Şebnem Gürler Oakman

‘ŞEY’LERİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Hayat bir yaradır ve kolay iyileşmez

Çocuklukla ilk gençlik arasında bir yerde sıkışmış, orada olanların yansımalarını yaşıyor gibiyiz. En erişkin, en olmuş çağımızda bile yüzlerini gösteriveriyor o yıllarda içimize oturanlar. Ağırlıkları belimizi büküyor, yola iki büklüm devam ediyoruz.

Ergenliğe girdiğim yıllarda kimi geceler üstüme öyle bir ağırlık çökerdi ki on tane babaanne yorganı örtünmüş gibi hissederdim. Kollarım, bacaklarım kilolarca ağırlaşıp yerlerinden kıpırdayamazmışçasına uzanırlardı gövdemin yanında. Rüyayla uyanıklık arasında kalır, bağırmak için ağzımı açsam da sesim çıkmaz, dehşet içinde beklerdim.

O yıllarda henüz hafiflik-ağırlık kavramları üzerine düşünmüyordum, belki de onlarla ilgili zihin ve his dünyamda olanların farkında olmadığımı söylemem daha doğru olur. Koyu kıvamlı bir sıvının ağır ağır doldurduğu bir kap gibiydim. Sonradan, o yılların düşünce dünyamı nasıl da şekillendirdiğini anlayınca oldukça şaşırmıştım.

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni bir tesadüf eseri okuduğumda yirmi yaşındaydım. Elbette anladığım söylenemez ancak hafiflik-ağırlık meselesinin içine çekildiğimi kuvvetle hissediyordum. Şehrin sokaklarında tasasız bir kuş gibi gezdiğim anlarda ferahladığı kadar, hayatın düşündüğümden daha karmaşık ve sarsıcı olduğunu anladığım anlarda da sıkışan kalbim bana varlığını hatırlatıyor, etrafımdaki ‘şey’lerin hem büyülü hem de tehlikeli olduğunu söyleyip duruyordu. Yıllarım, bu dayanılmaz varoluşa pamuk ipliğiyle bağlanarak geçti.

Geçenlerde raflarda gözüme çarpan bir kitap bu hafiflik-ağırlık takıntımı depreştirdi. Kısacık bir roman duruyordu önümde: Şeylerin Ağırlığı

Kitabı elime alıp sayfalarını çevirirken onu alıp hemen okuyacağımı biliyordum, dayanılmaz ve sarsıcı olacağını da…

Kitabın girişinde yayıncıdan bir not vardı: Kitabın özgün adında ve metninde geçen ‘Verhältnisse’ kelimesi, ‘koşullar’, ‘durumlar’ gibi anlamlara gelmektedir; ancak semantik açıdan okura daha zengin bir çağrışım sunacağı düşünülerek çeviri metinde bu kelimeye karşılık olarak ‘şeyler’ uygun görülmüştür.

Ah bu şeyler! Üzerimize çöküp nefesimizi kesen, kolumuzu bacağımızı tutup bizi yolumuzdan alıkoyan, mutlu bitecek hikâyelerimizi baltalayan şeylerle çevrili etrafımız. Kıyımları, yıkımları, acıları doğuran bu şeyler ve tabii umudu da. Nam-ı diğer hayat. Berta şeylerin ağırlığından bahsederken, birçok şeyle birlikte hayatın kendisini de kastediyordu.

Marianne Fritz bu roman sayesinde tanıştığım bir yazar. 1948’de Avusturya’da doğan yazar, 1978’de Şeylerin Ağırlığı’nı, ilk eseri olarak yayınlamış. Bu kısacık eseriyle ödül almış, başarıya kavuşmuş. Sonra çok büyük bir projeye kalkışmış, 1986’da bu işin bir parçası olarak 3300 sayfalık bir eser yayınlamış, dilbilim sınırlarını zorlayan bu sıra dışı eser ilgi çekse de ağır eleştirilerin odağı olmuş. İki cilt daha eser verdikten sonra elli sekiz yaşında erkenden göçmüş dünyamızdan. Görünen o ki Marianne eserlerinde ağır meselelere dalmış, yüzyılın sarsıcı ve trajik olaylarının zihinlerde yarattığı parçalanmayı üslubuna yansıtarak modern tragedyalar yazmış. 2007’de aramızdan ayrılan yazar, yıllar ilerledikçe benzer trajedilerin azalmak şöyle dursun, daha da yıkıcı ve kaotik bir şekilde yaşandığını görse insana çöken ağırlıkları yazmaya devam ederdi sanırım.

Şeyler hafiflemiyor Marianne, üzgünüm. Her şey bir türlü bitmeyen savaş yılları kadar belirsiz ve gerçekdışı. Hem de tonlarca ağır…

Savaşı anlamış olsam engellerdim.

Evet olabilirdi. Şayet bir mantığı olsa, mantıkla engellenebilirdi.

Deliliğin kendine özgü bir mantığı olmadığına inanıyorsun. Ve bu büyük bir yanılgı.

Kitabı hemen okumaya başladım. Arka kapak yazısından kahraman Berta ile özdeşlik kuracağımı hissetmiştim, bu beni hem heyecanlandırıyor hem de ürkütüyordu. Karmaşık hislerle elime aldığım kitap oldukça tuhaf bir şekilde başladı, karakterleri ve olayların akışını tam anlamıyla çözmek kitabın yarısından sonra, hatta sonuna doğru gerçekleşti. Son derece akıllıca bulduğum bir kurgusu vardı kitabın. Hem zamandaki sıçramaları hem de yazarın bazı karakterlere verdiği isimlerin aynı olması sayesinde bize adeta bir bilmece sunuyordu. Sabırlı ve dikkatli bir okur arıyordu yazar. Doksan sayfa yazmıştı çok değil, okur da bir zahmet kendini kitaba yüzde yüz verip okumalı, bağlantıları kurmalı, savaşın ve ölümlerin insanda yarattığı sarsıntıları hissedebilmeliydi. Onca ağırlık bir tarih kitabı gibi dümdüz yazılamazdı ya… Dolambaçlı yollarla, zamanda gezintilerle, karakterlerin bölük pörçük çalışan zihinleriyle, örselenmiş his dünyalarıyla tanıştıracaktı bizi elbette.

Bu kitaptaki olay akışını yazmak okurun işini kolaylaştırabilir ama okuma keyfini azaltacaktır. (Biraz çabalamanız gerek sayın okurlar, bana kalırsa önden araştırma yapmayın, okudukça her şey açıklığa kavuşacak, yine de siz bilirsiniz, malum ‘hızlıca bilme’ çağındayız)

Bu yüzden; Berta, Wilhelm, Wilhelmine, Rudolf arasındaki ilişkilerin nasıl geliştiğini anlatmayacağım. Şu kadarını söylemek isterim; savaş denen insanın yarattığı en korkunç ‘şey’lerden birinin yol açtığı yıkımın, toplumsal ve bireysel trajedilerin dalga dalga yayılan etkilerinin, insan olmanın ve anneliğin ağırlığının, bu ağırlığın adım adım taşınamaz hâle gelmesinin hikâyesi bu. Bazı insanların hiç uğruna yitip gidişinin (Bir adam, bir yemin, işte yitip gittin), bazılarının ağırlıklar altında ezilişinin, bazılarının ağırlıkları yok sayıp bir madalyonu ele geçirmek uğruna kapıldığı ihtirasların, bazılarınınsa sıradanlığı kabullenip trajediyle yaşama devam etmesinin…

Ah bir de çocuklar… Ya onlara ne demeli? Ağırlıklar en çok onların küçücük bellerini büküyordu. Dişlinin çarklarına uymayan ve püskürtülüp atılan bu minik varlıkları kim koruyacaktı, anneleri mi? Küçük Rudolf ne diyordu: Saçmalığın daniskası! Savaşmış! Tanrı bunu istiyor olamaz! Ola ola mezar kazıcısı olmak isteyen bir oğlan çocuğuydu o. Ve düzen sağlanırken mezar kazıcılara ihtiyaç vardır. Çocuklar büyüme ve en başta sözünü ettiğim hafiflik-ağırlık üzerine hissettiklerinin yansımalarını yaşama şansı bulabilecekler miydi? Yoksa kutsal figürler gibi masumane uyuyacaklar mıydı?

Kendine has bir şekilde ilerleyen, yaraların ve yalnızlığın insanı nerelere sürükleyebileceğini gerçekle rüyayı yer yer iç içe geçirerek anlatan roman bittiğinde kalakaldım.

Berta’nın yattığı 66 numaralı hastane odasından çıkamıyordum. Bir yandan okuduklarımın kalbime doldurduğu ağırlıkla yerimden kalkamıyor, öte yandan şu anda dünyada yaşananların ağırlığını daha da çok hissediyordum. Bir yerlerde birileri şu an Berta’ydı, Wilhelm’di, Rudolf’tu… Fiziksel ve zihinsel parçalanmalar yaşıyor, yitip gidiyorlardı. Kazanan taraf hep aynıydı: şeylerin ağırlığı ile yaşamın ta kendisi.

Kundera ile başlayan yolculuğumda yolum Marianne Fritz ile kesişmişti. Pamuk ipliğiyle bağlandığım yaşama bazen uçarcasına hafif bazen de taş gibi ağır devam ediyordum. Her şeye rağmen, yaralı da olsa umuduma tutunarak…

Notlar:

  • Roman, Jaguar Kitap tarafından basılıp mutlu azınlığa hediye edilmiş. Edebiyattan hala keyif alan bu mutlu azınlıktaysanız bu romanı okuyun derim. Hayatın ağırlığına sanatla direnebilmekten başka şansımız mı var?
  • Çevirmen Gül Gürtunca’nın çevirisini çok başarılı bulduğumu söylemeliyim, böyle bir eseri Almanca’dan dilimize çevirmek gibi meşakkatli bir işten alnının akıyla çıkmış. Biz de böylece bu değerli eseri okuma şansı bulabildik.

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir