Meliha İnce

SOSEKİ’NİN ‘MADENCİ’Sİ

Modern Japon edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen Natsume Kinnosuke (sonradan “inatçı” anlamına gelen Sōseki mahlasını alır), 1867’de, Edo’da yani günümüz Tokyo’sunda, yoksul ve yaşlı bir karı-kocanın, istenmeyen altıncı çocuğu olarak dünyaya gelir.

Hayatının önemli dönüm noktaları kişiliğini ve yazımını etkiler; sekiz yaşına kadar huzursuz kavgalı bir evde evlatlık olarak büyümesi, biyolojik babası ile üvey babası arasında uzun yıllar devam eden velayet savaşı, mimar olmak isterken kendini İngiliz Edebiyatı bölümünde bulması, ‘kendi kendini gömmek’ olarak tanımladığı İngilizce öğretmenliği yapmak zorunda kalması, hükümet tarafından gönderildiği Londra’da yaşadığı yoksulluk, yalnızlık, kültürel uyumsuzluk, sorunlu bir evlilik…
Bir de bunlara geç dönem Tokugawa döneminin etkileri ile Meiji dönemine damgasını vuran Batı’ya açılma ve modernleşme politikaları arasında sıkışmışlık durumu eklenince sık sık nevrotik ataklarla geçen bir hayat sürer.  Akademik çalışmalar için burslu gönderildiği Londra’dan dönüşüne denk gelen 1905 yılında, burada yaşadığı “sinirsel çöküntü ve deliliğe” borçlu olduğunu ifade ettiği bir edebi patlama yapar.
Kanshileriyle, haikularıyla ve edebiyat eleştirisi yazılarıyla bilinen Soseki, bu çalışmalara ek her yıl yeni bir roman yazmaya başlar. Eserleri, yaşadığı nevrozların,  kişisel sorunların ve arayışların yanı sıra yeni toplumsal, politik ve kültürel düzenin getirdiği kollektif travmaların hem bir yansıması hem de bir yorumu olur. İnsana düşmanlık, varoluş mücadelesi, yabancılaşma, kimlik arayışı, Doğu-Batı çatışması gibi temaları işler eserlerinde.
“Çorak arazi” olarak tanımladığı Japon edebiyatına bir tepki olarak verdiği bu eserlerinde yarattığı kurgu ve üslup, onun Japon edebiyatına bıraktığı değerli mirası olur.
1908 yılında, Ashai Shimbun’da tefrika edilmeye başlanan Madenci, yukarıda bahsedilen durumların izini sürebileceğimiz “rahatsız edici”, deneysel bir yapıttır. Tokyo’da, üst-orta sınıf bir aileye mensup, on dokuz yaşındaki isimsiz kahramanımız, aile ve toplum baskısından bunalıp evi terk eder; aşk, para, statüden kaçarken kendini Ashio Bakır Madeni’ninde, işçi olarak bulur. Madene inişi, orada geçirdiği bir kaç saat ve madenden çıkışını anlatır eser.
Soseki kahramanımızın kimlik arayışı ve toplumsal kaçışını merkeze koyarken Japonya’nın endüstriyel dönüşümünü, sınıf çatışmasını, yabancılaşmayı ve birey-toplum gerilimini arka plana alır.
Varoluş sorunu, toplumsal roller, özgürlük gibi temalar iç seslerle ve psikolojik öngörülerle sürekli sorgulanır. Bu arayış yolculuğunun sonunda kendisini “çukurda” yani madenin derinliklerinde bulan kahramanımızı madenin derinliklerine indirip çukurlarda dolaştırırken bizleri de hem bireysel hem de toplumsal madenimize, onun tabiriyle “cehennemimize” çekip sorgulatır.  Görüleceği gibi eserdeki olay örgüsü gayet basittir. Ama Soseki bu basit çerçeveyi, kendini de aşarak, geleneksel Japon anlatısını kökünden sarsan bir üslup ve yapı üzerine oturtur. Anlatı olaydan üç-dört yıl sonra, geriye dönüp bakılarak yazılır. Bunun elbette birçok nedeni vardır; geçmişi yeniden yorumlamak, hayatın anlamına, kim olduğuna, bir yanıt üretmek; travmanın, utancın ve suçluluğun ancak zamanla dile getirilebilir olması gibi.
Anlatıcı “… düşünce ve duyguların da bir kuluçka dönemi vardır…. aslında kuluçkada bekleyen duygularımı önceden fark edemediğim için böylesine acı çekmiştim. Keşke … kalplerimizi kırmadan önce onları fark edebilsek…” der. 
Madenci psikoloji, sosyoloji, antropoloji, çevre bilimi gibi pek çok disiplinin kesiştiği bir metindir aynı zamanda. Meiji dönemi hızla kapitalistleşen ve batılılaşmaya çalışan yirminci yüzyıl Japonya’sındaki kırılmaları; sınıfsal farklılıkları ve çatışmaları, kültürel kimlik krizlerini, bireysel travmalarla birlikte kollektif travmaları, çevre tahribatlarını arka planda imgelerle, duyularla okuyucuya hissettirir. Bu özelliğiyle okuyucuya pek çok açıdan eseri değerlendirme imkânı verir.
Haruki Murakami’nin kitabın sonunda yer alan detaylı değerlendirmesinde eseri sevdiğini belirtmesi, onun tuhaflığını, çağdaşlığını, anti-roman yapısını övmesi, Beckett ve Joyce’un eserlerinin öncüsü olduğunu vurgulaması ve kendisinin de buradan beslendiğini yazması hem Soseki’yi hem Madenci eserini dünya kamuoyunun takdirine yeniden sunmuştur.  Sonuç olarak Madenci, fiziksel ve zihinsel hareketliliğe eşlik eden, sürekli değişen çevre anlatımı ile bitmeyen bir yolculuk ve sorgulama hikâyesidir. Soseki’nin “bir romana dönüşmeyecek” dediği ama Japon edebiyatına damgasını vuran bir eserdir Madenci.

 

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir