YOL NOTLARI (4) / Nihan Feyza Lezgioğlu
YOL NOTLARI (4)
Geçenlerde, Mike Hall isimli bir İngiliz ressamın tablosuna rastladım. Arka planda mavi panjurlu, yavruağzı boyalı müstakil bir ev duruyordu. Bahçeden balkona çıkan merdivenler, pembe taç yapraklı çiçekler, balkonun aralık kapısı, evin yanı başındaki ağacın -sanki salınan- yemyeşil yaprakları…
Önde ise iki sandalye, küçük bir masa üzerinde limonata sürahisi ve yarısına kadar dolu iki bardak vardı. Sağdaki sandalyede de siyah bir kedi uyukluyordu. Baktıkça içi açılıyordu insanın. Tam bir mayıs ikindisiydi yani. Tablonun adı da Afternoon Lemonade’miş meğer.
Mart geldi. Bahar kapıda. Penceremin önündeki ağaç dallarına, elektrik tellerine konup dünyayı unutarak ötüşen kuşlar da habercisi. Duvarlarda ve perdelerdeki ışık oyunları, sebepsiz heyecan, coşku, ne yapsalar yok edilemez gibi direngen ümit, durduk yere bir ağaç gövdesine sarılıp öylece kalma isteği, asla bozulmayacak sanılan bir büyünün işaretleri var her yanda. Böyle vakitlerde ya Orhan Veli ya da Nâzım Hikmet şiiri düşer aklıma. “Toprak, güneş ve ben… /Bahtiyarım…” diye mırıldanırım. “Bahtiyar” ne güzel kelime. Bahtiyar olduğunuzu duyduğunuz o kısacık ve serin an kadar güzel. Bir ağaç gölgesini anımsatıyor.
Peki her şeyi sınırları belli kalıplara sokmaya, sıkıştırmaya çalışanlar nasıl açıklıyor acaba bu kelimeyi? Önce Kubbealtı’na bakıyorum. “Talihli, mesut, mutlu” diyor “bahtiyar” için. Türk Dil Kurumu daha da nekes; “mutlu” diye geçiştirivermiş. Bir sözcüğün ancak yakın anlamlısı olabileceğini anlayacak yaşa geldim neyse ki ama “mutlu” yeterli bir yakın anlam bile değil “bahtiyar” için. Kubbealtı gibi, “talihli” diyerek de çıkamayız işin içinden. “Şanslı, kaderi iyi olan” insanlar mıdır bahtiyarlar? Kime göre şanslı olmaktır aradığımız? Kimden daha iyi bir kadere sahip olmaktır ya da? Bahtıyla, yani yazgısıyla barışmış, onu olduğu gibi kabul etmişler değil midir bahtiyar olanlar veya olabilecekler? Belki başka birkaç sözcükten de bahsetmek gerekir burada. “Saadet” mesela ya da “mutmain olmak”. Ama daha birçok yakın anlam ve eksikle cebelleşmemek için, arzu ettiğiniz bir lügate bakıp, içini zihninizde istediğiniz şekilde doldurabileceğiniz bir şablon oluşturmanızı rica etmekle yetineceğim.
Birini ya da bir şeyi hatta onları açıklamaya matuf kelimeleri bütünüyle anlamak nasıl mümkün değilse, her birine ancak onları duyduğumuz ölçüde yaklaşacağımız da bir gerçek. “Gözleriyle işitmeyi öğrenmeleri için, kulaklarını mı patlatmalı?” (Çev. Turan Oflazoğlu) diye sorar Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te. Gözlerle işitmek, evet. Ne varsa ve ne yoksa gözlerle duymak. Bahar bunu mümkün kılıyor sanki. Hem insan bunu baharda bile başaramıyorsa başka ne zaman başarabilir ki?! “Esritici bir sevinç ve kendini unutuş gibi gelirdi bana dünya bir zamanlar” der Nietzsche, birkaç sayfa sonra. Mutlaka baharda. Mutlaka baharda…
Daha fazla deneme yazıları okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

