Nihan Feyza Lezgioğlu

Yol Notları (2)

Yolculuklarımın çoğu metrolarda geçiyor. Hareket hâlindeki motorlu taşıtlarda mide bulantısından mütevellit kitap okuyamayanlar için şanstır bu.

Yıllar önce, bir “uğraş”tan çok “zahmet”in anlatıldığını görüp bırakıvermiştim Cesare Pavese’nin Yaşama Uğraşı’nı okumayı. Bir zamanlar, okumaya başladığım kitapları yarım bırakmamak gibi zararlı bir alışkanlığım vardı oysa. Neyse ki vazgeçtim bundan. İnsan hayatı, her şeye yetecek kadar uzun değil çünkü. Ve ben bunu anlamak için de yirmilerin ikinci yarısını beklemişim yine.
Geçenlerde Yaşama Uğraşı’nı tekrar aldım elime. 8 Ocak 1937’de “Yanlışlar hep başlangıçla ilgilidir” diye yazmış Pavese. İnsan, yapacağı ya da yapmayacağı şeyin -belirli bir yapmama’nın yanı sıra bir eylemsizlik hâli de mümkün- hataya varacağını daha yolun başındayken, içten içe veya alenen bilir mi her zaman? Bilebilir mi ya da? Veya bir şey “doğru” başlıyorsa, bu artık onun “yanlış”a evrilemeyeceğini gösterir mi diyor Pavese. İnsan, daha yolun başında yanlış olana mı heves duyar hep? Ya da doğru’yu bilir ve yine de yanlış’ı mı ister? Böyle diyebilir miyiz bir çırpıda?
Hata, gerçek, doğru, heves üstüne düşünmeye başladım sonra. Yerin bilmem kaç metre altında.
İnsanın istediği, beklediği hatta belki de uğruna acı çektiği konkre bir şey var mıdır gerçekten? Bir “şey” mi istenir yoksa “bir şeyi istemek” mi? Bir şeye bağlanmak, iştiyak duymak, onun yolunu gözlemek insan için her zaman daha caziptir. İnsan bu “bekleme hâli”ni seviyor bana göre. Elinden bir şey geliyorsa beklerken didiniyor, yok eğer müdahale edemiyorsa da kendini hırpalıyor. Maddi ve/veya manevi değeri çok olan bir şey getirmeyin aklınıza; insan alelade şeyler için de yapar bunları. Hayata duyduğu heyecanı, o “kumar” ayakta tutar. Her sabah bütün ihtişamıyla yeniden doğan gün yet(e)mez ona.
Katherine Mansfield bir öyküsünde “İnsan bazen öylesine aptalca umar ya, bilirsiniz” diyordu. Bu “aptalca” olan ile “zorbaca” olan umut arasında da fark var. Zorbaca diyorum çünkü bu çeşit umut, gelecekten sadece ısrarla bir şeyler beklemektir. Öncesiz, sonrasız, akılsız bir bekleyiştir bu. Kaynağı olmadığı gibi, hiçbir yere de varmaz, varması mümkün değildir de. Hayattan alacaklı olduğuna inanan, “ben bunları hak etmedim” ile “ben her şeyin en iyisine layığım” arasında gidip gelen insanın kendine olan zorbalığıdır bu. Mansfield’ın “aptalca” diyerek pek doğru şekilde tarif ettiği umut kimi zaman “gerçek dışı” iken kimi zaman da “hadsiz”dir; insan ya pembe bir unicorn arzu eder ya da boyundan büyük işlere kalkışır” demek en doğrusu belki de.
Fakat nasıl tanımlarsak tanımlayalım, nasıl sınıflandırırsak sınıflandıralım kaçış yoktur; insan umut etmeden yapamaz. İşte tam da bu nedenle, yer altında, metronun kalabalık, havasız, loş ışıklı vagonunda Pavese’den birkaç sayfa daha okuyup kitabı çantama geri koydum ve güneşe çıkmayı bekledim.

 

Daha fazla anlatı yazıları okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir