımasızlaşabileceğine sınır çizilemiyor maalesef. Onun nasıl manipüle edileceği, üzüleceği, öfkeleneceği çok iyi biliniyor o zaman. Diğeri’nin günden güne solup başkalaşmasını, benliğinden uzaklaşmasını sonuçlayacak tüm yollar ezbere biliniyor. Bu ve daha nicesini yapabilmek için bir canavara dönüşmeye de gerek yok üstelik. Aslında herkes ufak bir çabayla, diğeri’ne bunları yapmaya muktedir. İnsandan insana değişen şey, bu yolların kullanılıp kullanılmayacağı oluyor sadece. “Diğeri’ne herhangi bir şekilde zarar vereceğini bildiği, bunu öngörebildiği hâlde ne yapmayı ya da yapmamayı seçiyor” diye sormalı; asıl soru bu.
Neyi seversek sevelim, ona iyi gelmeyi öncelemek. Sevgi budur ve ancak böyle tezahür edebilir. Ancak böyle tezahür edebilir çünkü sevgi daima görünürdedir; onun en önemli ölçütü de muhatabınca anlaşılmasıdır bana göre. Herhangi bir şekilde anlaşıl(a)mıyorsa orada sevgi de yoktur. Niyet okumalarla, “aslında seviyor”larla olacak şey değildir. Fakat benliği tüketen, yok sayan bir fedakârlık da değil kastettiğim. Fedakâr, cefakâr, kanaatkâr değil. Çile çekmek değil.
Herhangi bir şeyi sevebilmek için insanın her şeyden önce -ne şüphe- dengeyi bulması gerekiyor. Önce kendi içinde, sonra ve böylece her yerde… Israrla karısının arkasından yürüyen, yüzüne bakmayan, onunla olabildiğince konuşmayan adam o soğuk aralık sabahında bu kuyuya atıverdi beni işte. Kendimiz olamayacağımız bir evren hayal ettim. Bu evrende koca bir hayat. Onlarca tutsak sene. Anlatırken bile yorgun düşüyor insan…
Daha fazla anlatı okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
