Derya Erkenci

ŞİMDİKİ ZAMANIN HİKÂYESİ

İstanbul üzerine fazla düşününce, onu terk etmekten başka bir seçenek kalmıyordu geriye. Var olduğum dünden beri buradaydım. Bütün iç acıları ve hatıraları bir dolmuşun ön konsoluna sığdırırdım.

Bambaşka bir açıdan, mesela Galata’dan bakınca, bilinmez bir ülkede, ıssız ve gür ormanlarla kaplı bir yarımadanın ucundaki sakin ve sessiz bir mabet gibiydi Ayasofya. Geçmişti modamız, ilahi aşkımız köhnemişti. Melankolik tarzımızdan millete gına gelmişti. Herkesin istediği şimdiki zamanın hikâyesiydi. Neticede bir türlü kendisi gibi hissedemeyenler cumhuriyetinin pasaportunu taşıyorduk. Gelecek güzel günler bize vize vermiyordu. Soğuk bir mülteci kampıydı aşkımız. Hep tel örgülerin ardında sevişiyorduk.

Kan aranıyor bazen kelimelerle. Şehirde, satırların gücüyle külhanca omuz atıp kavga çıkarmak mümkün şahıs zamirleriyle, sırtında mecburi virgüllerden dikilmiş bir ceketle. Kendinden geçmek, şu manaya gelmelidir belki de: Kendin, yağmalanmış bir liman kentidir, kendinde kalmadan, içinden transit geçersin öylece. Ilık, bakır kırmızısı bir sonbahar gününde, dev bir bizon sürüsünün uğultusuyla ilerleyişini izlediğim karanlık şilep, namluya ağır çekimde yürüyen sinematografik bir mermi gibi Burgazada’nın batı ucunda kayboldu. Kendimden geçtim manzarayla. Rüyamda dejavu oldum. Rüyamda “Bu rüyayı daha önce görmüş gibi oldum” cümlesini kurdum. Uyandım. “Hep aynı rüya” diyerek yeniden uyudum.

Özgürlüğümü sorgulayan görüntüleri haklı çıkaracak şefkatler arayamazdım. Kendi toprağımda lanetlenmiştim, büyük insanlık idealinin dışına itilmiştim. Romantik demokratların son kalesi de düşmüştü. Soylu düşünceleri hayattan yalıtan, yanık bir film karesiydi artık Avrupa. Aydınlanmanın demir bakiresi, yıllar sonra Ragusa’da, sekiz yüz yıllık bir binanın penceresinde hayalet gibi yeniden çıktı karşıma. Koşup sıkıca sarılamadım, iri bir öküz oturmuştu sanki boğazıma. Rüzgârda uçuşan nemli bir bildiri gibi alnıma yapıştı. Kırmızı mürekkepleri süzüldü şakaklarıma. Sonunda onu tarihin akışında bulmuştum. Ajan Cooper paralel evrende Laura’yı bulmuşçasına mutluydum.

İnsan, gitmekten başka bir şey düşünmezken, gerçekten gidip gidemeyeceğini bilemiyor. Ruhunu gezdiriyor da kıtaların üzerinde, bedeni bir türlü gidemiyor. İstanbul gibi bir şehirle vedalaşmanın büyülü gizemiyle yetiniyor. Dünün kederli tortusunu rüyalarla süzüp zehirli fikirleri ne kadar temizlesem de, içimdeki sevmek arzusu her sabah inzibatlar tarafından rehin alınıyor. Şehrin insanları, çaresizliği çok iyi anlatan bir görüntülü haberin, gerçeğin cebinden gasp edilmiş oyuncuları gibi sokaklarda yorgun yürüyor. Düşünceleri gölgelere dönüşüyor. Siyah kapüşonunun altına gizlenmiş kederli bir genç umutsuzca Kavafis’i anıyor. Boş arsaya bakan apartmanın duvarına, badana fırçasıyla “Bu şehir arkandan gelecektir” yazıyor.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir