Handan Gökçek

TEZER ÖZLÜ’NÜN KAHRAMANLARINDA KENT VE KADIN

Eski Bahçe 

Çocukluğun Soğuk Geceleri

Yaşamın Ucuna Yolculuk

Kent mekânı ile birey arasındaki ilişki, toplumsal cinsiyet bağlamında farklı bir okuma gerektirir. Kadın, şehirde sadece fiziksel bir mekânda var olmaz; aynı zamanda toplumsal normlar, tarihsel bağlamlar ve gündelik pratikler üzerinden şehri deneyimler. Şehir, onun için bir yapı topluluğundan öte, sosyal ilişkilerin, gözetim mekanizmalarının ve kültürel kodların bir yansımasıdır.

Kadının mekâna bakışı, çoğunlukla gözlemleyici, eleştirel ve deneyimsel bir karakter taşır; sokakların işlevi, kamusal alanların erişilebilirliği, güvenlik ve görünürlük gibi unsurlar onun şehir algısını şekillendirir. Dolayısıyla kadın ile şehir arasındaki etkileşime yalnızca bireysel bir deneyimle değil, aynı zamanda toplumsal yapı ve kültürel temsillerin bir kesiti olarak da bakılmalıdır. Burdan yola çıkarak Tezer Özlü’nün edebiyatı, üzerine konuşacak olursak, kadın kimliğinin modern kent deneyimiyle kurduğu çelişkili ilişkiyi derin bir içsellikle ele aldığını söyleyebiliriz. Onun kahramanları için kent, yalnızca yaşanılan bir mekân değil; varoluşun, yabancılaşmanın ve özgürlük arayışının sahnesidir. Özlü’nün metinleri özellikle Çocukluğun Soğuk Geceleri (1980) ve Yaşamın Ucuna Yolculuk (1983) kentte kadının benliğini arama çabasını, moderniteye karşı içsel bir isyanı karşımıza çıkıyor…
Simone de Bivua’ın İkinci Cins’te belirttiği “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözü, Özlü’nün kahramanlarında yankı bulur.
Bu kadınlar, toplumsal normların, aile yapısının ve kent kültürünün dayattığı rollere başkaldırarak kendi kimliklerini yeniden kurmaya çalışırlar. Patriyarkal düzenin sınırlarını kırmak isterler; ancak bu çaba, çoğu zaman kentin içinde derin bir yabancılık duygusuyla çevrilidir. Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde anlatıcı, “Bir şehirde doğmuş olmak, oraya ait olmak demek değil,” dercesine, sürekli bir yer değiştirme ve kaçış hâli yaşar.
Kent, Özlü’nün anlatılarında hem bir mekânsal bellek hem de varoluşsal sıkışmışlık alanıdır.
Şehir yalnızca coğrafi bir yer değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin ve ideolojik yapılanmaların somutlaştığı bir düzlemdir. Özlü’nün kadınları bu düzlemde, özellikle erkek egemen bakışın hüküm sürdüğü kamusal alanda varlıklarını sürdürmekte zorlanırlar. Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta anlatıcı Berlin sokaklarında dolaşırken “Şehirler değişiyor ama yalnızlık hep aynı kalıyor,” bir başka cümle de ise Bu büyük Avrupa kentlerinde kapı çalınıp bir arkadaşın gelmesi olanaksız. Herkes günlük yaşam, çalışma, kahveler ve lokantalardan sonra derin yalnızlığa gömülmeye alışmış. der. Bu yalnızlık, hem kentin anonimliğiyle hem de kadının özne olma mücadelesiyle ilgilidir.
Özlü’nün kadın figürleri, kentte yaşamanın getirdiği yabancılaşmayı yazı aracılığıyla aşmaya çalışırlar.
Yazmak onlar için bir özneleşme biçimidir. Julia Kristeva’nın “abject” kavramında belirttiği gibi, kadın bedeni ve sesi toplumsal düzenin dışına itilmiştir; Özlü’nün kalemi ise bu dışlanmış sesi merkeze taşır. Kadın, şehirde var olamayışının dilini kurarak yeniden var olur. Bu anlamda Özlü’nün anlatıcıları hem “tanık” hem de “direnen” figürlere dönüşür.
Kent, Özlü’nün anlatı evreninde bir psikocoğrafya niteliği taşır: dışsal mekân, iç dünyanın izdüşümüne dönüşür. Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde soğuk, karanlık sokaklar anlatıcının ruhsal donukluğu ve geçmişin travmalarıyla paralel ilerler. Kentin duvarları, kadının belleği kadar suskundur. Özlü, bu suskunluğu kırmaya çalışırken kenti bir kadın bedenine benzetir: parçalanmış ama hâlâ ayakta.
Tezer Özlü’nün kadın kahramanları kentte bir “yabancı” olarak dolaşırken kendi iç dünyalarının haritasını çizerler.
Onların yürüyüşü bir kaçış değil, bir varoluş biçimidir. Kent, onlar için hem “cehennem” hem de bir “ayna”dır. Bu aynada kadın, geçmişin yükünü ve özgürlüğün ihtimalini görür. Özlü’nün edebiyatı, kadın olmanın yalnızlığıyla şehirde nefes almanın zorluğunu aynı cümlede buluşturur:
“Bir şehirde yaşamak, bazen sadece kaçacak bir yer aramaktır.” (Yaşamın Ucuna Yolculuk)
Kent Yabancılaşmanın Mekânı
Romanın ilk sayfalarından itibaren kadın kahramanın şehirle ilişkisi huzursuzluk temeli üzerine kurulur. “Kendimi sürüklüyorum. Aynı korkunun sıkıntısıyla. İnsanlar arasına. Çünkü yerim, insanların arası.” ifadesi, anlatıcının toplumun içinde olma zorunluluğunu bir tür varoluşsal yük gibi hissettiğini gösterir. Kent, kalabalık olmasına rağmen ilişkisizliğin mekânıdır. Georg Simmel’in Metropol ve Zihinsel Yaşam”ında anlattığı modern bireyin duygusal duyarsızlığı, Özlü’nün metninde somut bir biçimde görünür. Kentin kalabalığı, kadının içsel boşluğunu doldurmak yerine derinleştiriyor.
“Sabah uyanınca, günün boşluğu korku veriyor bana.”
Çocukluğun Soğuk Geceleri’ndeki Hayalet Oğuz figürü, kadının kentteki yalnızlığına eşlik eden metafizik bir dost olarak, yazarın içsel parçalanmışlığını somutlaştırır. Bodrum katı, hem bilinçaltını hem de bastırılmış kadın kimliğini temsil eder. Kadının yeraltına inerek Hayalet Oğuz’la karşılaşması, kendi bastırılmış benliğiyle yüzleşmesidir. Kentin karanlığı, yazının doğduğu yerdir; tıpkı karakterin bodrum katından Beyoğlu’na, yani bilinçaltından dış dünyaya çıkışı gibi. Özlü’nün kenti, dışsal bir mekândan çok ruhsal bir coğrafyadır
Özlü’nün kahramanı, patriyarkal düzenin çizdiği kadın kimliğini reddeder; bu yüzden kentteki konumu her zaman marjinaldir.
Kadın ne evde ne de toplumun merkezinde yer bulabilir. Özlü, “Kadınların yaşaması için bir alan yok. Ancak kendi alanını yazarak kurabiliyor insan,” diyerek bu durumu açıklar. Kadın, kentte yaşayamasa da kent hakkında yazarak var olabilir.
Roman boyunca geçen Beyoğlu, Kurtuluş, Yeşilçam çevresi, meyhaneler ve sokaklar erkek egemen sahnelerdir. Ancak Özlü’nün anlatıcısı bu mekânlarda pasif değildir; dolaşır, gözlemler, dirençli bir varlık sergiler. Michel de Sörto’nun “yürümek, şehri yazmaktır” düşüncesine benzer biçimde, Özlü’nün kadını da yürüyerek ve yazarak şehri yeniden üretir.
Özlü’nün şehir tasvirleri, belleğin katmanlarıyla iç içedir.
Kent, çocukluğun soğuk geceleriyle ve geçmişin travmalarıyla birleşir. “Bütün sokaklar geçmişimle dolu. Her köşe bir anıyı fısıldıyor.” diyen anlatıcı, Walter Benjamin’in “flâneur” kavramını hatırlatır. Ancak Benjamin’in erkek flâneuru kentte özgürce dolaşırken, Özlü’nün kadın karakteri aynı özgürlüğü yaşayamaz; onun yürüyüşü hem cesur hem tedirgindir.
Yaşamın Ucuna Yolculuk….
Romanın başkişisi —Tezer Özlü’nün alter egosu— Avrupa’nın çeşitli kentlerinde dolaşır: Berlin, Paris, Zürih, Prag, Münih… Ancak bu şehirler özgürlük alanları değil, yalnızlığın topografyalarıdır. Özlü, kenti bir “iç mekân” gibi kullanır; dış dünya, kadının içsel atmosferinin yansımasıdır:
“Kentlerin bana sunduğu tek şey, kendi içimin boşluğu oldu.”
Kadın karakter, ne Türkiye’deki kapalı toplumsal yapı içinde ne de Avrupa’nın bireyci kentlerinde aidiyet bulabilir. Şehirler, kimliğin kurulamayıp kaybolduğu mekânlardır.
Özlü’nün kahramanı kentte var olmaya çalışsa da erkek egemen dünyada bu varoluş kırılgandır. Kadının bedeni, arzuları ve özgürlük isteği için kent bir “özgürlük yanılsaması” sunar:
“Sokaklarda yürüyen kadın bedenleri, vitrindeki elbiseler kadar sahte.” derken
Kadın kentte görünürdür ama özne değildir; kent ona bir bakış biçimi dayatır. Bu yüzden otellerden sokaklara, tren istasyonlarından meydanlara sürekli bir kaçış hâlindedir. Bu kaçış hem patriyarkanın sınırlarını aşma çabasıdır hem de tutunamama hâlidir.
Kent, aynı zamanda zaman ve bellek katmanıdır. “Her sokak başka bir çocukluğa, başka bir kadına açılıyordu içimde.” cümlesinde kent, kimliğin sürekliliğini sağlayan ama geçmişin yükünü taşıyan bir aynadır. Kadının yürüyüşleri, kendi benliğini arama ritüelleridir; kent hem bir labirenttir hem de terapi odası.
Kadın kahraman sürekli hareket hâlindedir, fakat bu hareket fiziksel değil, varoluşsaldır.
“Bir kenti sevmek, bir erkeği sevmekten daha az yıpratıcıydı.”
Bu söz, kadının aşk ve şehir deneyiminde aynı yarayı taşıdığını gösterir: Kadın ne erkeğin dünyasında ne de kentin kalabalığında tam anlamıyla var olabilir.
“Kentlerin ışıkları hiçbir zaman içimdeki karanlığı aydınlatamadı.”
Bu cümle, Özlü’nün kentleriyle kadın karakterleri arasındaki temel çatışmayı özetler: ışık ve karanlık, dış ve iç, toplumsal ve bireysel arasındaki gerilim.
Tezer Özlü’nün Öykülerinde Kadın ve Kent
Tezer Özlü’nün öyküleri, Türkçe edebiyatın en içsel ve varoluşçu seslerinden biridir. Kadın, burada yalnızca toplumsal bir kimlik değil, varoluşun sınırlarında gezinen bir bilinçtir. Bu bilinç, kentle çelişkili bir ilişki içindedir: şehir hem yaşamın zorunlu alanı hem de ruhsal çöküşün mekânıdır. Kadın karakterler, kentin kalabalığında kaybolurken kendi iç sınırlarını keşfederler.
“Yine yollardayım. Şehirlerin kalabalığı içinde kendime rastlamayı umuyorum.”
Bu cümledeki ironi, Özlü’nün anlatı evrenine sinmiştir: şehir, kadının kendine rastlayamadığı ama kendini yazıyla yeniden kurduğu bir labirenttir.
Kent, Özlü’nün öykülerinde modern yaşamın yabancılaştırıcı yüzünü yansıtır.
“Sabahları kentin gri duvarları üstüme yıkılacak gibi oluyor. Her pencere aynı, her sokak aynı.” sözleriyle, metropol insanının ruhsal tükenişi belirginleşir. Kahramanlar, bu gri duvarlar arasında bastırılmış bir öfke ve içe dönük bir varoluş sancısı taşır.
Şehirde dolaşmak, geçmişle yüzleşmenin bir biçimidir. Sokaklar, otel odaları ve tren istasyonları bastırılmış anıların geri dönüş alanlarıdır. “Beyoğlu’nun arka sokaklarında dolaşırken çocukluğumu buluyorum,” diyen Özlü anlatıcısı kenti, belleğin coğrafyası olarak da görür.
Kristeva’nın “kadın zamansallığı” kavramıyla açıkladığı üzere, Özlü’nün kadın karakterleri çizgisel değil, döngüsel bir zaman algısına sahiptir: geçmiş, şimdi ve gelecek iç içe geçer. Kadın, kentin duvarlarına kendi tarihini yazar. Bu yönüyle Özlü’nün kentleri, Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sındaki “kadının kendi mekânını yaratma” düşüncesini hatırlatır.
“Kentin kalabalığı içinde yürürken ölümü değil, yaşama isteğini duyuyorum ilk kez.” Diyen Özlü’nün dünyasında kent ölümle yaşam arasındaki çizgide bir arayış mekânına dönüşür. Kadın karakter ne kente tamamen teslim olur ne de ondan kaçar; aradaki boşlukta, yazıda var olur.
Tezer Özlü’nün  kısa anlatılarını  topladığı Eski Bahçe’sinde ise  şehir, yalnızca bir mekân değil; insan ruhunun kırık yankılarının dolaştığı bir iç manzaradır. Onun kahramanları şehirde yaşarlar ama şehre “ait” değillerdir. Her biri, yaşadığı kenti bir tür sürgün alanı olarak deneyimler; sokaklar, caddeler, evler ve tren istasyonları, özlemin, yabancılaşmanın ve sessiz bir iç isyanın mekânları hâline gelir. Özlü’nün şehirleri, yaşanılan değil, dayanılan yerlerdir.
Bu öykülerde şehir, gündelik hayatın ritmiyle değil, varoluşun sarsıntılarıyla algılanır.
Kahramanlar, kentin kalabalığı içinde kendi yalnızlıklarının duvarlarını örerler. İstanbul, Berlin ya da küçük bir Anadolu kasabası fark etmez; mekân hep soğuktur, insanı dışlayan bir yüz taşır. Sokaklar, kahramanların içlerinde büyüyen boşluğu hatırlatan sessiz tanıklardır. Özlü’nün anlatısında şehir, bireyin kendi geçmişiyle, çocukluğu ve kayıplarıyla kurduğu kırık bir aynadır. Kahraman ne kadar yürürse yürüsün, her köşe başında kendine çarpar.
Yine de Tezer Özlü’nün şehirleri tamamen umutsuz değildir.
O şehirlerde zaman zaman bir tren istasyonu, bir kafedeki masa, bir eski evin penceresi, insanın kendiyle yüzleşebileceği küçük varoluş anlarına kapı aralar. Şehir, kahramanın ruhunu sıkıştırırken aynı zamanda ona kendini tanıma fırsatı da verir. Böylece Özlü’nün şehirleri, hem hüzün hem farkındalık mekânlarıdır.
Özlü’nün kahramanları, şehirde dolaşırken aslında zamanın içinde dolaşırlar.
Kent manzarası, bir tür iç hatırlama alanına dönüşür: çocukluk, aşk, ölüm, delilik ve özgürlük isteği, binaların gölgesine siner.
Otobüs dolu. Kelebekli otobüs geldi ve durmadı. Kentin asfalt caddesindeydik. Ağaçlar eski sevgiyi aradığımız o yerde, geride kaldı. Ağaçlarla birlikte gölgeleri de…
Özlü’nün anlatı evreninde kadın, kentin sessizliğine yazı yoluyla ses verir. Erkek egemen dile karşı içsel, şiirsel bir dil kurar; bastırılmış olanın, unutulmuşun, “kadın bilincinin derin sessizliğinin” sözcüsüne dönüşür.

Diğer Panzehir Dosya yazılarını okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir