YENİDEN / Selma Baştuğ
YENİDEN
Mevsimlerden ilkbahar. En güzel zamanlar. Havanın yavaş yavaş ısınırken bunaltmamasını seviyorum. Gündüzleri sıcak olsa da akşamın serinliği keyif veriyor.
Gün akşama dönerken evden çıktım. Buluşacağımız yere vardığımda Kerem erken gelmişti, deniz kıyısındaki restoranın kıyısındaki masada oturuyordu. Denize doğru dalıp gitmişti. Kim bilir düşünde hangi günlerimizin keyfini sürüyordu. Belki de nedensiz ayrılışımıza için için kızıyordu. Yanına yaklaşınca kafasını çevirdi ve bana büyülenmiş gibi baktı. Uzun süre sessiz kaldık. Ayağa kalktı kucaklaştık. Başı yüzümde, nefesiyle kokumu özlemle içine çekiyordu. Nasıl bir duyguydu bitmeyen, solmayan, hala diri…
İkimiz de kırklı yaşların başındaydık. Gençlik çağımız geçse de hislerimiz ilk günkü gibiydi. On sekiz yıl geçmesine rağmen birbirimize sevgiyle bakıyorduk. Hala tutkuluyduk, hala mimiklerimiz, gülüşlerimiz aşk doluydu. Rüzgârın savurduğu saçlarımı toplamaya çalışırken. Kerem’in beni izleyişi başımı döndürdü. Elime dokunduğunda, sanki parmaklarından ateş çıkıyordu. Titriyordum. Uzun zamandır yaşamadığım bu duygular, dalgaların kıyıya vuruşu gibi içimde çırpınıyordu.
“Peri kızı kadar güzelsin. Hiç değişmemişsin. Güneş sanki seni bırakmak istemiyor. Rüzgâr elbisende dans ediyor.”
Elimden tutarak karşısındaki sandalyeye oturttu. Omzuma bir buse bırakıp yerine geçti. Yıllar sonra yine bir aradaydık. Deliler gibi birbirimize âşık olan biz, çocukça bir kapris yüzünden küstük sonra da gereksiz bir kavgaya tutuştuk. Saçma bir gurur ikimizi de esir aldı, görüşmeyi kestik. Neden ayrıldık ki? Kafamda sürekli deli sorular. Nasıl da bakıyor bana, içine çekip alacakmış gibi gözlerinin derinliğinde hissediyorum kendimi. Kerem yemek yapmayı çok severdi. Yeni tanıştığımız zamanlarda her fırsatta hayalini uzun uzun anlatırdı.
“Deniz kıyısında küçük bir restoranım olsun, en fazla dört masa. Öyle bir yer ki herkes birbirini tanısın, iki gün ortalıkta görmeyince merak edip kapıyı çalsın. Mecbur olduğum için değil keyfim için yemek yapayım. Sevdiğimle, dostlarımla denize karşı kadeh tokuşturayım. Kimi şarkılarda eğlenip dans ederken, kimilerinde hıçkıra hıçkıra ağlayayım. Her anımı dolu dolu yaşayayım. Ah Selma’m insan başka ne ister ki?”
Gençlikte hoyratça harcadığımız fırsatlar, geceleri aklıma düşerdi. Pişmanlıklar çoğu zaman beni uyutmuyordu. Yıllar sonra sosyal medyada rastlaşmıştık, buluşuncaya kadar zaman avuçlarımızın arasından kayıp gitmişti.
Kerem sandalyesinden kalktı, bana doğru eğildi, kalbimin atışını duyacak sandım.
“Şimdi bahçeye gidiyorum. En lezzetli domatesleri senin için toplayacağım. Toprağın tadını, güneşin şifasını almış domatesi, biberi, soğanı tek tek özenle seçeceğim. Yemek yapmak benim için tutku, biliyorsun. Ama senin için yemek yapmak bir ayin gibi. Bugün bu masanın lezzetlerini ben hazırlayıp, sana sunacağım.”
Gülümseyerek baktım. Öyle güzel anlatıyordu ki gözlerimi alamadım gözlerinden, her hareketi sevgi doluydu.
“Ben de geleyim. Öyle özlem doluydum ki, onsuz bir dakika bile geçirmek istemiyorum.”
Birlikte restoranın arkasındaki bahçeye gittik. Özenle seçtiğimiz sebzeleri yıkayıp mutfak tezgâhına koyduk. Malzemeleri hazırlarken anlatmaya başladı.”
“Restoranı yeni aldım. Hayalimin biri bu biri de sendin. Şu an iki hayalime de ulaştım. Lezzetli bir yemek için döküm tencere kullanmalısın. Etleri şeritler halinde doğrayacaksın. Tencere iyice ısınmalı.”
Ateşin üzerine tencereyi koydu.
“En az beş dakika beklemelisin. Sıcak tencereye etleri atıp mühürleyeceksin ki yumuşak olsunlar. Et pişince soğanı ekleyeceksin, sonra biberi. Sebzeler fazla pişmeyecek, hafif diri kalacak, tam bitmeye yakın domatesi ekleyip ateşi söndüreceksin.”
Yemek pişerken, bir yandan da salatayı hazırlıyordu. Bıçağı ustaca kullanışını hayranlıkla seyrediyordum. Üniversite yıllarında tanışmıştık. Bizimkisi filmlerdeki gibi ilk görüşte aşk değildi. Tanıdıkça sevdim onu. Her haliyle farklıydı. Mutfakta bu kadar maharetli bir erkekti. En basit yemeği bile ziyafete dönüştürürdü. İki aptal aşığız işte. Sebebi bile olmayan bir ayrılık yazdık kayıp zamanlara. Mezun olup ayrı yollara savrulduk ve birimizi kaybettik. Ben Antalya’ya yerleştim. O Amerika’ya gitmiş. Ne unutabildim ne de arayabildim. Sevgimi gururuma feda ettim. Bendeki de salaklık işte, arasana!
Yıllar sonra öylesine bir günde, işten çıkış vakti telefonum çaldı. Açtığımda tanıdık bir sesin etkisiyle şoka girdim.
“Beni hatırladın mı?”
“Ahh! Kerem nasıl unuturum” çıkıverdi ağzımdan. Kalbim hızla çarpmaya başladı, ellerim titredi. İnanamadım, rüya olmalıydı, mümkün müydü bunca yıl sonra?
“Nasıl unuturum?
“Ben de unutmadım…”
Sanki aradan yıllar geçmemişti ve biz kaldığımız yerdeydik.
“On yedi yıl yurtdışında çalıştım. Evlendim. Bir yıl içinde boşandım. İlk aşkımı unutamadım. Gözden uzak olan gönülden de uzak olmuyor Selma… Hayalim sendin. Senden vazgeçmedim.”
Yemeğin baştan çıkarıcı kokusuyla kendime geldim. Masada rengârenk bir salata duruyordu. İnce ince doğranmış domates, maydanoz, nane, kırmızı soğan. Kerem tabakları masaya koydu. Gözlerini gözlerimden hiç ayırmadan karşıma oturdu.
“18 yıldır bu anı bekliyordum. Yine, yeniden bize!”
Şarap kadehini kaldırdı. İkimizin gözleri zamanı geri almaya çalışan yaşlarla doldu.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
