Ali Emir

YOK OLUŞ PROVASI

Odanın geçidi kendiliğinden aralandığında, dışarıdan hiçbir ayak sesi gelmediği hâlde içeri bir kadın adım attı. Kadın var olmak için gerekli olan o ilk kararsız nefesi henüz keşfetmiş gibi görünüyordu; yüzü tanımsız bir zamandan taşınmış gibi; ne genç, ne yaşlı, ne mutlu ne de hüzünlü… Kadın girişin önünde durdu, odanın izbelik içerisinde yitik alaca ile mayalanmış garip biçimine göz attı, rahatsız edici bir tanıdıklık hissetti ama bunun ilk çıkışı hiçbir yerde yoktu. Zülüflerinin uçlarında bile hikmeti bulunamayan bir şey vardı; adına kimlik diyemeyeceği bir varlık artığı duygusu. Kollarını kendine doladı, sonra hızla bıraktı. Ben, neden buradayım diye iç geçirdi; avazı, sahipsiz bir kitap sayfası kadar hafifti. Maalesef bu kendine seslenişe dışarıdan dönüş gelmedi.

Kadının ardından, kapı bir daha açıldı; bu kez daha sert olduğu kesindi. Uzun boylu bir adam içeri girdi. Gözleri odanın duvarlarında dolaşan solgun renklere, masanın üzerinde yeni uyanmış bir düşünceyi andıran dağınıklığa, köşelerde yer kaplamadan bekleyen eşyaların tuhaf düzenine tek tek baktı; ardından bakışı, kadının minyon tipli fiziği üzerinde naifçe durdu ve öylece, meram arar gibi üzerinde yoğunlaştı.
“Affedersiniz” dedi eliyle kapıyı göstererek, “Burası bir tür, prova mı? Bir oyun mu?”. Sesindeki telaş, bulunduğu yerde hiçbir şeyi açıklayamamanın huzursuzluğuyla debelenip duruyordu.
“Hiçbir şey hatırlamıyorum. Var mıydım ben? Az önce?”
Kadın kayıtsızca başını yana çevirdi; aniden üzerine çöken belirsizlik, odanın içerisindeki vasatlığı belirgin bir şekilde daha da ağırlaştırıyordu.
O sırada, ikinci bir adam var oldu. Açıkça ‘içeri girdi’ denemezdi; adeta duvarın bir kenarından dökülmüş gibiydi, saklanmayı beceremeyen bir çocuğun ışığa yakalanma anı gibi. Daha ayakları tabanın yüzeyini tanımadan konuşmaya başladı.
“Bir yanlışlık olmalı. Az önce, hiçbir yerdeydim.”
Durup diğer ikisine baktı.
“Siz de mi böyle geldiniz?”
Kadın yüzünü ekşitti. Diğeri başını salladı ama bu basit iki hareket bile onlara yabancıydı.
Oda, bir çalışma masasının düzenli karmaşasıyla doluydu; muhtevası silinmiş kelimeleri barındıran boş kâğıtlar, hiçbir şeyi tam açıklamayan taslak çizimleri anımsatan bulanık anlamlar, hele ki duvarlarda gezinen o ince dalgalanmalar… Öyle ki odanın kendisi bir iç akışa sahipti ama hiçbir canlılık emaresi taşımıyordu. Bütün köşeleri, yeni beliriveren bu karakterlere kendi yerini açıklamaktan acizdi.
Kadın, içini yoklayan meçhul bir duygunun eşiğinde, gönlünün derin bir köşesinde çözülecek bir murat gizliyormuşçasına ağır bir yönelişle ilerleyip oturacak bir yer arar gibi etrafa baktı, sonra vazgeçip ayakta kaldı.
“Birinin bizi buraya çağırdığı belli” dedi. “Ama kim?” “Ve neden?” diye ekledi ilk erkek.
İkinci adam ise gözlerini kısarak duvara yaklaştı:
“Burası bir başlangıç noktası… Ama nereden çıkmış bir başlangıç?”
Odanın uyuşukluğu, bir tasarının henüz dile gelmemiş hâli gibi üzerlerine çöktü. Her biri, mahiyetini sadece birkaç dakika önce kazandığını idrak etmişti. Bu duyguyu hece yığınlarına dökmek istemeseler bile, içlerinden kopup gelen bir değişim, istemsizce peyda olan gariplik içindeki tüm tasavvurları kendiliğinden şekillendirmeye yetiyordu. Kadın bir adım geri çekildi, o anda atmosfer adeta kılıf değiştirircesine başkalaşmıştı. “Ben, bir karakter miyim?” dedi duyulmamaya yakın bir sesle. Kimse buna karşılık vermedi. Filhakika o anda görünmeyen bir el, bütün bu olanların gerisinde bir öze geçiş taslağı hazırlıyordu; doğalarının sebebi, onlara henüz açıklanmayan bir hikâyenin karanlık kulislerinde bekliyordu. Üçü de aynı anda, kendilerinden bağımsız bir şeyin onları yönlendirdiğini hissetti fakat bunu tarif etmek için hiçbir tanımlamaya sahip olamadılar. Sadece, başlamış bir şeyin içindeydiler.
Künt ışık içeride usulca seyrelirken, üçü de bunun nereden geldiğini çözemedi; ortamın içerisinde küçük bir değişiklik dolaşıyor, ama adı konamıyordu. Kadın, gözlerini hızlıca kırpıştırdığında odanın köşesinde bir sandalye belirmişti. Bir önceki an içerisinde onun orada olmadığını biliyordu; onun meydana gelişi, niteliği çalkantılı olan bir zihinden kopmuş gibi duruyordu. Kadın, sandalyeye doğru yürüdü, dokundu ve geri çekildi. Uzuv uçlarında nedeni anlaşılamayan karıncalanmalar oluştu. “Ben mi çağırdım bunu” diye tonladı, bu ifadesine kendisi bile inanmadı.
İlk gelen adam, masanın üzerindeki kâğıtlardan birini eline aldığında yüzünde hafif bir isteksizlik belirdi. Kâğıt boştu ama bu, üzerinde bir şeyler denenmişte sonra silinmiş gibi bir his bıraktı avucunda. Adam, kâğıdı elinde tutarken odanın sınırlarına baktı, aradığı anlamı orada bulamayacağını bilerek “Bir şey bizi buraya itmiş olmalı” dedi, kendi ifadesine mesafe almaya çalışarak. “Ama ne?”
İkinci adam, duvara yaklaşarak parmaklarını yüzeye bastırdı. Duvar sert olması gerekirken hafif bir devinim taşıyordu. Bu devinim derinlerde kaybolan bir kıpırtı gibi uzun uzun sürdü. “Burada bir mekân hissi var” dedi, ötekilere dönmeden. “Ama normal bir mekân mı? Bilmiyorum. Kendi içinde kapanıyor, kendi içinde açılıyor.”
Son sözleri dudaklarından çıkarken, odanın içinde görünmez bir dalgalanma belirdi; üçü de fark etti bunu ama sükût kalmayı yeğlediler.
Tam o anda odanın bir köşesi tekrar dalgalandı ve içine yeni bir varlık yerleşti. Yüzü tam oturmamış bir adamdı bu; beden hatları eksik, bakışları tamamlanmamış bir tasvir gibi duruyordu. Hafifçe yaptığı hareket onu sendeletti, boşlukla dolu bir benliğe alışmaya çalışıyormuş izlenimi verdi.
“Sanırım yanlış bir yere geldim” dedi; sesi biraz kırık, biraz yersizdi. “Biri mi çağırdı beni? Yoksa kayboldum mu?”
Bakışlarını diğer üçüne çevirdi, karşılaştığı yüzlerde ki belirsizlik soruların cevaplarının olmayışını ona haber veriyordu.
Kadın, yeni birinin gelişiyle bir adım daha geri çekildi. Gözlerinde bir kırgınlık meydana geldi. Ben bir yerden gelmiş olmalıyım dedi kendi içine dönerek. “Bir isim… Bir hikâye… Bir iz…” Konuşurken ellerini yokladı, havsalasını zorladı; bir şey unutmuş gibiydi, öyle hissediyordu; bir hatırayı bedeninden çekip almışlar gibi bir ruh haline büründü.
İlk adam masadaki boş kâğıtları yeniden düzenledi. Hiçbirinin üzerinde tek bir harf yoktu. Yine de her biri daha önce birden fazla defa, üzerlerinden düşüncelerin geçip de iz bırakmadan çekildiği uzun bir uğrağın içinden çıkmış izlenimi veriyordu; ele alınmamış ama kenarlarında vaktiyle dokunmuş bir zihnin soluk tortusunu taşır gibi hafifçe buğulanmış, eskimiş sayfalar gibi duruyorlardı. Adam bu tuhaflığı açıklayabilecek bir deyiş aradı, bulamadı, sustu.
İkinci adam ise duvardaki değişimlerle meşguldü hâlâ. “Burada bir düzen var” dedi, yavaşça arkasını süzerken. “Ama onu hazırlayan ortalıkta görünmüyor. Yine de varlığını belli ediyor.” Bu söz öbekleri masanın üzerindeki kâğıtlarda kısa bir yer değiştirme yarattı; keza, onunla birlikte hafif bir rüzgâr dolaştı odanın içinde.
Yeni gelen, bir türlü varlığını benimseyemeyen bir yüzle diğerlerinin arkasında öylece duruyordu. “Ben kimim” dedi, çok temel bir soruyu ilk defa söylüyormuş gibi. “Ve burası neyin başlangıcı?”
Kadın, başını kaldırarak içerideki kör noktaya baktı. O bakışın ulaştığı yerde bir kavrayış arıyordu ama o kavrayış yer değiştiren bir sis gibi kaçıyordu. “Bir şey bizi birbirimize bağlıyor” dedi. “Ama ne olduğunu bilmiyoruz.”
Kadının bu sözlerine karşı, adamlardan birinin bile dile gelmişliği olmadı. Odada, ufak ufak büyüyen bir gerilim dolaştı. Her biri, görünmeyen bir iradenin gölgede bıraktığı, mahiyeti çözülemeyen, adeta uzak bir hülyanın derinliklerinde kıpırtısını sürdüren bir merkezin etrafında dönüyormuş hissine sürükleniyordu; bu merkez onları kendi sessiz kudretine çağıran, ne başlangıcını ne sınırını bildirip yalnızca varlığının nefes alışverişini hissettiren bir kuvvetle kendine çekiyor ama kendini hiçbir noktada göstermiyordu.
Odanın ışığı biraz daha koyulaştı. Duvarların renginde değişim oldu. Masanın kenarında bir kalem belirdi, ardından kayboldu. Kimse dokunmadığı halde sandalye hafifçe yer değiştirdi. Bütün bu küçük oynamalar orada bir iradenin işe karıştığını düşündürüyordu ama içlerinde doğduğu halde tam biçim bulamadan silinip giden ve dillendirilmek istendiği her anda kökünü geri çekip karanlığın içine saklanan o mahcup sezgi buna engel oluyordu her defasında. Engel olmasa bile, bu, gerçeğe dönüşecek bir düşünce gibi çok ağır oluyordu.
İlk adam nefesini tuttu. “Biri bizimle ilgileniyor olabilir mi” dedi, konuşmasının sonunda kendi sorusundan ürkerek.
Kadın, duvarda ağır ağır hareket eden karaltılara baktı. “Belki” dedi. “Ama kim olduğunu bilmiyoruz. Ve bilmememiz gerekiyor gibi.”
Herkesin içine ağır ağır bu düşünce sindi. İfadelere dönüşemeyen bir karar gibi aralıklarla salınıp durdu.
Oda, her varoluşlarını biraz daha içine alıyormuş gibi genişledi; sınırlar esnemiyor fakat hava bir anlığına daha derinleşiyordu. Bir anlamın kıyısına yaklaşmışlar hissi kısa süreli dalgalar halinde üzerlerinden geçiyor, sonra çekiliyordu. Kadın, odanın ortasında bir süre hareketsiz durdu. Sanki gözlerinin içinde görünmeyen bir perde hafifçe titriyor, ardından kayboluyordu. Ellerini kaldırdı, kendi yüzüne dokundu. Bir yüzün dokusu vardı ama o yüzün ardında bir geçmiş yoktu. “Ben kendimi hatırlayamıyorum” dedi, nefesi uzun bir izlek gibi odanın içine yayıldı. “Ama yoktan var olmadım. İçimde bir yer, tüm bunlardan önce bir şeylerin sürdüğünü söylüyor.”
İlk adam, masanın üzerindeki kâğıtları tek tek çevirirken dikkatlice eğildi. Sayfanın birinde hareketlilik hissetti ama bu hareketlilikte devamlılık yoktu, kelimeler görünmez gibiydi, sadece ağırlıkları vardı. Sayfaları hissetmeye çalıştıkça içini garip bir kararlılık kapladı. “Görev gibi bir duygu var içimde” dedi, ifadesi kendi kendine uzadı. “Bir yere gitmem gerekiyormuş gibi. Ama nereye? Neden? Kim gönderiyor beni?”
İkinci adam, volta halinde içeride dolaşırken duvarlara hafifçe parmaklarıyla vuruyordu. Çıkan sesler iç içe geçmiş tonlar taşıyor, bütün dokunuşlarında odanın formu değişiyormuş hissi veriyordu. “Burada görünmeyen bir akış var” dedi, başını duvardan çekip diğerlerine dönerken. “Her şey bir plana göre hareket ediyor ama planı yapan ortalıkta yok. Kendi kendine oluşan bir düzen değil bu. Daha çok, düşünülmüş bir yol. Ama kim tarafından çizildiğini bilmeden bu yolun nereye vardığını da göremeyiz.”
Yeni gelen yarım karakter, hâlâ bir şekil arayışı içinde gibiydi. Kolları tam vücuda oturmuyor, yüzü bazen silikleşiyor, bazen belirginleşiyordu. Öyle ki varlık kazanmak için ortamı gözlüyordu. “Ben tamamlanmamışım” dedi, sesi biraz kırılarak. “Sizden farklıyım. İçimde bir eksiklik dolaşıyor. Geçmişim yok, geleceğim de. Ben bir ihtimal gibi duruyorum o kadar.”
Kadın ona yaklaştı, göz hizasına kadar eğildi. “Hepimiz öyle olabiliriz” dedi, sözleri ağır ağır döküldü. “Kim bilir hepimiz, başka bir şeyin eşiğindeyiz.”
Odanın, eski söylencelerdeki gözetici ruhların kıpırtısına benzeyen, sessizce çevreyi dolaşıp bulunduğu yere kendine özgü bir ağırlık bırakan o loş huzmesi bir anda değişti. Sarı bir sıcaklık, yerini daha soluk bir tona bıraktı. Yavaşça masanın üzerinde birkaç nesne daha belirdi: uçları karalanmış bir kâğıt parçası, yarım bırakılmış bir bardak, içi boş bir çerçeve… Nesnelerin her biri yeni bir hikâye parçası gibi duruyordu ama hiçbirinin geçmişi yoktu. İlk adam kâğıdı eline aldı, titrek bir an yaşadı. “Bir şey yazılacak gibi” dedi. “Bunu hissediyorum. Ama bu yazının içinde kim olacağımı bilmiyorum.”
İkinci adam, pencerenin kitaplık ile birleşen bölgesinin bir noktasında beliren ince bir çepere odak kesildi. Çeper uzadı, sonra kayboldu. Ardından başka bir çeper doğdu, o da silindi. Odanın kendisi adeta tasarı halinde bir mekân gibiydi; her detay oluşuyor, sonra yok oluyordu. “Bu oda bizi sınamıyor” dedi, derin bir nefesle. “Bizi hazırlıyor.”
Yeni gelen adam, boşluğa döndü.
“Ama neye?”
Kimseden tek bir açıklama çıkmadı.
Bir anlığına hepsinin aklından aynı belirsiz düşünce geçti; hepsi, bu odanın bir yerlerde yaşayan başka bir gerçekliğin oyunu olabileceğini sezdi fakat bu sezgi dile dökülecek kadar güçlü değildi. Tarif edilemeyen bir duygu gibi gelip geçiyordu.
Kadın başını kaldırdı, tavanı uzun uzun inceledi. Tavanın yüzeyinde anlık bir görüntü kaydı, sonra yok oldu. “Burada olmamız bir rastlantı değil” dedi, cümlesi devrilerek odanın her yanına yayıldı. “Bir şey bizi birbirimize bağlıyor ama aynı zamanda koparıyor da. Nedenini bilmiyoruz, belki de bilmememiz gerekiyor.”
Oda, şişirilen bir balon gibi tekrar genişledi. Hiçbir şey olmuyordu ama her şey oluyordu.
Üçü ve yarım kalan dördüncü, görünmeyen bir yapının içinde yürüyormuş gibi, kendi varlıklarının karanlık perdesine doğru yavaşça ilerliyordu.
Mekân, kendilerinin üzerine bir örtü gibi kapanmaya başlamıştı; ne ışık tam aydınlatıyor ne karanlık tam hükmediyordu. Ortam, bir zihnin içine karışmış gibiydi. Alınan soluklar, tamamlanmamış bir hikâyenin kıyısından çekiliyormuş hissi veriyordu. Kadın, odanın ortasında bir an durdu; bakışları ağırlaştı, yüzünde anlık bir sarsılma belirdi.
“Buradan uzaklaştığımı hissediyor gibiyim” dedi, sesi eskisinden daha kırılgan bir hissiyata dönüşerek. “Bizi buraya bağlayan şey gevşiyor adeta.”
Ellerinin rengi karma bir renge büründü o anda, teninin son hudutları bedeninin içerisinde dolaşan ve sürekli rahatsız eden, garabet düzeydeki o uçsuzluğu yoklar gibiydiler.
İlk adam, masanın kenarına tutundu. Parmaklarının altında masa giderek daha soğuk bir yüzeye dönüşüyordu. “Ben de hissediyorum” dedi, kısa ve kırılgan bir serzenişle. “Buraya geldiğim an ile şimdi arasında bir kopma var. Bir yol kapanıyor gibi.”
Hareketleri halının üzerinde değil de özü tamamlanmamış bir zeminin üzerinde gidip geliyormuş gibiydi, ancak o anda tutunamayıp dengesini kaybetti.
İkinci adam, duvara yaslandı. Duvarın içinden gelen o hışırtılar, önceki anlar içerisinde ki o canlılık hissini kaybediyordu. Bir düzen vardı evet ama bu düzen artık eksilmeye başlamıştı. “Bizi bir arada tutan şey çözülüyor” dedi, soluğu duvarın yüzeyinde uzun bir iz bırakır gibi. “Her birimiz başka bir yere çekiliyoruz ama bu yerlerin ne olduğunu bilmiyoruz.”
Yarım karakter olan adamın yüzü, yine silinmeye başladı. Tanımsız formu kayıyor, gözleri flu bir ışığa dönüşüyordu. “Ben, daha bitmemiştim” dedi, sesi odanın içinde durdurulan bir düşüş anı gibi donup kaldı. “Tamamlanmadan gidiyorum.”
Ayaklarının etrafında sebepsiz bir duyarsızlık oluştu; bir vakit sonra ayaklarının altında zemin kalmadı, ve eylemsizliğe doğru hafifçe kaydı.
Kadın, içinde oluşan gerilimi yenebilmek için derin bir nefes aldı. “Biraz önce hepimiz buraya ait gibiydik” dedi, bu söylemi bir itiraf gibi odanın içinde dolandı. “Şimdi birbirimizden uzaklaşıyoruz. Sanki hiç birlikte olmamışız gibi bir duygu geliyor.”
Gözleri hafifçe karardı; bakışı, duvarın içinden geçen görünmez bir akımı izler gibi dondu.
“Oda, onlarla birlikte, gönüllerine sinen o müphem halin ahengine uyarak eski vakitlerin durgun gecelerini anımsatan bir ağırlaşmayla olgunlaştı. Masanın üzerindeki kâğıtlar önce hareketlendi, sonra kenarlarından içeri doğru eriyip kayboldu. Sandalye, ağır bir toz halesine dönüşür gibi silindi. Nesneler, varlıklarını açıklayan bütün eylemlerini kaybetti; geriye sadece duygusuz yüzeyler kaldı. Üçü de bu değişimi izlerken, içlerinde tarif edemedikleri bir çözülme başladı.
İlk adam konuşmak istedi, dile gelecek sözcükleri bulamadı. “Sanırım artık burada değilim” dedi. Kadın, yavaşça başını çevirdi, ona bakmak istedi. Fakat bakışlar bir türlü buluşmadı. “Gitmek istemiyorum” dedi, sesi boğulur gibi. “Ama beni de bırakan bir güç var.”
İkinci adam, odanın merkezine döndü. Gördüğü manzara artık bir oda değildi; hatırlanması zor bir ilk biçim gibiydi. “Bir son geliyor” dedi. “Ama bu son bize ait değil.” Bu söyleyiş, zamanı kendi içinden eğip büken gizli bir nefesin bıraktığı zilâl gibi ağır ağır çöktü mekânın ortasına. Söz biter bitmez, adamın biçimselliği saydamlaştı; önce omuzları, sonra yüzü, sonra tüm görüngüsü eriyerek dağıldı.
Kadının bedeni hafifledi. Ayaklarının altındaki katman kesildi. “Keşke…” dedi, son bir harf kümeciği aradı, bulamadı, geride bir soluk bırakarak silindi.
İlk adam, şimdi bu yerde tek başına kalmış gibiydi. Fakat odanın kendisi de ona eşlik etmekten vazgeçiyordu. Odanın sınırlarının yüzeyi tamamen soldu; tavan çökük bir aralığa dönüştü; masa yok oldu; adamın kendi varlığı inceldi, sonra kırıldı. “Kim bizi…?” diye başladı, soruyu bitiremedi. O da kayboldu. Ve şimdi, ilk kez her şey tamamen sessizdi.
Dış dünyadan uzak bir siren sesi duyuldu; kulak tırmalayan dikkatsiz bir uğultuydu bu. Ardından, sert bir çarpmanın aksü’l-sesi geldi. Bir araç durdu; koşan ayaklar, bulanık bağırışlar… Bir camın kırık kenarı ışığı yansıttı. Bir telefon yere düştü. Bir omuz, asfaltın, gecenin derinliklerinden sürünerek gelen o usul ürpertisini andıran kesif soğukluğuna yığıldı.
Odada artık kimse yoktu.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir