Nuraydın Su

UYANIŞ

Gün doğarken, bozkır sessiz bir uzantı; karanlığın ışıkla buluşma anının çizgisinde oluşan renklerin yarattığı manzara, sessizliğin huzuruyla bütünleşen bir karmaşa.

Sessizlik; henüz doğmak üzere olan güneşin kızılından toprakla uzayan, biraz toprak biraz bitkilerin savruk ve akışkan hava karışımından gözle görülemeyecek kadar küçük, belli belirsiz uçuşan sineklerin uçarken havada oluşturduğu izlerin çaprazından, ağlara takılmış börtü böceğin temaşasındaydı.
Güneş; kızıl tonlarından kurtulup aydınlığın en parlak haline ulaşırken toprak üzerinde uyanmış olan en küçük canlının görüntüsünü de alıyor içine ve görünmez gizliliğinde ışıltısıyla dokunuyor her bir nesneye. Şimdi otlar arasında irili ufaklı taş ve kaya parçaları, birbirine örümcek ağlarıyla uzanmış deve dikenleri, toza toprağa bulanmış yerde uzanan bir insan vardı. Sanki her an kımıldayacakmış gibi küçük bir parmağın hareket etme isteği, bir ayağın kendine çekilme çabasıyken hareketsizliğin esneyerek üzerindeki toza sirayet eden pırıltılarına kalıyordu güneşin.
Sabit bir kütle gibi yatıyor bozkırın ortasında. Kıpırdamıyor; göz kapaklarında oluşan hareketlilik, kirpiklerinin kıpraşması, nihayetinde yorgun göz kapaklarını kaldırabilmesiyle içinden geçilen zaman da kırılıyor; kıpırdayamıyor.
Gözünü açtığı an da, bir kuşun uçuşu ve uçarken bıraktığı dışkısı yüzüne düşüyor. Elini kaldırmak istiyor, kaldırıyor ama yetişemiyor. Refleksler kısmen işlevsiz. Pat …  Dışkının yüzüne düşerken çıkardığı ses beyninde hareketlenmeler oluşturuyor, dili ağzının içinde dönüyor, gırtlağında bir hırıltı ama ses çıkmıyor. Kısa bir süre sonra tüm vücudunda kıpırdanmalar oluşuyor.
Kalbi donuk ağrılı bir kütle, sesi duyulmuyor. Dili kendi içinde dönen bir boşluk, konuşmak istiyor; kollarında ve bacaklarında ince şeritler halinde uzayan kımıltı, hareket edemiyor. Karnında oluşmuş şişkinliğin içinde patlayan baloncukların ve gırtlağına dayanmış ama çıkacak yol bulamamış bir çığlığın sinyalleri beyne hücum ediyor; bütünüyle patlayacak bir yara gibi uzanıyor toprağın üzerinde.
Kımıltılar yavaşça bedenin dışına doğru akmaya, akarken acıtarak uyandırmaya başlıyor. Ah kuşlar… Tüm vücudu karıncalanmaya, uyuşmaya… Kendini uyaran, uyandıran bir kuşun boku, yüzünden akarak boynuna kayıyor.
Birikmiş korkunun yüzünde öfkeye, renginin sarıdan kırmızıya dönüşürken moraran ifadesinden anlaşılıyor; korkusu mu sebep hareketsizliğine, hareketsizliğini fark etmesi mi sebep korkusuna? Öncesi ve sonrası eylemsizlik haline dönüşen korkudan başka bir duygu olabilir mi?
Kaslarındaki tutulma, tüm bedeninin felç hali, ayak tabanlarına inen sızlayan karıncalanmaya hiçbir şekilde müdahale edememesi, hiçbir uzvunu kullanamamasından, belki de kim bilir hangi sebeplerden kaynaklanıyor olmasının değişmeyen belirsizliğinden biraz çabayla başını yana çevirebildiğinde durdu. Burun deliklerinin daracık boşluğundan bir nefes alabildi ama verirken dışarı fırlayan toz ve parçacıkların arasından, yanı başında birinin daha olduğunu… Hareket ettikçe nefes alabildiğini… Ve şimdi karşısında, upuzun saç örgüleri beline dolanmış bir kadının toprağın üzerinde yattığını gördü. Yalnız değildi.
Uyuyor muydu, uyanamıyor muydu kendisi gibi, yaşıyor muydu, yaşamıyor muydu? Bedeninin her zerresinde toz, kir, toprak örüntüsünün oluşturduğu desenle topraktan bir bedeni oluşturuyordu. Yalnız değildi.
Kadın eskitilmiş bir resim gibi yatıyordu toprağın üzerinde. Hiçbir kımıltı, nefes yoktu canlı olduğunu belirten. Yüzü adama dönük, dizlerini göğsüne çekmiş, belinin kavisine dolanmış saçlarıyla başı normalden daha fazla yukarı ve geriye çekilmiş… Kadının sol kolunun üzerinde duran yüzünde anlamlar arayışında adam, sanki bir şey söyleyecekmiş gibi aralıklı duran dudaklarından dökülecek sözü bekliyor. Ama saatlerce günlerce bekliyor. An da zaman yok oluyor. Yalnızlık dağılıyor
Bir dal kıpırdadı gövdesini göremediği bir ağacın uzantısı olan, bir böcek uçtu kadının yüzünü arayan. Kadının alnına kondu. Kadın göz kapaklarını kırpıştırdı, kaşlarını çattı. Adam kadını inceliyordu, kadın yaşıyordu. Yüzünde aheste gezinen böcek, koklayıp alnından aşağıya inip sağ göz kapağına tünedi. Kadının mimiklerini hareketlendirdi ama kadın açamadı bile gözlerini. Kollarını kıpırdatmak istedi, sol kolu başının altındaydı, hiçbir hareket oluşmadı. Sağ kolu azıcık kaydı başının yanına, gözlerine bile ulaşamadı. Kadın yaşıyordu, yalnız değildi. Böcek biraz daha kayarak göz kapağından aşağıya yanağına oturdu kadının.  Kokladı eşindi durdu bir süre orada. Yerini sevmiş olmalıydı, dişlerini geçiriverdi bir anda kadının yanağına. Adam kadına bakıyordu. Kadın dudaklarını gerdi, dişleri göründü, sağ kolu biraz daha kıpırdadı, gözleri kirpiklerinin tozla kirle bulaşık pasına rağmen aralandı.
Çalıların arasında ışıldayan denizin dalgalanışını izledi adam aralanan göz kapaklarından; denizin üzerinden martılar havalanıyordu kurtulurken kirpikler kirli yapışkanlığından.
Adam kadının gözlerinde şifa, kadın, gözlerinde büyüyen korkuyla uyanmaya çabalıyordu. Adam kadının gözlerinden anlamlar, duygular, sözcükler oluşturmaya çabayla anılar, kadın da uyanmaya çabayla nerede olduğuna izler arıyordu kımıltısız.
Acılar başladı, hisler duyulmaya, sızılardan dönüşen karıncalanmalarla kımıltılar oluşmaya… Midelerin de oluşan krampla bedenlerinin hareketine kasılmalar ve vücudun her hücresinde hissedilen sızılarla kıvranmaya başladılar. Her ikisi de aynı zaman da uyanıyordu. Henüz kalplerini hissedemedikleri bedensel reaksiyonlarla yüzlerinde öfke ve acıdan izler oluşturmaya devam ettiler yattıkları yerde uzun bir süre.
Karanlık morun en koyu hali, aydınlık pembeden ince tül gibiydi. Güneşin nereden doğduğu, nerede battığı, dünyanın hangi cenneti ya da cehennemin de oldukları meçhuldü.
Kadın yüzüstü uzanmış, adam kadına bakarken sırt üstü dönmüştü yerinde. Altlarında ikisine de çok tanıdık olan toprak, nereye kadar uzanıyordu bilmiyorlar, düşünemiyorlardı. Öylece ölüm sessizliğinde uzanıyorlardı.
Adam sırt üstü uzandığı yerden günler sonra dirseklerinin üzerinde bir yükselti oluşturarak ağzından hırıltılar çıkarmaya çalıştı. Soluk alıp vermeye başlamış olmak hırıltılarının dilinde dönüşen cümlelere varacağını da bilmiyordu. Kadın kıpırdamadı, mor rengin içinde geceyi, pembe tülün altında güneşi hayal etmeyi umarak serildiği yerde kaldı günlerce. Midelerinin krampı tetiklenerek sarsılmalarına, kasılmalarına sebep olsa da bir süre sonra geçiyor ve bu geçişin ardından uyuşan bedenlerine bırakıyorlardır kendilerini.
Adam kadının gözlerinde anlamlar aramaktan her kımıldayışında kadına azıcık daha yaklaşıyor, kadın kımıltısız, olduğu yerde yatmaya devam ediyordu.
Günler sonra adam kadının yanındaydı. Bir hamleyle uzandı kadının saçlarına. Kadın adamın dokunuşuyla irkildi, titredi hafifçe sağına kayıp adamdan uzaklaştı.
Pencere açıktı, güneşin yüzüme gömülen ışığından, artan ısının yarattığı uyuşuklukla gözlerimi açmakta zorlanırken kedimin ayak parmağıma küçük bir ısırıkla beni uyandıran dokunuşuna araladım gözlerimi. Uyuyor muydum, uyanamıyor muydum, yaşıyor muydum yaşadığımı mı sanıyordum? Bir rüyanın içinden çıkmakta ne denli zorlanılırsa öyle bir zorluğu anlamlandırmaya çalışıyor, belki yeni bir doğuş olabilecek ölümün en ağır hissiyatını bedenimde yaşıyordum.
Üzerime çıkmış olabildiğince yaklaşmış ve yüzümün profiline sinen elimi, ve yanağımı yalarken kedimin gözlerinde, yeşil yaprakları arasından bir ağacın, ardındaki maviliği çoğaltan bakışlarıyla beni yaşama çağırıyordu.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir