Zerrin Saral

VIRGINIA WOOLF’UN GÜNLÜKLERİ ÜZERİNDEN MRS. DALLOWAY

“Ne saçma bir düştü mutsuzluk.”

Virginia Woolf 

Ablamın üniversite yıllarında yaptığı okumalarda adıyla dikkatimi çeken kitaptı o,  Kendine Ait Bir Oda. Evde kendime ait bir odam yoktu.  Ablamla aynı odayı paylaşıyor hatta aynı masada ders çalışıyorduk. Sayfalarını karıştırdığım kitapla paylaştığımız oda arasında kurmaya çalıştığım bağa, on dört yaşım izin vermedi. Kitabı okumaya çalışıyor ama anlamıyordum. Ablama bunu sıkılarak sorduğumda, verdiği yanıt netti: “Bir zaman sonra  tekrar okursun.” Uzattım sonra kitabı, yerine koydu. Bahsettiği o bir zaman, çok zaman sonraydı. Kitabı okuyup bitirdiğimde Virginia Woolf artık benim yazarımdı. 

20.yüzyıl İngiliz edebiyatının güçlü kalemlerinden Virginia Woolf’un 27 yıl boyunca tuttuğu günlüklerini eşi Leonard Woolf derlemiştir. Defterlerinde, yazmakta olduğu ve yazmayı kurguladığı eserleriyle ilgili düşüncelerini, sancılı yaratma süreçlerini anlatmış, bunun yanı sıra pek çok yazarın ürünleriyle ilgili de görüşlerini ortaya koymuştur.

Woolf’un bilinç akışı tekniğini en belirgin kullandığı eseridir, Mrs. Dalloway. Romanının adını uzunca bir süre Saatler (The Hours) olarak düşünmüş olsa da sonrasında Mrs. Dalloway’de karar kılmıştır. 

Oysa aklım Saatler ile dopdolu.

Şimdi diyorum ki, dört ay boyunca, haziran, temmuz, ağustos ve eylülde onu yazacağım, sonra bitmiş olacak, üç ay için ortadan kaldıracağım, bu süre boyunca da denemelerimi bitireceğim, bu arada ekim, kasım, aralık, geçmiş olacak, ocak ayı gelecek, ocak, şubat, mart, nisanda bir kez daha gözden geçireceğim; nisan ayında denemelerim yayımlanacak, mayısta da romanım.

Onu yazmak için Londra’yı seviyorum, çünkü bir bakıma, dediğim gibi, hayat insana arka çıkıyor burada ve benim sincap kafesi aklımla, fır dönüp durmayı kesmek müthiş bir şey.

Roman Clarissa Dalloway’in, akşama vereceği parti için çiçek almak üzere evden çıkmasıyla başlar. Roman boyunca Clarissa’nın bir gününe şahitlik ederiz. Gerçek zaman olarak yalnızca bir günü kapsar roman, okuru geri dönüş tekniğiyle farklı zamanlara götürür.  Clarissa’yı da en iyi geçmişe yaptığı bu dönüşlerle tanırız. Bir gün boyunca gerçekleşen olaylarla romandaki tüm kahramanların birbiriyle kesişen ve Londra etrafında geçen yaşamları gözlemlenir. Birinci Dünya Savaşı’na yönelik eleştirel söylemin ağırlığına roman karakterleri aracılığıyla tanıklık ederiz.

Richard Dalloway’le evlenerek burjuva yaşam tarzını benimseyen Clarissa parti için dışarı çıktığında Septimus Smith de ilginç bir düzlemde romana dâhil olur. İki karakter birbirini hiç tanımamalarına rağmen roman boyunca paralel hisler ve düşüncelerle ortak bir gün geçirirler. Eski sevgilisi Peter Walsh ve Sally Seton da Dalloway’in hayatında önemli izler bırakan diğer karakterler olarak karşımıza çıkar.

Sadece bir günle sınırlanan kurguda, zaman düzenleyici bir rol üstlenir.

Big Ben’in her vuruşu, zamanı okura hatırlatmak içindir adeta. Zaman algısı farklıdır, bir güne; bir ömür hatta toplumsal bir tarih sığar.  Tüm duygu ve düşünceler olduğu gibi aktarılmaya çalışılır. İç diyaloglar yoğundur. Mantıksal bir düzen yoktur. Serbest çağrışımlar, birbirinden kopuk hatırlamalar metinde dikkat çeker. Woolf’un Mrs. Dalloway’ı yazma sürecinde düştüğü satırlar dikkat çekicidir.

“Ben kendi adıma Mrs. Dalloway için bıkıp yorulmadan aklımın dibini tarıyorum, içleri pek dolu olmayan hafif kovaları çıkartıyorum yüzeye. Bu duyguyu seviyorum. Aşırı hızlı yazıyorum.”

Woolf’un, Mrs. Dalloway’in kişiliğini titizlikle nasıl irdelediğini yine günlükleri üzerinden gözlemleriz. 

“Şimdi Regents Park’taki çılgınlık sahnesinin can alıcı noktasındayım. Elimden geldiğince sıkıca olgulara sarılarak yazdığımı ayırt ediyorum, her sabah belki de 50 sözcük yazıyorum. Bunu bir gün yeniden yazmalıyım. Bence tasarım öteki kitaplarımın herhangi birinden daha dikkat çekici. Belki de tamamlamayı başaramayacağım. Tepeden tırnağı bu konuyla ilgili düşüncelerle doluyum. Şimdiye kadar düşündüğüm her şeyi kullanabileceğimi hissediyorum. Kuşkulu nokta, bence, Mrs. Dalloway’in kişiliği. Aşırı çetin, aşırı parıltılı, aşırı süslü püslü kaçabilir. Ama zaten bunu desteklemek için sayısız başka kişi katabilirim romana.

Bugün yüzüncü sayfayı yazdım. Elbette, içine gireceğim yolu arıyordum yalnızca el yordamıyla geçen ağustosa kadar, en azından. Tünel kazma sürecim adını verdiğim şeyi bulgulamak, bir yıl boyunca el yordamıyla araştırmam.”

Clarissa’nın geçmişe yönelişleri yürüyüş boyunca devam eder.

Peter yıllar önce Clarissa’yı büyük bir aşkla sevmiş ancak Clarissa parlamento üyesi olan Richard Dalloway ile evlenmiştir. Richard romanda İngiliz aristokrasisini, kültür ve geleneklerini temsil ederken Peter geleneksel yapıya karşıdır. Clarissa, Richard’ı seçtiği için mutlu ya da mutsuz değildir. Toplumun dayatmalarından, kendi varlığı dışında şeylerle tanımlanmaktan, mutsuzdur. Clarissa’nın kocasına duyduğu hissin aşk olmadığı özellikle vurgulanır romanda. Onun hayatında aşka benzer tek şey yıllar önce Sally adında arkadaşına duyduğu histir. Clarissa’nın Richard ile evlenmesi, kadının kadına âşık olamayacağını söyleyen topluma boyun eğişidir.

Yine de günlerin birbirini izlemesi, Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi; sabah uyanıp göğe bakmak, parkta yürümek, Hugh Whitbread’e rastlamak, sonra ansızın Peter’ın gelişi, sonra şu güller; bunlar yetiyordu.

Richard Dalloway olan biten her şeyden memnundur; Clarissa’ya büyük bir sevgi duysa da duygularını açıkça ifade edemez. Clarissa için güller alır. Ancak gülleri eşine verirken önceden planladığı gibi onu sevdiğini söylemez, söyleyemez. Sevdiğini söyleyememesi Clarissa’yı sevmediğinden değildir. Bu sadece aristokrasinin bir kuralıdır. Richard roman boyunca kendisine çizilen sınırların dışına çıkmaz.

“’Seni seviyorum’ diyecekti. Neden olmasın? Savaşı, geleceği parlak binlerce gencin bir araya gömüldüğünü, daha şimdiden yarı unutulduğunu düşündükçe doğaüstü olaylara inanası geliyordu. İşte Londra’da yürüyor, Clarissa’ya kendisini nasıl sevdiğini içinden geldiği gibi söylemeye gidiyordu.

Neden hiç söylemeyiz, diye düşündü.

Clarissa çiçekçi dükkânındayken, aynı sokaktan geçmekte olan Septimus Warren Smith ve karısı Lucrezia Smith’i tanırız. Septimus, garip bir adamdır.

“Otuz yaşlarında, solgun yüzlü, gaga burunlu bir adamdı, kahverengi pabuçlar vardı ayağında, eski püskü trençkot giymişti, koyu gözlerinde, kendini hiç tanımayanları bile korkutan o garip ürkünç bakış.”

Septimus Warren Smith otuz yaşlarında, şiire ve edebiyata düşkündür, Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılmıştır. Woolf, Septimus’un şiiri ve edebiyatı seven bir genç olduğunu vurgularken aslında onun ruhen naif, hassas bir kişiliğe sahip, hayat ve sevgi dolu olduğuna işaret etmek istemiştir. Savaş (en yakın arkadaşı Evans’ı kaybettiğinde) Septimus’u umursamaz ve tepkisiz kalacak kadar hissizleştirir. Bu sadece Septimus’a has bir umursamazlık değildir. Ölüm karşısında toplumun da hissizliğidir.

Mrs. Dalloway’in romandaki bir günü, Septimus’un hayatındaki son gündür.

Mrs. Dalloway ile Septimus aynı zamanlarda, aynı sokaktan geçerler. Septimus karısı Lucrezia ile parkta otururlarken otomobilin patlayan lastik sesi duyulur.  Bu sesi Clarissa da çiçekleri alırken, duymuştur. O sırada sokak karışıktır ve Clarrissa ile Septimus birbirlerini göremezler. İkinci karşılaşmaysa üzerlerinden geçen bir uçakla olur. Septimus uçağı fark eder ancak Clarissa yürürken etrafına bakındığından belki de o anda aklından geçenlerden dolayı uçağı fark etmez. Aynı yerde bulunduklarını gösteren iki olaydan başka onları birbirine bağlayan görünmez bir bağ vardır. Clarrissa ile Septimus aynı gün Shakespear’in Othello’sunun “Şu anda ölmek, şu anda en büyük mutluluk olacak” sözleri dışında Cymbeline’de geçen “Ne kızgın güneşten kork artık ne de azgın kışın hışmından” mısralarında buluşurlar.

Septimus’u aklını yitirme noktasına getiren ölüm karşısındaki uyanışı olur. En yakın dostunu kaybetmenin karşısında sergilediği umarsızlığı daha sonra fark ettiğinde dehşete kapılır. Septimus ölümü sıkça düşünse de yaşama bir şekilde bağlıdır aslında.  Bu yönden Clarissa ile birbirlerine benzerler. Clarissa da hayatın anlamsızlık içinde akıp gittiğinin farkındadır ama Londra’yı sevmekten vazgeçemez. Septimus’un yolu Mrs. Dalloway’le bir şekilde kesişmiş, iki bilinç bir şekilde birbiri içine geçmiş, aynı zaman dilimleri içinde benzer şeyler hissetmişlerdir.

Romanın başından sonuna kadar ölüm duygusu öylesine baskındır ki, okur bir şekilde bekleyişe geçer.

Septimus’un ilk doktoru, rahatsızlığını anlayamamış olan “İri yarı, pembe yanaklı, yakışıklı…”  Pratisyen hekim Dr. Holmes’tir. Karısı Lucrezia, Septimus’u alanında uzman olduğu söylenen Sir William Bradshaw’a gitmeye ikna eder. Bradshaw duyarsız biridir. Muayene sonrası Septimus’un bir kliniğe yatırılması gerektiğini anlatır, yeterince ilgilenmez. Günün ilerleyen saatlerinde, Dr. Holmes ziyaretlerine gelir. Septimus, Bradshaw’ın kliniğe götürüleceğini sanarak tedavi olmaktansa pencereden atlayarak intihar eder.

Doktor Bradshaw bu yönüyle İngiliz toplumunun, katı kuralcı yönünü temsil eder.  Septimus’un intiharı toplum baskısına başkaldırı olarak karşılık bulur. Kişinin pes edişi, güçsüzlüğü olarak nitelendirilen intihar girişimi Septimus’ta adeta güce dönüşür. Woolf onun ölümünü dramatize etmez. Okur olarak Septimus’a acımayız, belki de hastalıklarla boğuşan o güçsüz ve zayıf adam, ilk kez bu kadar kararlı ve güçlü çıkar okurun karşısına.

Woolf’un kurgulama sürecine dair günlüğüne düştüğü notlar anlamlıdır.

“Yeniden Saatlere döndüğümde, onun bir savaşım şeytanı olacağına önceden görüyorum. Tasarımı öyle tuhaf, öyle usta işi. Ona uygun hale getirmek için malzememi eğip bükmem gerekiyor hep. Tasarımı kesinlikle özgün ve beni çok fazla ilgilendiriyor. Onu yazmak, yazmak ve kurtulmak istiyorum, çok hızlı ve ateşli.

Saatler ve buluşum üzerine yığınla şey söylemeliyim: Roman kişilerimin arkasında nasıl güzel mağaralar kazdığımı: bence bu tam istediğimi veriyor; insanlık, mizah, derinlik. Burada asıl düşündüğüm şey, mağaraları birbiri ne bağlamak, her birini şimdiki anda tek tek gün yüzüne çıkarmak.”

Akşam partide başbakan dâhil birçok tanınmış insan, eşleriyle birlikte Dalloway’lerin evinde toplanır.

Yıllar sonra eski arkadaşlar Clarissa, Peter ve Sally de bir aradadır. Partiye katılan birçok kişi geçmişe yolculuk yapar. Doktor Brandshaw ve karısı, Septimus’un ölümünden dolayı partiye gecikmiştir. Clarrissa, Bradshaw’dan gencin öldüğünü öğrenir ve buna ilk önce sinirlenir “partimim ortasında ölüm geldi çattı” sözleriyle. Aslında Clarissa genç adamın ölümünden kaçmaya çalışırken bir yandan da onunla pencereden atlamaktadır. Anlatıcı, bu ölümün Clarissa’nın felaketi, utanç lekesi olduğunu söyler: “Bu koyu karanlıkta, genç adamların yitişini, yok oluşunu gözlemek, onlar ölürken, gece elbisesiyle durmak bir çeşit cezaydı belki.”

Septimus’un intiharı, bir şekilde Clarissa’nın yaşamına ve hatta partisine bağlanır. Virginia Woolf o dönemde yaşanan buhran ve bunalıma, bozulan toplum düzenine ve insanlar arası ilişkilere göndermelerde bulunarak çağın eleştirisini Mrs. Dalloway’le yapmıştır.

‘Hepsi bu!’ der sanki sahilde güneşin altında yatan bedendeki yürek bile sonunda böyle der, ‘Hepsi bu!’ der.”

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Kaynakça:

  • Woolf, Virginia, (1987). Kendine Ait Bir Oda, Afa Yayınları
  • Woolf, Virginia (2014). Bir Yazarın Günlüğü, Çev. Oya Dalgıç, Türkiye İş Bankası Kültür Yay, İstanbul, s. 73
  • Woolf, Virginia (1982). Mrs. Dalloway, Çev. Tomris Uyar, Birikim Yay. İstanbul,s.182

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir