Mehmet Kalender

TOUR JETÉ

Ben bir balerinim. Konservatuar bale bölümünde son sınıf öğrencisiyim ve ortaokuldan beridir bu okuldayım. Ancak bale ile uğraşım ilkokul beşinci sınıfta olduğum zamandan başlıyor.

Bu sanata en ufak bir sevgi ya da aşkla başlamamıştım, hatta bu kavramlar orada dursun, hakkında bilgi sahibi olduğum bile şüpheli düzeydeydi. Bir hafta sonu annem, ben ve annemin çalıştığı kurumdan arkadaşı Jülide Teyze çarşıda gezinip alışveriş yapmıştık. İşlerimiz bittikten sonra Jülide Teyze kurstan kızını alması gerektiğini söyledi. Jülide Teyze’nin kızı bale kursuna gidiyordu o sıralar. Annemin “ Lara, hadi biz de gidelim, bir görelim, bakalım neler yapıyorlar, hem belki senin de ilgini çeker” demesiyle bu sanatla ilk tanışmamı yaşadım ve süreç içinde samimi olduk. Zaman zaman şu soru aklıma gelir nedense: Annem bale sanatı ile uğraşmamı acaba sınıfsal bir rütbe olarak mı görüyordu? Kendisi yoksul bir aileden geliyordu ve belki de benim sahnede olmamla kendi hayat sahnesindeki figüran geçmişinden kurtulmuş oluyordu. Sanatsal hayatımla ilgili benden bahsederken diğer insanlar “Canan’ın kızı” diyorlar ve onun ismi bir belirteç oluyordu tamlayan. Bilemiyorum… O gün, o kursa gitmek, kurs hocamız Verda Hanım’ın beni bu sanata fiziki olarak yatkın bulması ile hayatımda yeni bir sayfa açıldı. Tabii bunda annemin ısrara varan teşvikleri de etkili olmuştu. Bu sayfada altını çizdiğim bir hakikat vardı yaşama dair. İnsanın herhangi bir şeyi o an olmasa bile zaman içinde sevebileceği hakikati. Daha sonrasında hayatımda açılan bu yeni sayfaya başka sayfalar da eklendi, hayatın akışında kitap hacmine varan. Bunlardan en sonuncusu olan, son bir ayda yaşadıklarımın ve altını çizdiklerimin nedensel temeli yine bale olmuştu.

Geçtiğimiz mayıs ayının başında yeni bir bölüm başladı hayatımda. Hatta tevriye yaparak ‘başladı’ demek yerine ‘kırılma’ da diyebiliriz belki de buna. Bir ay önce, dostum Seçil ile sabah sporu yapmak için dışarı çıkmıştık. Bahar mevsimi, önden gönderdiği belirtilerinden sonra, nihayet kendisi gelip şehrin tüm atmosferine hâkim olmuştu. Bahar ferahlığının ruhumuzu okşayarak dinginleştirdiği bir sabahtı. Bir müddet koştuktan sonra oturduğumuz apartmanın karşısındaki basketbol sahasında ısınma hareketleri yapmıştık müzik eşliğinde. Isınma biterken, sohbet esnasında beni çok mutlu eden bir konuşma geçti aramızda. Tam bu sırada ben, bir an düşüncesizce hareket ederek yapmamam gereken bir şey yaptım. Balede bizim tour jeté dediğimiz bir dönüş hareketini yaparak mutluluğumu sanatsal bir formda dışa vurmak istemiştim. Hareketi yaptım, son kısmında zıpladım ve ayağımı yere bastığım gibi bir acı hissettim. Hem zemin hem de giydiğim ayakkabı bu harekete uygun değildi biliyordum. Ancak o an, bunu önemsemediğim için çok kötü bir sonuçla karşılaşmıştım, hissediyordum. Bale camiasından yıllardır tanıdığım Nesrin Abla, kendisinin başına benzer bir olayın geldiğinden hep bahseder ve dikkatli olmamızı tembihlerdi sürekli. Olayın ilk anlarında da onun söyledikleri aklıma gelmişti zaten. Vakit kaybetmeden hemen doktora gittik ve maalesef halk arasında tarak kemiği dediğimiz “metatars kırığı” teşhisi konuldu. Travmatik bir kırık olduğu için alçıya alınması gerekiyordu ayağımın. Ayağımla birlikte aslında büyük bir heyecanla beklediğimiz İrem Özer Açıkhava gösterisi de benim için askıya alınıyordu. Doktorun dediğine göre bir ay ya da daha fazla zaman gerekiyordu alçıyı çıkartmak için. O kadar üzgündüm ki bu üzüntümün farkında olan annem ve babam, dedem ve babaannemin yaşadıkları yazlık beldedeki evlerinin bana iyi geleceğini düşündüler. Vakit kaybetmeden aynı akşam, artık sondan bir önceki günümü geçireceğim bu eve getirdi amcam beni.

Geldiğim bu üç katlı binanın giriş katındaydı bizimkilerin evi. Tam karşısı deniz ve sahil şeridi manzaralıydı; etrafı ise begonvil, akasya, hanımeli ve fıstıkçamı ağaçları ile çevrelenmişti. Yer mineleri ve küçük saksılardaki sardunyalar ise bu kompozisyonun kontrastını artıran sıcak noktalardı. Burada kendimi bir Hoca Ali Rıza tablosunun derinliklerinde gibi hissediyordum. O evlerin odalarının içindeydim sanki. Ama gel gör ki yatağımın yanında bulunan pencereden, doğanın bu adeta bahşedilmiş manzarasına ve ılık bahar rüzgârının eteğine tutunarak beni bu keyfe davet etmeye gelen tatlı kokularına karşı kayıtsızdım. Çünkü başıma gelen bu talihsizlik beni ciddi biçimde üzüyordu. Uzun zamandır hazırlandığımız ve büyük heyecanla beklediğim gösteriyi kaçırmak, her aklıma geldiğinde manevi kalemde birer ‘şahi topu’ gibi gedikler açıyordu. Oysa bu gösteri benim yıllardır verdiğim emeğin bayrak dikme olayı olacaktı. Genel sanat ve bale dünyasının en seçkin konuk ve bilirkişileri orada bulunacak, nihayet onlarla aynı seviyede buluşacaktım. Neyse ki bütün kederim, beklenmedik bir biçimde günler birbirini kovaladıkça eriyip bitmişti. Onu eriyip bitiren ise yaşamın tam ortasındaki en seçkin insanlardan bir kısmının sıcaklığıydı. Hiç beklemediğim bir an, sanki bir ‘Lethe Irmağı’ bitivermiş ve o insanları bana getirmişti, hem de umabileceğimden fazlasını.

Geldiğim ilk günlerde, alçılı ayağımı yere basmamam gerektiği için genelde yataktan kalkmıyordum. Kalktığım zaman zaten koltuk değneği kullanmam gerekiyordu tedavi süresince. Günümü dergi, kitap okuyarak ve film izleyerek geçiriyordum. Zaten uzun zamandır okumak ve izlemek istediğim ancak hem yoğunluk hem de üşengeçlikten dolayı biriken çok malzeme vardı.  Bir diğer gerçekleştirmek istediğim hedefim de telefon ile uğraşımı asgari düzeye indirgemekti. Bunun için de çaba sarf ediyor ve başarabildiğimi hissediyordum. Çoğu kez ailem ve arkadaşlarımla konuşmak için telefonu elime alıyordum yalnızca.

Bir öğle vakti dergi okurken, pencerenin önünden bana “Merhaba” diyen bir kız çocuğu sesi duydum. Bu çocuk, iyileşme dönemimin başrolü olan Arya’ydı. Altı-yedi yaşlarındaki bu çocuk; hâl ve hareketleri, özellikle de bakışları ve konuşmalarıyla ilgi çekici ve bir o kadar da şirin bir çocuktu. Annesi ve babası yurtdışında yaşıyor, o ve anneannesi bir haftadır burada, dayısının yazlık evinde bulunuyordu. Normalde o, anneannesi ve kuzeni Sıla birlikte benim de yaşadığım şehirde yaşıyorlarmış, ancak bir anda alelacele buraya gelmişlerdi tatil için. Sıla’nın köpeği Prenses’in aşıları olduğu için o şimdilik gelememişti. Arya okula gitmediği için mutlu ama Sıla’dan ayrı kaldığı için çok üzgündü. Tüm bu detayları o ilk merhabanın hemen ardından öğrenmiştim. Benim de dikkatimi çeken canı sıkkın ve kederli görüntüsünün sebebi de bu Sıla meselesiydi. Onunla birlikte büyümüştü ve ona çok bağlıydı. Birlikte vakit geçirdiğimiz süreçte, her üç cümlesinden birinde Sıla geçiyordu neredeyse, onunla ve onun hayatıyla ilgili anekdotlar anlatıp duruyordu sürekli. Her gün mutlaka konuşuyor ama görüntülü konuşmadığı için kızıyordu Sıla’ya.

Resim yapmayı çok seviyordu Arya; yanıma geldiğinde resimler yapar, benim fikrimi de sorardı. Evden getirdiği keçeli kalemlerle alçımın üzerine de çizimler yapmıştı hatta. Dışarıdan bir gözle baktığımda bayağı yetenekli olduğu aşikârdı Arya’nın. “Senin de bir resmini yapıyorum, sen gitmeden vereceğim sana Lara Abla” demişti bana bir ara. O projesini gizli yürütüyordu. Bir kısmı onun pencere önünde, bir kısmı ise odamda olmak üzere, çoğunlukla müzik eşliğinde sohbetler ediyor, bale videoları izliyor ve çizim yapıyorduk. Bu uğraşlarımıza, taze fasulye ayıklama başta olmak üzere ninemin bize verdiği türlü türlü mutfak işlerini de ekleyebiliriz.

Ninemin aracılığıyla, komşularından olan Helin vardı bir de. Benimle ilgileniyordu; birbirimizle özellikle yabancı diziler hakkında, toplum ve insanlarla ilgili çok keyifli sohbetler yapıyorduk. Kendisi benim yaşlarımdaydı ve hemşireydi. Bu şehirde sosyal ortam ve konuşabileceği insan azlığından mustaripti Helin. Arya gündüz, Helin ise akşamları yanıma geliyorlardı genellikle. Ancak hafta sonları üçümüz eksiksiz yan yana gelebiliyorduk.

Sonra yine komşulardan Hüsniye Teyze vardı. Ben ona “Ada Hüsniye” diyordum. Kendisi çarşıda hediyelik eşya dükkânı işletiyordu. Pencereden dahi olsa, her gün muhakkak beni görmeye uğrar, ara sıra kendi yaptığı el işi takılardan da hediye ederdi. Hatta bazı akşamlar onların bahçesine gider oturur ve birlikte bu takılardan yapar ve sohbet ederdik. Hele kendisinin sinema bilgisi gerçekten hayranlık vericiydi. Onun sayesinde birçok aktör ve aktrisi tanıdım.

Arya’nın anneannesi Aliye Teyze de bu dönemde yaşantıma renk katan insanlardan biriydi. Onunla tanışmam da tam Arya’nın ön ayak olacağı türden bir biçimde oldu. Yatağımda bale ile ilgili videolar izlerken, Arya ve yanında yaşlı bir teyzenin pencereye geldiğini gördüm. Hâl hatır sorduktan sonra kadının Arya’nın anneannesi Aliye Teyze olduğunu öğrendim. Hemen ardından Aliye Teyze, ortada bir soru yokken “Kızım, bunun babası fabrikada çalışıyor, annesi ise çocuk gelişimi öğretmeni” demiş ve beni bir anlık afallatmıştı. Arya ile tanıştığım gün, ben ona ismine binaen “Ailen müzisyen mi” diye sormuştum, o da bilmediğini söylemişti. Gidip bunu anneannesine söylemiş, artık nasıl aktardıysa kadıncağız da ondan dolayı bana bu bilgileri vermişti. Durum bundan ibaretmiş, neşeli bir anı oldu bizim için.

Günlerin her biri dolu dolu, Yeşilçamvari bir duyarlılık ve sevgi havasında geçiyordu. İlk günlerdeki ruh hâlimden eser kalmamıştı, unutmuştum dert ve tasalarımı. Bu insanları bana getiren pınar, bütün kederimi önüne katıp götürmüştü. Bu havayı bozabilecek en ufak bir çatlak ses çıkmıyordu; o kadar ki kafamın içindeki kötümserin sesini bu güzel melodi bastırıyor, aklıma bile gelmiyordu artık. Dedem ve babaannemin benimle olan o adeta ezeli ve sınırsız perver hâlleri, gece geç vakitlere kadar olan bahçe oturmaları, hafta sonu piknikleri, ara sıra sahile inip dolaşmalarımız.  Hele bir müzik ya da radyo eşliğinde odamda yaptığımız sohbetlerimiz, bana yaşamı daha da sevdiriyor, her insanın aslında bu hayatı sevdirebilecek sermayeyi gönlünde taşıdığı gerçeğini öğretiyordu. Misal, ninemin her akşam getirdiği meyve tabağı, dedemin daha rahat etmem için o kadar uğraştığı üçlü priz konusu da onların gönül kasasından verdikleri birer sermayeydi. Hepimiz ortaya koyduğumuz sermayelerimizi birleştiriyor ve mutluluğa kazançlı bir yatırım yapıyorduk. İlk geldiğim günlerdeki peşin ve olumsuz hükümlerim, ihtimallere karşı ne kadar miyop olduğumu anlamamı sağlamıştı.

Dün sabah uyandığımda, yatağımın yanındaki sehpanın üzerinde kuru boya ile çizilmiş bir resim fark ettim. Resimde ben sahnede performans sergiliyorum, üzerimde de o çok sevdiğim eflatun rengi tütü ile. Seyircilerin arasında küçük bir kız çocuğu izliyor beni, onun da üzerinde eflatun bir kıyafet var. Resim kâğıdının köşe alanında ise kanatlı, beyaz melek kılığında bir kız var ve o her tarafı bir güneş misali aydınlatıyor. Kâğıdın alt köşesine yazdıklarından zaten resmi Arya’nın yaptığını anlamıştım. Daha önemlisi, resim benim de uzun zamandır düşündüğüm ama doğru olmasını istemediğim bir varsayımı doğruluyor gibiydi. Sıla’nın durumu ile ilgili şüphelerim bulunuyordu ama ara sıra ayaküstü bir biçimde denk geldiğim Aliye Teyze’ye hiç açmamıştım bu konuyu. Özellikle bir hafta önce Aliye Teyze’nin, resmi bir iş için apar topar yaşadıkları şehre geri dönmesi ve onun yerine Arya’nın başka bir kuzeni olan Sema’nın gelmesi şüphelerimi artırmıştı. Ninem, resmi sabahın erken saatlerinde Arya’nın dayısının getirip bıraktığını söyledi. Sıla kanser tedavisi görüyormuş bir süredir ve maalesef onu kaybetmişiz. Arya onu o kadar anlatıyordu ki o bizim de Sıla’mız olmuştu. Bu haberi duymak, içimde bir yerlere derin bir çizik atılmış hissi vermişti bana. Sıla’nın annesi o küçük yaştayken ölmüş, bu yüzden babaannesiyle yaşıyormuş. Resimden şunu anlamıştım; Arya ne olup bittiğini hep biliyordu, zaten onun gibi bir çocuğun gözünden kaçmasını da beklemezdim açıkçası. Ve artık, Ayhan ve Canan’ın kızı sıfatlarımın yanına, Arya’nın Ablası sıfatı da eklenmişti. Sahnede onu da temsil ediyordum artık ben.

Yarın geri dönüyorum geldiğim şehre, bugün doktora gittim ve alçımı çıkardılar. Normal şartlarda dört ya da altı haftada olacak iyileşme üç haftada oldu. Bu şifayı yaşadığım insanlara borçluyum. Şimdi bu gökyüzü mavisi rengindeki odanın ortasında durmuşken; her bir nesne, her bir detay, birer resme dönüşüyor o günleri tekrar anlatan. Arya’nın önünde durduğu evin önündeki akasya ağacı, İpragaz’ın acaba kaç yıl önce verdiği eşantiyon küllük, kuzenim Derya Abla’nın duvardaki mezuniyet fotoğrafı ve daha bilumum nesne. Çok mutlu ve minnet doluyum. Ne kadar güçlü ve önemliymiş sevgi ve şefkatin iyileştirici gücü, metafiziğin fiziki olana etkisi. Son olarak altını çizdiğim ise şu oldu; Arya Sıla’yı kaybetti ve geri dönüşü olmayan bir durum bu artık. Oysa benim ayağım iyileşti, tekrar sahneye çıkabilirim ve belki de tıpkı son yaşadıklarım gibi, aklımın ucundan dahi geçmeyecek güzellikler bana eşlik edecektir sahnede. Bu bilinç insanın farkındalığını artırıyor ve yaşamı daha zengin gösteriyor doğrusu. Şunu da eklemek gerekir; bir iyileşme daha oldu, ihtimal değil de ihtimalleri daha net görebiliyorum artık, miyopluğum geçti. Teşekkürler değerli insanlar, karşılıklı birbirimize çok iyi geldik. Bale yapma imkânı sağladınız bana gönlünüzün sahnesinde. Ruhuma gökyüzündeymişçesine mutluluğu yaşattığınız ve özgürce tour jete yapma olanağı verdiğiniz için, yüreğinizin yumuşak zeminine teşekkürler.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir